18 Mart 2018 Pazar

Birbirinden Ahlâklı İki Yazı


Malûm, şu yaşadığımız koşullarda mutlu, keyifli, yüksek moralli olabilmek oldukça zor. Çok ufak şeylerle mutlu olmaya çalışıyoruz. Derken…

Çok ilginç bir şey oldu ve bir iki saat arayla internette farklı iki yazıya denk geldim. Biliyorsunuz, yetmez ama evet konusu neredeyse bu bloğun ve benim uzmanlık alanım haline gelmiş durumda. Ama YAE’ci kanat büyük ve derin bir sessizliğe gömülmüş olduğu için, şöyle ağız tadıyla çarpışılacak bir yazara, üzerinde kıyasıya tartışılacak, eleştirilecek bir yazıya rastlamak ne mümkün. Dolayısıyla bu iki yazıyı art arda görünce, kulaklarımda farklı müzikler çınlamaya başladı.

Bir yanda “yine de şahlanıyor aman, yandım da kolbaşının kır atı” (faşistiz ya), diğer yanda bütün ihtişamıyla “1812 Uvertürü”, farklı bir yönden “Enternasyonal” (bana her zaman çok gaz verir), son olarak da “gün doğdu hep uyandık” marşı.

Kabul edersiniz ki, yerimde duramaz oldum. Sanırsınız ki, yıllardır görüşmediğim arkadaşlarım gurbetten gelmişti. Onları en iyi şekilde karşılamalı ve ağırlamalıydım. Ama sırayla…

Yazıların tarih bakımından ilki Agos Gazetesi’nde Ohannes Kılıçdağı’nın “Muhalefet Şerhi” adlı köşesinde “Allah bu millete bir daha ‘yetmez ama evet’ yazısı yazdırmasın” başlıklı ve 22.02.2018 tarihli yazısı. Ama ben onu ikinci sıraya alıp, Mustafa Paçal’ın P24 Blog Bağımsız Gazetecilik Platformu (daha önce görmediyseniz bir göz atın, kimler kimler var o platformda) adlı sitedeki 03.03.2018 tarihli yazısını öne almaya karar verdim.

Paçal, bunun yazarı


 Zaten cevabı da kısa olacak, ayrıca biraz daha basit. Yazının uzun bir başlığı var: “Bir yetmez ama evet’çinin itirafları-Bir gün olsun, AKP şu işi de doğru yaptı diyebildiniz mi?

Çok etkileyici. Önce heyecan yaratıyor, bir YAE’ci itiraf ediyor diye. Ardından bir sorgulama. İnsan panik oluyor, acaba böyle bir şey mi yaptım diye. Kısa bir hesaplaşma sonrasında cevap “yapmadım” olursa, bu sefer bir azap saldırısı geliyor: “Acaba neden yapmadım?”. Neyse bunları çabuk atlatıyor ve yazıya dalıyorsunuz.

İlk paragrafların akışında bir ikilemle karşılaştım. Üslup biraz mizah kokuyordu. Acaba ben de öyle mi yapsaydım? Yazıyı biraz daha okuyunca ciddi davranmak gerektiğine karar verdim, çünkü bu konuyu mizah çerçevesi içinde ele aldığınızda zaten yüzsüze bağlamış olan YAE’ci tarafın iyice yüzsüzleşmesi durumu olabiliyor.

Neyse zaten Bay Paçal da birkaç paragraf sonrasında ciddiyete dönüyor ve YAE tavrını neden benimsediğini anlatıyor.

Önce “bir fikr-i istikameti”nin özetini veriyor. Soldan gelmiş, demokrat olmuş. Burada kendisinin vermediği bazı kariyer bilgilerini de vermek gerekiyor. Hak-İş Genel Sekreter Yardımcısı ve Hak-iş Genel Sekreteri olarak görev yapmışlığı var. (YAE savunmak ilginç kişilere kaldı, P24'ün de yazarı).

AB kriterleri ölçüsünde bir demokrat. Bu nedenle 2001, 2004 ve 2010 değişikliklerini desteklemiş. Anayasa ve yasaların AB müktesebatına uygun olmalarını önemsemiş. Dahası, 16 yıllık AKP döneminde ve öncesinde desteklediği ve YAE dediği başka kararları da olmuş. RTE’nin şiir nedeniyle hapse atılmasına ve siyasetten yasaklanmasına karşı çıkmış, daha önce yapılan 28 Şubat post-modern darbeye hayır demiş.

2005’te AKP’nin ülkeyi AB ile tam üyelik müzakerelerine getirmiş olmasına tam destek vermiş. E-muhtıraya karşı çıkmış, AKP’nin tavrını alkışlamış. AKP’nin kapatılması çabalarına karşı çıkmış. “Çözüm süreci”ni desteklemiş. AKP’ye karşı demokratik ve hukuki olmayan yaptırımlara karşı çıkmış.

Nihayet geliyor “şu 2010 referandumu meselesine… Referanduma sunulan anayasa paketinin öne çıkan yanında yargı yönetiminin yeniden düzenlenmesi var”mış.

Aslında asıl tezgahı da fark etmiş, ama tam anlayamamış Paçal. Öbür YAE’ciler, yok “ombudsman”, yok “bireysel başvuru” gibi konulara da takılmışlardı. Bay Paçal tabii ki “evet” oyu vermiş, yani “yetmez ama evet” bağlamında.

Sonra Ne Olmuş?


Sonra ne oldu; AKP’nin devlet etkisi üzerinde siyasi etkisi arttıkça  ve daha çok devlete benzedikçe ve bugün devletin kendisi oldukça bu pembe tablo giderek kötüleşmeye başladı”.

Hadi canıııım! Nereden kapılıyorsunuz bu vehimlere?

