10 Temmuz 2016 Pazar

Sukut-u Ahlâk Üzerine


Sevgili Merdan Yanardağ’ın, www.abcgazetesi.com’da 12 Haziran tarihinde bir yazısı yayınlandı. Başlığı şöyleydi: “Kutsallaşan toplumsal kötülükle mücadele”. Yazıda AKP ve özellikle de RTE’nin, kötülüğü sadece toplumsallaştırmayıp aynı zamanda kutsallaştırdığını anlatıyor Yanardağ.


Yanardağ’a göre, kendilerine destek vermemiş olan kesimler de “din düşmanı” sayıldıklarından, onlara karşı uygulanacak her türlü faşizan saldırı da mübah görülüyor.


Merdan Yanardağ


Yazının ileriki bölümlerinde, “devrimci olmak, gerektiğinde halka karşı olmayı göze almaktır” başlıklı tümüyle katıldığım bir bölüm ve CHP’nin yeni stratejisine ilişkin bir bölüm var. Yazı, yine benim tümüyle katıldığım “ülkenin kaderi sokaklarda belirlenecek” başlıklı bir bölümle sona eriyor.

Ben zaten yazıya neredeyse tümüyle katılıyorum. İnternetten bulup tamamını okumanızı da hararetle tavsiye ediyorum. Ama ben bu yazıyı bir başka konuda hareket noktası olarak kullanmak istiyorum. Ne konuda mı? Safa yatmayın, tabii ki “yetmez ama evet” ve “YAE’ciler” (culuklar) konusunda.

Bu Ülkede Sukut-u Ahlâk’ın Kısa Tarihçesi


Çoğu araştırmacı, yazar, tarihçi, bu ülkede ahlaki zayıflamanın başlangıcını Demirel’e bağlar. Ama hemen hepsinin, bu arada benim de paylaştığımız


Tonton bir yanı vardı, ama...


ortak görüş, ilk derin ahlaki fay kırılmasının Özal’ın başbakanlığı döneminde gerçekleştiğidir.

Çok yerinde bir öngörüyle söylemiş olduğu “alışırlar, alışırlar” sözü, kısa sürede hayattaki karşılığını buluyor, “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”, “benim memurum işini bilir”, “bir koyar, üç alırız” gibi sözlerine, askeri kıtayı mayoyla selamlaması gibi eylemlerine gerçekten de alışılıyor ve ahlaki faydaki kırılma giderek artıyordu. Bu tabii ki topluma da belli ölçülerde yansıyor, giderek daha çok insan, ahlaki kaygılarından arınıp, “bir koyup üç almanın” yollarını aramaya başlıyordu.

Yalnız Özal’ın bir handikapı vardı, o da devletin hala devlet olmasıydı. Edinilen bütün yeni alışkanlıklara rağmen, askeri ve sivil bürokrasi, az ya da çok geleneklere bağlılığını sürdürüyor, bu da Özal’ın amaçladığı hızlı düşüşü frenliyordu.   ANAP’ta gerçekleşen dört siyasetin birlikteliği, tam bir şer ve menfaat işbirliğine hemen dönüşemediğinden, bürokrasi bazı konularda devlet kurallarını ve usullerini gözetmeye devam edebiliyordu.


Alooo, darbe yapmadı, istifa etti


Bunun yanı sıra hatırlayalım, Irak’a yalın kılıç saldırma hevesinde olan Özal, Torumtay’ın istifasıyla (heey şebelekler, darbe değil istifa), bu sonu belirsiz maceradan vazgeçmek zorunda kalıyordu. (Çekinmeyin, haydi söyleyin. İttihatçı gelenek değil mi?) Bu istifa meselesine bir mim koyalım, ileride farklı örnekler gelecek.
Ardından gelen Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve koalisyon dönemlerinde, değil bu inişe dur demek, aksine buna yardım eden, hatta hızlandıran kadrolar iş başına geçti.