Bu işin buralara geleceğini yıllar önce bire bir söylemiş, tarif etmiş birileri mi vardı yoksa?

Dilerim onlara “postal yalayıcı”, “darbeci” hatta “faşist” filan dememişsinizdir. Çok ayıp olurdu.

Bakın şimdi bu tespit önemli:

Bugün artık ne o gün ‘yetmez ama evet’ dediğimiz AKP ve ne de o günkü Erdoğan var. Bugün tüm siyasi, ekonomik ve toplumsal göstergeleri olumsuz yönde bozulmuş ve bölgesinde dünyada itibarı kalmamış bir Türkiye var”.

Şimdi Paçal’ın vurucu soruları geliyor. Kime mi? YAE’cileri eleştirip kınayanlara, bize.

Siz ‘yetmez ama evet’çilerin destek olduğu bu gelişmelere destek verdiniz mi? Bir gün olsun, AKP şu işi de doğru yaptı diyebildiniz mi? Aynı kaygı ve görüşleri yukarıda saydığım siyasi gelişmeler karşısında duydunuz mu? 2011 öncesi AKP’ye karşı yapılmak istenen anti-demokratik girişimlere ‘oh olsun’ demediniz mi?

Şimdi tüm yazının doğru tek fikri patlıyor.

Bunları yapmadıysanız, biz sizin gibilerle aynı fikr-i istikamette değiliz demektir. Biz başka dünyaların insanlarıyız…

Yani biz hükümetlere, partilere siyasi ve ideolojik körlükle bakmıyoruz. Bu bakışın yararına inanmıyoruz. Geçmiş bu körlükle bakmanın sonucu olan çeşitli düşmanlıklarla dolu, bundan ibret alıyoruz.

Bugün yine Türkiye’nin yeni demokratik anayasaya kavuşmasını, bölge ülkeleriyle savaş değil iyi komşuluk ilişkileri geliştirmesini, AB ile yeniden müzakerelere geri dönülmesini, toplumsal barış için Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını, OHAL’in kaldırılmasını ve tüm milletvekili, belediye başkanları, gazeteciler, akademisyenler ve siyasi mahkûmların serbest bırakılmasını ortaya koyan bir siyasi irade görürsek yine ve yeniden ‘yetmez ama evet’ demeye hazırız.

Kendinizi kollayın, vurucu soru geliyor:

Siz buna hazır mısınız?

Kullanışlı Aptallar


Biliyorsunuz, bu YAE meselesi çıktığından beri YAE’cileri bir siyasal terminoloji terimi ile “kullanışlı aptallar” olarak adlandırıyoruz. İtiraf edeyim, Mustafa Paçal’ın bu yazısını okuyana kadar ben bu terimi herhangi bir derecelendirmeye tabi tutmadım. Bugün farkettim ki, bu YAE’ciler aslında çok geniş bir yelpazeyi kaplıyorlar. 

Biraz açalım. Yelpazenin bir ucunda YAE’ci olduğu için dış seyahatlere, gezilere götürülen, cebine harçlık konan, hatta ev, yalı alabilenler var. Bunları “kullanışlı” kanat olarak adlandırabiliriz. Diğer uçta ise kullanışlı olup olmadığı ya da ne kadar kullanışlı olabileceği önemli olmayan “aptallar” var. Yelpazeyi de bu iki kavramın düzeyine göre sıraya dizilmiş elemanlar oluşturuyor.

Mustafa Paçal’ın yazısını (bu derecelendirme nedeniyle) ciddi bir eleştiriye tabi tutmak istemiyorum. Ama bir yandan da onu meşgul edebilmek, bir daha böyle yazılar yazma hevesinden vazgeçirebilmek için çok detayda kalmış (sadece simgesel) bir konuda bir soru sormak istiyorum. (Bu soru tüm YAE’cilere).

Bir dolu uygun tören salonu olan Avrupa’da, Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği arasındaki üyelik müzakerelerinin başlatılmasına yönelik imza töreni, kimin dev heykelinin eteklerinin dibinde düzenlenmiş olabilir ve neden?

Son Olarak


Paçal’ın son sorusuna cevap vermek istemiyorum, hani hazır olup olmadığımıza dair soru var ya, ona. Ama küçük bir ipucu vereyim, sıraladığı sorunların çözümü, özellikle de bu coğrafi bölgede ve gelinmiş olan bu noktadan sonra, onun hayal edebileceği partiler ve mücadele yöntemleriyle gerçekleşemez. Başka (ve maalesef çok daha sert) yollara mecbur olunacaktır.

Haa, bu noktada da (son zamanlarda çok güldüğüm bir ifade ile) Mustafa Paçal ve yelpazesindeki insanların diyecekleri, çok da fifi.

Sıra Kılıçdağı’nda


Yazılar arasında aslında bir hafta var, ama ben tesadüfen aynı gün okudum. Birincisi 22.02.2018 tarihli Agos Gazetesi’nde “Muhalafet Şerhi” adlı köşesinde Ohannes Kılıçdağı’nın yazısı: “Allah bu millete bir daha ‘yetmez ama evet’ yazısı yazdırmasın” idi.

Kılıçdağı da Agos'ta yazıyor



Yazının başlığındaki bu duayı anlayabilmek için son paragrafa hatta son satıra kadar okumak gerekiyor. Yazının sonunda bu duayı değerlendireceğim.

Okuyanlarınız bilir, bir diziye başlamıştım. Siyasal ahlâk üzerine. Bu yazı nedeniyle ara vermiş gibi oluyorum, çünkü bu planlı değildi. Ama Kılıçdağı’nın yazısında da siyasal ahlâk (özellikle de YAE’ci siyasal ahlâk) bakımından eleştirilecek o kadar çok nokta var ki, bu yazı da sanki dizinin bir parçası (4.bölüm) oluverdi.

Kılıçdağı’nın ilk tespiti ve eleştirisi, onun ifadesiyle “yetmez ama evetçilere ölüm’ histerisi” içinde olanların, bir torba yapıp, “AKP iktidarına ucundan kıyısından ‘bulaşmış’ herkesi onun içine atıp” vurmaya başlamaları. Bu tavrın başlangıcını 2010 öncesine de yayıyor ve AKP’nin herhangi bir icraatına ufacık bir onay verenlerin bile bu torbaya atıldığını iddia ediyor. 

Halbuki ona göre “kişinin sadece 2010 referandumundaki pozisyonuna değil, 2002’den bu güne kadar belli momentlerde aldığı pozisyona bakarak değerlendirme yapılmalı” imiş. Çok hoş, “bak bakalım adam Gezi’de, 17-25’te ne demiş mesela?” “Ama o zor tabii, onun  yerine ‘siiiiz’ diye esip gürlemek kolay”.

Bu birkaç alıntı bile beni benden almaya yetti aslında. Farklı müzikler gene yükseldi. Bir yandan da tam anlayamamış olmanın korkusunu da yaşamadım diyemem. Aklıma, Hüsnü Mahalli’nin “bundan bir şey anladıysam Arap olayım” lafı da geldi. Çok derinlerden de birkaç Dombra notası duyar gibi oldum.

Anlayabildiğim kadarıyla Kılıçdağı’nın istediği şöyle bir şey:
Önemli bir insan grubunu teker teker ele alacağız. “Ohannes, YAE dedi, Gezi’yi destekledi, 17-25’te ne tavır alacağını bilemedi”, “Murat referandumda YAE’ci idi, Gezi’ye karşı çıktı,….”, vb. Demek ki, bunlar aynı torbaya konulamaz. Ayrı ayrı nitelendirmek ve adlandırmak gerekir. Bir de tabii bu tavırların ölçüleri, gramajları var. YAE’yi ölümüne desteklemiş birisiyle, “YAE diyeyim bari” diyen bir elemanı aynı torbaya koymak, fevkalade ayıptır, hatta faşistlik olduğu bile söylenebilir (Ohannes’in arkadaşları bu damgaları çok kolay ve hatta severek vurdular).

Bir ufak alıntı daha: “AKP’nin ‘liberallerden’ aldığı destek, bu grubun etkisi niceliğine göre asimetrik olsa da, etkenlerden sadece birisidir, en etkilisi de değildir.” Tevazu mu bu? Hatırlayalım, RTE, balkon konuşmasında YAE’cilere özel olarak teşekkür etti. Ayrıca herhalde bu desteğe çok önem veriyorlardı ki, bir süre sonra İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, “size artık ihtiyacımız kalmadı” dedi. Yani AKP onları sessizce terk etmedi, kendini ilan etmek zorunda hissetti. Demek ki, bir vicdani bir borcun varlığını inkar edemedi. 

Kılıçdağı’ya göre “Cumhuriyet’in kuruluşundan 2002’ye gelene kadar ülkenin çözemediği temel sorunların, devlet-toplum ilişkisinin AKP’nin iktidara gelişindeki rolü neydi” vb. “soruları sormadan, tek değişkenli, süfli analizlerin ötesine gidilemez”miş. Kangrenleşmiş sorunların 2002’den evvel olduğunu, AKP’nin gelişine bunların yol açtığını söyleyenlere de bu YAE karşıtları “hemen bugün ne kadar kötü durumda olduğumuzu anlatmaya başlıyorlar¨mış.

(Şimdi ufak bir itirazım var. Neredeyse her bir YAE’cinin ayrı ayrı değerlendirilmesini öneren Kılıçdağı, en ufak bir tereddüt göstermeksizin tüm YAE karşıtlarını aynı torbaya atabiliyor.
Mutad ortalamadan biraz az okunan geçen yazımda Murat Belge de benzer bir ahlâki (!) yönteme başvuruyor ve kendi görüşü dışındaki herkesi “reddiyeci” olarak adlandırıyordu. Aslında buna da şükür, eskiden herkese Makyavelist derdi.)

Bak şu densiz YAE karşıtlarına! CHP’yi unuttunuz mu yoksa? Her melanetin müsebbibi o değil mi? Eyyy Kılıçdaroğlu! Hele o askeri vesayet! Ulaaaan, Sabih Kanadoğlu!

Sözkonusu cenahın savlarından bir tanesi de ‘AKP’nin hep aynı olduğu” imiş. Halbuki AKP kurulalı on altı- on yedi yıl olmuş. İllaki değişmiş olmalıymış. “Ne kadar aynı kaldığı, ne kadar değiştiği, değişimin sebepleri ciddi bir araştırma konusu” imiş.

Araştır anacım, kim tutar seni? Ama araştırmaların sırasında ‘nihai çözüm’ için kapına gelenler olursa, sakın benden yardım bekleme. Diğer araştırmacı yoldaşlarına seslen. Belki birkaç kişi buralarda kalmış olabilir.

Kılıçdağı’nın Önemli Tespitleri


Tabii ki… Bugün özellikle demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükler söz konusu olduğunda 2002’den daha kötü durumdayız. Birçok gösterge, endeks bunu ortaya koyuyor. Fakat, Türkiye’nin 2002 ile günümüz arasında o aynı endekslerde 2002 öncesinden daha yüksek sıralarda olduğu da oldu. Kaldı ki, bugün o endekslerde dibe vurduysak, herhalde AKP ilk dönemlerinde AB’ye uyum yasaları çıkardığı ve bu başka kesimlerce desteklendiği için vurmadık. Evet, bugün Türkiye berbat bir durumda ama bu, 2002’den önceki yanlışlıkları, eksiklikleri ortadan kaldırmıyor, doğru yapmıyor.