Meydan AKP’de


Uzatmayalım, devran döndü, AKP geldi. AKP, bugün artık aklı eren herkesin kabul ettiği gibi, dış destekli bir proje partisiydi. Belirli garantilere, maddi desteklere sahipti. Farklı merkezlerden farklı vaatler almıştı. Aslında bu merkezlerden bazılarını ilk günden “muhafazakâr demokrat” kisvesiyle kandırmayı da başarmıştı. Canım, o kadar olsundu. Onlar da inanmasalardı.

AKP, aşama aşama hazırlanmış bir plan ve yoğun dış destek eşliğinde yolunda ilerlemeye başladı. Bu yolculuk sırasında AYM’nin kapatma davası, 367 sayısı gibi engellerle karşılaşmadı değil. Ama sonuç? Yolculuğu engellenemedi. Başlangıçta Dünya’nın ekonomik konjonktürü sayesinde kendiliğinden akan sıcak para, bu azaldığında gelen sınırsız denebilecek sıcak Arap parası desteği, sorunlar karşısında gelen siyasi destekler, ilk günden beri yanına aldığı “kullanışlı aptallar”ın içeride ve dışarıda sağladıkları meşruiyet gibi faktörlerin yardımıyla buraya kadar geldi.


Cemaat desteği olmasa işler zordu


Bu arada hazır yetişmiş kadrolarını 
belirli bir koalisyon çerçevesinde AKP’ye sunan Cemaat’i görmezden gelemeyiz. Zaten yukarıda bahsettiğimiz dış desteklerin önemli bir kısmı da Cemaat aracılığıyla, adeta onun ipoteği ve kefaletiyle geldi.

Şimdi bu yolculuktaki bazı duraklara ve aşamalara biraz daha yakından bakmakta fayda var. Bürokraside giderek artan bir hızla gerçekleştirilen siyasi kadrolaşma, üniversitelerde yapılan siyasi rektör atamaları, eğitimde birkaç senede bir yapılan sert değişiklikler vb. ile aşamalar teker teker geçildi.

Ordu’da farklı tıynetler


Ama TC Ordusu hala içeride bir korku, dışarıda da bir rahatsızlık kaynağı

Soğancı paşa patronuyla

olmaya devam ediyordu. Bir Genelkurmay Başkanı “hocam” hitabıyla makam arabasına davet edilerek (ki ileride ¨kasaptaki ete soğan doğramam¨ gibi garip bir lafla arazi olacaktı), bir diğeri sarayda baş başa bir görüşmeyle, kazasız belasız geçiştirildiler. Bu arada sonradan yine dış destekli olduğu anlaşılan Ergenekon davası başladı.


Saray görüşmesini saklayacaktı, unuttu (!)


Bir sonraki Genelkurmay Başkanı’nın görev süresi içinde de Balyoz davası başladı. (Bu başkan emekli olduktan sonra bu davadan yargılandı ve müebbet hapse mahkum oldu). Bu iki dava sayesinde Silahlı Kuvvetler’e büyük bir darbe vurulmuş oldu. Bir sonraki Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner (öbürkülerin adını bilerek vermedim, ama bu adam hatırlanmayı hak ediyor) üç yıl yapacağı görevinden birinci yılının bitmesine bir kaç gün kala kuvvet komutanı arkadaşlarıyla birlikte istifa etti. Davaları protesto ediyorlardı.



Asker olmak delikanlı olmaya mani değilmiş


Org.Işık Koşaner ve kuvvet komutanı arkadaşlarının istifalarından sonra, dönemin Jan.Gen.Komutanı Org. Necdet Özel, ikişer gün arayla Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Gen.Kur. Başkanvekilliği görevlerine atanarak Genel Kurmay Başkanı oldu.

Bence bu, teslim alınan TC Ordusu’nun genel akışa paralel olarak geldiği ahlâki seviyenin somut bir göstergesidir. Ve tuzun kokmaya başlamış olduğunun da kanıtıdır.