Açıkçası bu kadar sabır ve gayret yeter. Kılıçdağı’nın yazısının henüz yarısına bile gelemedik. Zaten bitirmek diye bir şart da yok. Buraya kadarki kısmı için söyleyebileceklerimiz, bence yeterli olacaktır.

Öncelikle şu araştırma meselesi. Aslında yukarıda da gerekeni söyledim, ama bir yanını daha kuvvetli vurgulamam gerekecek. Bugün gelinmiş olan noktada, bir yanda demokratik, dürüst bir seçim ihtimalinin şüpheyle karşılanmakta, diğer yanda AKP’nin seçimi kaybetmesi halinde iktidarı devretmeyeceği ihtimali yüksek sesle ifade edilmekteyken, farklı bir deyişle bir iç savaş flu da olsa görülebilmekteyken, birisi ya da birileri ortaya çıkıp, “önce şunu, bunu araştıralım” derse, kimse benden bunu masumca bir hata olarak karşılamamı bekleyemez. Bu konuda söz bu kadar şimdilik.

“AKP’nin Hep Aynı” Olduğunu mu Söylüyoruz?


Kılıçdağı’na göre öyle yapıyormuşuz. Eleştiri amaçlı bir yazıda bazı kişilerce başvurulan masumiyet sınırları dışında bir ifade tarzı. Sizin söylemediğiniz bir ifadeyi kendilerine göre yazarlar, sonra onu eleştirirler. Adeta sizi mahvederler. Burada da durum o.

Düşünce sistematiğini değişim üzerine kurmuş insanlar karşısında bu yollara sapmak, en hafif ifadeyle acziyettir. AKP, yaşadığı 15-16 yılda tabii ki büyük değişim geçirmiştir. Bunun olmadığını söyleyenleri en iyimser tahminle rüyanızda duymuş olabilirsiniz, üzerinizi dikkatli örtün.

Değişmediği söylenen AKP değil, kuruluşundan bu yana ufak geri çekilmelere rağmen vazgeçmediği hedeflerdir. Bunu görmek için de yalnızca AKP’ye bakmak gerekmez, tüm Dünya’da, özellikle de bölgemizde İhvan vb. Siyasal İslam felsefesini benimsemiş onlarca partiye, onların pratiklerine bakmak yeterlidir. Zaten bunu yapmamış olan kargalar yüzünden tüm YAE'cilerin burunları maluma saplanmıştır.

Aynı paragrafta vakıflar, zina vb. konularda yazılmış olanlar, yine laf cambazlıkları içeriyor. Fazla demagoji var. Açıkçası uğraşmak istemiyorum. Eminim, okuyan YAE’ciler bile ayıplayacaklardır.

Sonraki uzun paragraf ise, aslında her biri uzun birden fazla cevap yazısını hak ediyor. Şimdi bir özet geçeyim de, belki ileride vaktim olur onunla oynamaya.

Bu Liberaller AKP’yi Neden Desteklediler?


Bir diğer paragrafta cevaplanması istenen soru ise, “peki, AKP neden, toptan ve hatalı bir şekilde ‘liberaller’ olarak adlandırılan bir gruptan destek gördü?” Kılıçdağı, pek yerinde bir ifadeyle “bu sorunun yanıtı çok ayrıntılı olarak verilebilir ama kısaca şöyle açıklanabilir” demiş ve (gerçekten çok komik) ayrıntılı bir Türkiye sınıfsal analizine girişmiş.   

Upuzun paragrafta kendi sorusunun cevabı olabilecek noktaya gelebilmek için, bir dolu çam devirmiş. Kötü niyetli bir eleştirmen o paragraftan çok hatalı tespitler çıkarabilir. Ama bence daha vahim olan nokta, doğru analiz yapılmadığı için YAE’cileri biraz aptal yerine koyması. Çıkış noktası olarak yine kandırılmışlık, tarih bilgi ve bilinci eksikliği (tabii bunların hepsi gizli) vb.

Kafasının iyice karıştığı bir noktaya da işaret etmeliyim. Bunu da komik olarak niteleyebiliriz, ama aslında çok acıklı. Kılıçdağı diyor ki: (İşin ilginç tarafı, ‘düz’ evet diyenler, “yetmez ama evet” diyenler kadar hatta hiç hedeflerinde değiller. Onlarınki daha mı az evet? Hayır, ama görünür değiller ve “yetmez ama evetçiler” kadar sayıca az ve onlar kadar güçsüz değiller, dolayısıyla günah keçisi olmaya müsait değiller.)

Yemin ederim, ilk okuyuşumda bu “düz evet diyenler” ifadesini “boykotçular” filan gibi algılamak istedim herhalde. Bir kez daha okumam gerekti.

Sayın Kılıçdağı! Dikkatinizi şiddetle çekmek isterim, “düz evet diyenler” ile YAE’ciler olarak kendinizi nerdeyse özdeşleşmiş görüyorsunuz bilinçaltınızda. “Neden bize vuruyorlar da onlara dokunmuyorlar?” sorusu, bu özdeşleşmenin, eş görmenin açık bir kanıtıdır. Onlar AKP seçmeni yahu!

Nasıl anlatmalı bilemiyorum


YAE tavrını eleştirenlerin hemen hepsi şu veya bu ölçüde solcu, ama mutlaka demokrat nitelikli insanlardır. Onların “düz evet diyenlere” karşı yaptıklarına, şu veya bu ölçüde mücadele denir. YAE’cilerle ise mücadele etmezler. Onları kitleler önünde eleştirirler ve sonrasında tarih önünde mahkûm ederler (bu kalıbı da pek severim). Onları Merdan Yanardağ kardeşimin pek yerinde kullandığı “Liberal İhanet” tanımıyla baş başa bırakırlar. Çok daha önemli işleri vardır ve olacaktır.

AKP’nin “liberaller” tarafından neden desteklendiğine gelince. Bu, gerçekten çok kapsamlı bir konu. Çok istenirse sayfalarca yazabilirim. Çünkü cevapları gerçekten bildiğime inanıyorum. Ama ben bu gelinmiş olan noktada, bu cevapları benim yerime tek tek YAE’cilerin araması gerektiğine inanıyorum. Önemli ve aslında yeterli başvuru kaynağı, “Liberal İhanet”, Merdan Yanardağ, Kırmızı Kedi Yayınevi).

Sonuçta gelecek tehlikeler konusunda onları defalarca uyarmış olan solcu, demokrat vb. insanlara sağcı, dinci, İhvancı iki örgütü tercih etmiş, bu uğurda cansiperane mücadele vermiş, yıllara dayalı dostluklarını, yoldaşlıklarını çöpe atmakta tereddüt etmemiş bir bünye söz konusu.

İşin YAE’ciler açısından beter yanı ise, yaşanmış ve (bence) yolları kendilerince döşenmiş büyük yanılgıya karşılık, “faşist” bile demekten çekinmedikleri insanların tartışmasız haklı çıkmış olmaları.

Bunları yazdıktan sonra yazının devamındaki lagalugaya (belki kötü bir ifade, ama bugünden bakılınca “HSYK şöyle olmuş, Anayasa Mahkemesi böyle yapmış, tabii böyle bir yazının olmazsa olmazı CHP şu haltı yemiş vb.) pek takılmak istemem.

Yani gelinmiş olan bu koşullarda, Orhan Gazi Ertekin gibi şıracı şahitlerle haklı çıkmaya çalışmak bozacılara bile yakışmaz. “Biz o zaman haklıydık” edebiyatı yapmak, oldukça abes kaçıyor. Siz bunları bırakın da, gelen fırtınada ne yapacağınızı hesaplayın. Farkındasınızdır, sayınız da firarlar nedeniyle azaldı.

İyisi mi, Sn. Kılıçdağı’nın son paragrafı ve onun üzerine bir iki cümleyle bu uzun yazıyı bitireyim.

Velhasıl, her konu gibi AKP’nin on altı yıllık iktidarını da somut illiyet bağlarıyla, kronolojisi içinde, çok değişkenli, çok aktörlü, teleolojiden uzak tartışabilirsek ancak bir faydası olur. Yoksa, zihnimizde mahkeme kurup, ona buna cezalar yağdırmak, bunu yapana kısa vadeli psikolojik bir rahatlama sağlar belki ama girdiğimiz sarmaldan çıkmamıza faydası olmaz.

Allah bu millete, onun içinde de bana, bir “yetmez ama evet yazısı” daha yazdırmasın. Amin!

Yukarıda da vurgulamaya çalıştım. Çok kapsamlı bir tartışmanın çok yararlı olacağı inancında değilim, hele en çok on sekiz aylık bir süre söz konusu olduğunda, böylesi bir tartışmayı hele hele YAE’cilerle yapma ihtimalimiz hiç yok.
Mahkemeleri zihnimizde kurmuyoruz, yazıyoruz, söylüyoruz. Bununla bağlantılı bir psikolojik rahatlamaya ise hiç ihtiyacımız yok. Tabii, bir miktar kızgınlığımız, bir miktar kırgınlığımız var. Bu kadarı her ihanet vakasında olur. Ama Kılıçdağı’nın şahsında tüm YAE’cileri temin ederim, girdiğimiz bir sarmal da söz konusu değildir.

Duanıza gelecek olursak, yaptığım tefekkür çalışması sonucunda kendi adıma kabul etmemeye karar verdim. Gerekirse gerekeni yazarız.

“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”

“Si vis pacem, para bellum”

“Barışı istiyorsan, savaşa hazır ol”


 

24 Şubat 2018 Cumartesi

Bay Belge ve Sosyalizm Eğitimi (!?)


Sıra Bay Belge’ye geldi. Siz bakmayın “Bay” hitabına, ben ona yıllarca “Murat Ağabey” diye hitap ettim. Böyle hitap edebiliyor olmaktan da mutluydum. Aynısı, hatta biraz fazlası Bay Laçiner ile ilişkim için de geçerliydi. Neyse, “geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” deyip geçelim.

Murat Ağabeyim


Bu blogta Bay Belge üzerine daha önce de yazılar yazdım. Hepsi zor yazılardı, ama bu yazı alayına rahmet okutacak, okudukça anlayacaksınız.

Bu arada Oxford olayı patlak verdi. Ben bu yazıyı daha önce yazmıştım, o nedenle bunun içinde Oxford olmayacak. Yalnız o meselenin ileride şöyle bir etkisi mutlaka olacak. Olay açıklanınca bir dolu farklı düzeylerde eleştiri hatta saldırı geldi. Tabii Bay Belge taraftarları da boş durmadılar. Çarşı tam karıştı. Bu yazıda onlara da girmiyorum. Ama sırası gelince elbette iki üç kelam da benden gelecek bu eleştiri ve cevaplara ilişkin.

Şimdi Oxford öncesi yazılmış ve mahut dizimizin üçüncü kısmını oluşturan yazıya gelelim: “Bay Belge ve Sosyalizm Eğitimi (!?)”.