“Kullanışlı Aptallar”da Sukut-u Ahlâk


Bir önceki yazımda bahsetmiştim. Son zamanlarda çeşitli yayınlarda ya da Facebook’ta culuklar tarafından yazılan yazılar daha sık görülmeye başlandı. İçerik olarak pek yeni bir şey yok aslında. Ama mesela Facebook’ta böyle bir post yakalayan ve sesini başka bir yerde duyuramayacak küçük culuklar, adeta yem kabına koşarcasına posta dalıyorlar ve post sahibi culuğun şefkatli kanatları altında, YAE karşıtlarına çığlık çığlığa saldırıyorlar. Bu da aslında çok önemli değil, tabii ben biraz daha kendilerini ortaya koymalarını, isimlerini rumuzların filan arkasına saklamamalarını tercih ederim. Neyse Allah’tan hepsi böyle yapmıyor.

Ne kadar mutlu, nasıl umutluydular


Ama başta Yüce Culuklar, onların ardında Culuk Ağalar ve en sonda da küçük culuklar olmak üzere, hepsinin yaptığı ortak bir ayıp var. Buna da bir şey demeden geçmeye niyetim yok.

Bir örnekle başlayalım (Bold’lara dikkat, bana ait):
“Şu ‘evet’ meselesini dillerine pelesenk eden, 6 yıldır yaptıkları tek ‘anlamlı’ politik çalışmanın ’evet’ diyenleri itibarsızlaştırmaktan ibaret kalan insanların hala bu saçmalıktan yorulmamış olmalarını, yapacak başka işleri olmamalarına vermek lazım.”

İkinci örnek:
“Özeleştiri bekleyenlere de şu söz: AKP iktidarını 2006’dan bu yana, yani AB işlerini savsaklamaya, başka yerlerde boncuk aramaya ve iktidarını pekiştirirken siyaset alanını daraltmaya başladığından beri eleştiriyorum. Yapabildiğini not ederek; yapmadığını, yapamadığını, tersini yaptığını ve son dönemdeki kâbus faşistleşmeyi faş etmeye çalışarak… Sadece siyaset değil, kalıcı tahribatının her veçhesini. Bizlere hakaret ederek hafifleyenlerin çoğunun farkında bile olmadığı vicdanlardaki, doğadaki, çevredeki, toplumsal dokudaki, komşularımızdaki tahribatı!

Üçüncü örnek:
“Evet, bir de 'kanmayanlar' var: onlar, 2002’de AKP birinci parti olarak çıkınca ‘Felaket başladı!’ dediler ve bugüne kadar da başka bir şey söylemediler. Ama zaten 2002’den çok önce bunu söylemeye başlamışlardı. Aşağı yukarı yüz yıldır aynı şeyi söylüyorlar: 'Bunlar ‘gerici’dir; bunlardan hiçbir hayır gelmez' vb.”

Karşınızdaki hangi türden YAE'ci olursa olsun, ilk soru budur


Size bu üçü gibi onlarca örnek sunabilirim. Yazacak yer bulabilen her Yüce Culuk, Culuk Ağa hatta küçük culuklar bile, farklı kelimelerle aynı şeyi ifade ediyorlar: “Bu YAE karşıtları, hayatlarında YAE karşıtlığından başka bir şey yapmamışlardır. Zaten yapma ehliyetleri de yoktur. Bunların babaları, hatta dedeleri de böyleydi. Yapacak başka işleri de yoktur. Çoğu, vicdanlardaki, doğadaki, çevredeki, toplumsal dokudaki, komşularımızdaki tahribatı bile görmekten acizdir.”

Ne acı değil mi? Ben bu insanların çoğunu tanıyorum. Tanıdıklarımın çoğunun da ahlâki düzeylerine bir zamanlar kefil olabilirdim. Oysa şimdiki durumlarına bakın. Üzücü.

Adama sormazlar mı, be kardeşim, elinde kaç tane somut örnek var ki, böyle bir genellemeye gidebiliyorsun? Mesela ortak tanıdığımız hangi YAE karşıtı için, yukarıdaki suçlamalardan en az birini ileri sürebilirsin? 