“Şairaneden Şiirselliğe”


Özür dileyerek, sosyalizm eğitimine geçmeden önce kısaca değinmek istediğim bir sorun daha var. Duymuş ya da görmüşsünüzdür, Bay Belge’nin yeni bir kitabı yayınlandı:

Olaylı kitap

“Şairaneden Şiirselliğe”. Belki bir edebiyat eleştirmeni olarak edinmiş olduğu şöhret belki de hâlâ bazı çevrelerin fevkalade kıyağına mazhar bir kişi olması nedeniyle, geniş bir basın yelpazesi tarafından söyleşiler, tanıtımlar gırla gitti. Fakat kısa bir süre, yani kitabın ilk okunma ve incelenme süresi geçince, alışılmadık ölçüde ağır olumsuz eleştirilere rastlanır oldu. Başta Enis Batur olmak üzere bir dizi eleştirmen oldukça sert eleştiriler yayınladılar.

Onların düzeyiyle tabii ki yarışamam, zaten benim eleştiri kulvarım da farklı. Ama tamamen tesadüf eseri olarak benim bu yazım da o sert eleştirilerle aynı zamana denk geldi. Hani, biraz vurun abalıya gibi oldu, ama elden ne gelir. Yazdık bir kere.

Bay Belge'nin Eğitim Yazıları


Bay Belge, Birikim Dergisi’nin internet sitesinde ilki 25.12.2017 tarihli “Siyaset Yapmak’ Üstüne”, ikincisi 9.1.2018 tarihli “Sosyalist Siyaset”, üçüncüsü de 22 Ocak 2018 tarihli “Sosyalist Siyaset (II) başlıklı üç yazı yayınladı.

Ben, ilkine bir cevap yazmaya niyetlendim, ama o yazının son paragrafında “Devam edeceğim tabii” ifadesini görünce, devamını beklemeyi tercih ettim. Yani bu yazıyı Bay Belge’nin bu üç yazısı üzerine yazıyorum.

Alıntı Ahlâkı Fobim


Baştan belirtmekte yarar var, her üç yazı da benim “alıntı ahlâkı fobim”i azdıracak nitelikte. Biraz açayım. Kişinin yazısından iyi niyetle de olsa öyle bir alıntı yaparsınız ki, yazının genel anlam ve hedefinin dışına düşersiniz. Hele kötü niyetle yapılan cımbızlama alıntıları hiç saymıyorum.

Bu fobi, beni yazarken çok zorluyor. Ya kişinin yazısının çok büyük bir bölümünü alıntılar halinde yazıma katıyorum, ki bu sefer benim yazım şişiyor. Ya hiç alıntı yapmadan, ilgili konuda genel kapsamda bir yazı yazıyorum. Bunda da hedef aldığım yazar yırtabiliyor. Birçok kişinin aleyhime olarak değerlendirebileceği bir yöntem seçtim. Bu da bir yandan okura yük yüklerken, bir yandan da rakip yazar ve yazılarının reklamı olabiliyor. Burada kendi görüşlerimin gücüne güvenmekten başka çarem yok.

İyisi mi, siz de bu yöntem gereğince önce Bay Belge’nin bu üç yazısını birikimdergisi.com adresinden bulup okuyun, benim yazımı sonra okursunuz.


İlk Yazı: “Siyaset Yapmak” Üstüne


Bu yazının ilk paragrafı, benim sonra başka kişiler üzerine yazacağım yazılarda da kullanılacak.

“Siyasî görüş’ dediğimiz şey, öncelikle entelektüel tercihlerin bileşimi olarak ortaya çıkar. Şu konuda şöyle düşündüğünüz, bu konuda böyle özlemleriniz olduğu için, A ya da B ya da C görüşünü benimsersiniz. Ama olay yalnızca “entelektüel” bir olay değildir. O düzeyde başlıyor olabilir ama o düzeyde bitmez. Siyasî görüş, büyük bir ihtimalle, görüş sahibinin mizacıyla da (“karakter” de denebilir) uyum halindedir.”

Bay Belge, bu paragraftan sonra bazı teorilerin de yardımıyla, hangi tiplerden “solcu” çıkabileceği üzerine genellemeler yapıyor.

Sonraki paragrafı yine tümüyle almak zorundayım. Bana ters gelen bazı temel ve bazı çok ince noktalar var çünkü.

“Entelektüel düzeyde baktığımızda “solcu” dediğimiz kişi önce, dediğim gibi, kurulu düzenin empoze ettiği “dünya gerçekliği” ile sorunu olan biri; ama bununla aynı zamanda, henüz “zihinde” olan daha iyi bir düzenin kurulması için de çalışan kişidir. Pratik hayat içinde bu “X’e karşı” ile “Z’den yana” tavırları bir arada bulundurmak mümkündür ama zor da olabilir. Özellikle şu dönemde bir “solcu”nun neye karşı olduğunu anlatması kolay ama neden yana olduğunu anlatması Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra zorlaştı.”

Bay Belge, uzun sol siyasal yaşamının büyük bölümünde “X’e karşı” ile “Z’den yana” tavırları bir arada bulundurmayı zor olsa becerebilen bir çizgide yer aldı. Aslında bu ifade tabii ki “X” ve “Z”ye tanımlanan kavramlarla çok yakından ilişkili. Bay Belge burayı belki biraz daha açabilirdi. Ben, kendi anladığım şekline açıklama getirmeye çalışayım.

Türkiye sol hareketinin daha dinamik ve önemli bir kesiminin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra neden yana olduğunu anlatma sorunu pek olmadı denebilir. Bu kesimi, “Cephe geleneğini sürdürenler” ya da “ortayolcular” olarak da adlandırabiliriz.

Dolayısıyla Bay Belge’nin, ilk siyasi yılları hariç, kendisinin de içinden geldiği bu solcu gelenek, ne sağlığında ne de ölümünde Sovyetler’e pek takılmadı.

Her Şeyin Başı: Kemalizm


Bence Bay Belge’nin bu yazı dizisinin kaynağında yine “Kemalizm” nefreti var. Son yıllarda Mustafa Kemal’in yeniden keşfedilmeye başlaması, soldaki geniş bir yelpazenin de bu Anti-Kemalizm takıntısının enerji kaybından başka bir şey olmadığını, hatta bu kaybı özellikle amaçlayan bir çizgi olduğunu fark etmesine yol açtı. O kadar ki, kendisini “sol Kemalist” ya da “Kemalist solcu” olarak adlandıran insanlar da çıktı. Ulusal bayramlarda olumlu bildiriler yayınlayan sol siyasi hareketler de görüldü.

Bu gelişme, Bay Belge ve arkadaşlarının her türlü kabul sınırlarının dışındaydı tabii. Fetö’nün Abant  toplantılarına, iftarlarına, RTE’nin Akil Adamlar çağrısına koşarak giden Bay Belge’nin bu tür bir solu adamdan sayması tabii ki mümkün değildi. Aslında gene Kemalizm’i kullanarak saldırabilirdi, ama herhalde o bile bu teraneden sıkıldı. Malum, son zamanlarında neredeyse şiddetli yağmuru bile Kemalizm’e bağlar hale gelmişti.

Yeni Sihirli Kavram: Reddiyecilik


Aslında onu belki anlayışla karşılamak gerekebilir. Düşünün, koskoca Bay Belge, toplumu, özellikle de solcuları Anti-Kemalizm konusunda eğitmekle görevli Bay Belge, bu mücadelesini kaybetmekte olduğunu görüyor. Önderlerinden olduğu “yetmez ama evet” teranesine karşı çıkmış olanların acımasız eleştirileri de onu yıpratıyor. Pişmanlar ayrıldıkça giderek yalnız kalıyor (bir avuç yoldaşıyla birlikte tabii).

Artık otel toplantılarına, iftarlara çağıran can dostlar da kalmamış. Ama bu kadar zamandır arsıza, yüzsüze bağlamış olarak bir özeleştiri verememiş olmanın da verdiği adeta köşeye sıkışmış olma haliyle son bir çıkış, bir huruç hareketi yapıyor.

Yeni bir kavram yaratıyor, olumsuz tınısı olan bir kavram: Reddiyecilik. Kendi çevresi dışında kalan bütün solu, bu kavramla damgalıyor.

Bir alıntı daha:

“Çok şematize ederek anlattığım bu “negatif” koşullar Türkiye’de sıradan bir solcunun “hayır” demek zorunda kaldığı şeylerin listesini habire kalabalıklaştırırken “evet” diyebileceği şeyleri de azalttıkça azaldı. Bu da, bir solcunun “eylemli”liğini birtakım “reddiyeler yapmak”la sınırladı.”

Şimdi mecburen yazının biraz dışına çıkıyorum. Çok büyük bir sabıkası nedeniyle Bay Belge’nin yazılarında üslubuna, kelime seçimlerine çok dikkat etme alışkanlığı edindim. 

Dilerim siz de bu son alıntıdaki “sıradan bir solcunun” ifadesinden, başka bir yazısında Hopa’da biber gazı

Başbakan da öyle demiş, tesadüf!

nedeniyle hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu’ya ilişkin kullandığı “zavallı” kelimesini anımsatacak bir elit hava sezmemişsinizdir.

Bay Belge’nin bu üç yazısını benimsemediğim ya da tümüyle ve kısmen reddettiğim ifadelerini tek tek açarak yanıtlamama gerek yok. Belki ileride bir vakit bulursam bu işi kısa pasajlar halinde yaparım.

Terane


Şimdi yazıların geneline ilişkin bir eleştiriye girişebilmek için, Bay Belge’nin birinci yazısının son paragrafını buraya almam gerekiyor:

“Bunları, birilerinin diline doladıkları “yetmez ama evet” teranesi dolayısıyla yasmak gereğini duydum. Yalnız teranenin kendisine gelmeden önce “siyaset yapmak” konusunda bunları söylemekten başlamanın yararlı olacağını düşündüm. Çünkü “reddiyecilik” dediğim bu tavrı “sol siyaset yapmak” sananlar var ve koşullar böyle sananların sayısını artırıyor. Devam edeceğim tabii”.

Dikkatinizi çekeyim. Benim de yukarıda kullandığım terane kelimesi Bay Belge'den alınma. Aslında belki aşağılamak için tantana kelimesini de kullanabilirdi, ama sağolsun nezaket göstermiş.

Bu kadar senedir ağırlıklı olarak “yetmez ama evet” konusunda oldukça sert de olabilen eleştiriler yazmış biriyim. Tahmin edersiniz ki, bugüne kadar tüm eleştirileri yüzsüzce cevapsız bırakmış, bırakın özeleştiriyi ya da özür dilemeyi, bu konuyu muhatap bile almamış bir ekibin önde gelen liderlerinden biri YAE hakkında “terane” kavramını kullanarak topa giriyorsa, heyecanlanmam normaldir. Üçüncü yazıyı da “ne olacak bizim teranenin hali, ne olacak halimiz” diyerek bekledim. Eh, ne de olsa yazacak olan da Bay Belge.

Bekledim de ne oldu?


Ne mi oldu? Fos çıktı. Daha da fenası, büyük bir ayıpla karşılaştım ve çok şaşırdım. Çok uzatmam gereksiz. Bay Belge sonraki iki yazısında bu reddiyecilere feci saldırıyor, alay ediyor, aşağılıyor. O kadar ki, devrimi savunanlarla bile eğleniyor.

Yazıları birkaç kere okudum. İlk aklıma gelenlerden biri Bay Belge’nin yaşı ve yaşadıkları nedeniyle belli bir mental hasara uğramış olabileceğiydi. Cidden. Hepimiz yaşlandık, saçmalama hakkımız giderek artıyor. Sonra yazıların kendi içlerindeki insicama bakınca, acımasız bir yargıda bulunduğumu farkettim. Buradaki sorun mental değil ahlâki olmalıydı.