Diyelim ki, uğraştın, didindin, böyle bir isim bulamadın. Ki, bulamayacağını da sana garanti ederim. Neden mi? Tarihte silinemeyecek puntolarla yerini şimdiden almış olmana rağmen, bu insanlar seni de yeniden kazanmaya uğraşıyorlar. Tek başına bu bile önemli bir çaba sayılır. Zamanında seni uyandıramamış, yanına çekememiş ya da engelleyememiş olmasının bedelini bugün ülke olarak ödemekte olduğumuz ortada.


Ayrıca acaba sen, bu insanların, ülkenin gelmiş olduğu bu durumda daha önemli bir şeye emek harcamadan, sadece seninle uğraşıyor olduklarını mı sanıyorsun?

“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

 “Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”

27 Haziran 2016 Pazartesi

Bitmeyen Şarkı


Geçen iki yazıda Kürt hareketi üzerine bazı düşüncelerimi ifade etmiştim. Doğaldır ki, o konu daha çok su kaldırır. Ama vakit ve enerji kısıtlı olunca, insan ister istemez bir öncelikler sıralaması yapmak zorunda kalıyor ve o nedenle de buraya koyacağım ufak bir ek dışında şimdilik bu kadar Kürt meselesi bence yeterli.

Birkaç bölümünü yayınladığım ve çok daha uzun süreceği belli olan bir Cengiz Çandar dizisini de yarım bıraktım. Yapacak bir şey yok, röportajın kendisi de çok uzundu ve önemliydi. Onun bölümlerini de hazırladıkça araya katmaya çalışacağım.

Büyük Yenilgi


Kim ne derse desin, PKK’nın kent gerillası (?) saldırısı, binlerce gencin kanına mal olmuş bir yenilgidir. İddialarına göre dağ kadrosu bu saldırıya katılmamış. Ama bu yenilginin, o kadroda da ne gibi etkileri olacağını ileride göreceğiz. HDP ile ilgili sonuçlar ise bence daha da vahim olacak. Eğer parti olarak varlığını koruyabilirse ya da dokunulmazlıklar nedeniyle yemesi mukadder darbeyi yeni kadrolarla karşılayabilirse, belki şu veya bu desteği sağlayıp barajı geçebilir. Ama hiçbir durumda, bir kez daha Türkiye’nin partisi olma iddiasında bulunamayacaktır.

Üzülerek şunu da belirtmek istiyorum, zaten kanımca çok

Fuat Avni'nin son tweetleri çok ürkütücü

olağandışı bir gelişme olmadığı takdirde, ülkede bir daha doğru dürüst bir seçim yaşanamayacaktır. Bunun tek istisnası, belki çok kısa süre içinde yapılacak bir sürpriz seçim olabilir. Süre ne kadar uzarsa, seçimin düzgün ve dürüst olma ya da yapılma olasılığı azalacaktır. (Bak.Fuat Avni).

Asıl konumuza geçmeden önce, bu yenilginin olası ya da olması gereken başka sonuçlarına da biraz daha eğilmek istiyorum. AKP veya diğer meşru partiler açısından değil, özellikle PKK ve dolayısıyla HDP açısından.

Parti İçi Demokrasi (?)


Adında “parti” (Partiya Karkerên Kurdistanê) sözcüğü geçen bir örgütlenme olarak PKK’nın bir takım demokratik karar mekanizmalarına sahip olması gerekir. Partide böylesi bazı organların ismen var olsalar bile fiilen etkili olmadıklarını biliyoruz. Ama ne olursa olsun, hiçbir örgüt bu ağırlıkta bir yenilgiyi sessiz sedasız, içinde bazı hesaplaşmaları yapmadan geçiştiremez. Sonuçta 7000 civarında genç kaybedilmiştir. Bu kadar büyük stratejik ve taktik hataların sorumlularının mutlaka sorgulanması, özeleştiri vermesi ve hatta cezalandırılması gerekir.