Bu ihtimalin geçerliliğini ölçebilmek için, biraz geriye gitmek gerekiyor. Bay Belge’nin konu ettiği süreci tam olarak hangi tarihsel noktadan başlattığını belirlemek zor. Ama ne kadar zorlarsak zorlayalım, yirmi yılı aşmamız zor görünüyor. Aslında 1989-1991 gibi bir tarih veriyor, ama herhalde orası Milat. “Reddiyecilik” olarak adlandırdığı melanetin tüm solu kaplaması ve egemen tavır haline gelmesi de herhalde bir zaman almıştır.

Boykotçular (Reddiyeciler) Kimlerdi?


Tamam yaşlandık, her noktayı hatırlamıyor olabiliriz. Ama benim bildiğim, son yirmi (aslında on demek daha doğru, ama haydi yirmi olsun) yılda siyasi bir seçenek olarak boykot (reddiyeci tavır) sadece bir kez gündeme geldi. 12 Eylül 20190 referandumunda. O da epey karışık bir durum. Bir defa boykot tavrı alanlar solcu bile değil, etnik ağırlıklı siyaset yapan bir yapı: HDP (isteyen PKK’yı da katar, ne olsa kitlesel propagandada rolü büyük).

HDP haricinde sol olarak nitelenebilecek siyasi grupların hiç biri boykot tavrı almadı. Ya kendi başlarına, ya da ittifaklar oluşturarak “hayır” tavrı aldılar ve bunun için çalıştılar.

Peki YAE'ciler?


Bunun dışında bir de o üzerine teraneler yapılan “yetmez ama evet” tavrı vardı. Sol (?) çizgilerden yalnızca ikisi, DSİP (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, ki referandum akşamı balkon konuşmasında RTE’nin fevkalade teşekkürüne mazhar oldu.

Büyük mali yatırımdı

Ufak bir hatayla: RTE, Devrimci Sol İşçi Partisi dedi.) ve Birikim. Tavırda asıl etkili olan bu ikincisiydi, ama ondan ufacık bir teşekkürü bile esirgediler (belki daha sonraki akil adamlık daveti bir telafi gayretidir, kimbilir?).

Bay Belge’nin yazıları açısından büyük komedi ise şu: Her iki tavır, yani YAE ve boykot, o referandumda siyasal pratikte aynı amaca hizmet etmiş oldular. Bir grubun derdi kendisine istikbale ilişkin sunulmuş havuç (çözüm vb.), diğerinin derdi ise her ne pahasına olursa olsun (bu paha bugün görülüyor)

Örtük teşekkür Bay Belge'ye herhalde

Kemalist (artık reddiyeci) olarak damgaladığı tarafın kazanmamasıydı.

Referandum sayesinde yargıda yapılan değişiklikler bu iki siyasi görüşün umurunda bile değildi. Neden mi, ikisinin de umurunda olmayan başka bazı şeylerden ötürü: Türkiye Cumhuriyeti, Kürtler haricindeki Türkiye halkları, emekçi sınıflar, kadınlar, çocuklar, gelecek vb. Gayrısı önemsizdi.

Yazıyı bitirmeden önce bu görüntüyü güçlendirecek bir tavrı anlatmak istiyorum. Bu işe kafa yoran neredeyse herkesin, Balyoz, Ergenekon vb. davaların FETÖ’nün  kumpası olduğunu anlamalarından sonra bile, etkili ve yetkili bir YAE önderinden şu ifadeyi duydum: “Eğer biz YAE demeseydik, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı çıkmayacak, bu Ergenekoncuların, Balyozcuların alayı içeride çürüyeceklerdi. Özgürlüklerini bize borçlular”.

Ne acı değil mi, o adımın AİHM ve AB’nin ısrarı sonucunda değil, kendi çabalarıyla AKP’nin ileri demokrasi hamlelerinden biri olarak referanduma konduğunu zannediyordu hâlâ.

Ben hiç itiraz etmedim, ağırbaşlı bir tavırla karşıladım bu ifadeyi. Arzu ettiği her yemeği yiyebilirdi artık. Herhalde çok şanslı olmalı ki, Anayasa Mahkemesi’nin Şahin Alpay ve Mehmet Altan kararından sonra hiç karşılaşmadık.

Bu Yazının Sonsözü


Bu aslında bir seri yazının üçüncüsü. İlki Ömer Laçiner, ikincisi Hasan Cemal üzerine olan yazılardı. Aynı ya da  başka isimlere ilişkin yazılarla bu seri sürecek. Dikkat çekmeye çalıştığım ve serinin sonunda tereddüde mahal kalmayacak şekilde kanıtlamayı amaçladığım olgu, aynen Bay Belge’nin ilk yazısının ilk paragrafında söylediği gibi, siyaset yapma tarzının kişinin mizacına (ya da karakterine) bağlı olduğu.

Siyasal bile olmayan İslam’ın neler yapabildiğini (kumaş ribası) çok iyi bildiği halde, Siyasal İslam pazarlaması yapmış bir Bay Laçiner ile gerçekte tavırlarının öyle olmadığını bildiği halde koca yığınları kendi uydurduğu bir kavramla damgalamaya çalışan ve eleştiren Bay Belge’nin siyaset yapma tarzlarında bir benzerlikten söz edilebilir. Hasan Cemal ayrı bir vaka.


Tahmin edebileceğiniz gibi, serinin sonraki yazıları da Siyasal Ahlâk üzerine olacak.  


“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”

“Si vis pacem, para bellum”

“Barışı istiyorsan, savaşa hazır ol”