Şimdi geldik bu konuda, çok sevdiğim bir ifadeyle, “zurnanın zırt dediği yere”. Ne demiştik? Bu mekanizmalar partide olsalar bile düzgün çalışmıyorlar. O zaman geriye bir yol kalıyor: (Dağda) saray darbesi.

Bu işten PKK içinde yara almadan çıkacak tek unsur, bence Öcalan’dır. Ben TC derin devletinin yerinde olsam, Öcalan’ın kısa bir süre için bile olsa sesini ve sözünü Kandil’e eriştirebilmesine olanak tanırdım. Çünkü isyanı destekleyeceği hesaplanmışken şehirleri terk eden binlerce insan, TC devleti karşısında onun da elini zayıflattı. O da birileriyle bunun hesabını görmek isteyecektir.

Bir diğer ihtimal, dağ yönetiminde bir değişiklik olmaksızın, her şeyin eskisi gibi devam etmesidir. O takdirde PKK’nın parti adını taşıyabilecek bir örgüt olamadığı, lider kadrosundakilerin de “savaş baronu” (warlord) olarak adlandırılmaları gerektiği ortaya çıkacaktır. Buraya biraz mizah katmak istedim. Dünyadaki farklı gerilla örgütlerinin şefleriyle, PKK’nınkileri görüntü olarak karşılaştırmak bile, bu baron tanımlamasını haklı çıkarabiliyor.

PKK dağ kadrosu liderleri


Bu analizleri yaparken, PKK'ya ilişkin dış faktörleri adeta es geçtiğimin farkındayım. Onlar katılırsa iş çok uzar. Aslında bırakalım, PKK ve HDP ne yaparlarsa yapsınlar. Bu yenilginin beni çok ilgilendiren ve bence toplum açısından son derece zararlı bir yanı daha var. Geçen iki yazıda ve yukarıda Kürt hareketinin uğradığı yenilgiden bahsettim. 

Bugüne kadar kimse bir zaferden bahsedemediğine göre, bu yenilgi tespiti doğru. Ama kabul edilmesi gereken bir realite daha var ki, kimse yenilgiyi sevmez. Bu kurala bir örnek.

Yenik YAE’ci


Bir YAE’ci düşünelim. O kör olasıca referandumda şeytana uymuş, (kandırılmış ya da aslanlar gibi göğsünü gere gere) “evet” demiş, bir sürü insanın saldırısına uğramış, yol göstericilerinden bir ses, bir ışık alamamış, ikircikte kalmış, son anda kendini Kürt hareketinin güçlü ve güvenli kollarına atmış bir kardeşimiz.

Başlangıçta seçim sonuçlarıyla başarılı olmuş bu Kürt hareketinin, aklının ermediği bazı operasyonlarla içeriden darbe yemiş olması nedeniyle şaşırmış (ihanete uğramış demiyorum, çocuğa ağır gelebilir), sivil halka karşı, savunmakta çok zorlanacağı, bombalı eylemlere neredeyse ortak olmak durumunda kalmış, bu arada yine kahrolasıca birilerinin eleştiri saldırısına uğramış bir kardeşimiz.

Ne yapabilir şimdi? Adeta her tarafı pislenmiş bir çember tutuyor elinde. Acele bir durum muhasebesi yapıyor. Hangi tarafta yer tutarsa, daha az zarar görebilir? Nereye zıplarsa, biraz yıpransa bile ileride daha rahat edebileceği bir pozisyon alabilir? Kürt ya da Kürtçü olarak kalabilmesi çok zor. YAE karşıtları da henüz “Liberal İhanet”i unutmamışlar, Merdan’ın kitabı hala yeni baskı yapıyor. Hesap vermeden oraya da sızmak zor. Ayrıca hala bir sürü YAE karşıtı da “yerli yersiz” (!) her konuyu dönüp dolaşıp bu YAE meselesine bağlıyorlar. Özeleştiri diye tutturuyorlar.

Tabii ki, bu YAE’ci kafanın nasıl çalıştığını bilebilmek, sağlıklı bir yorumda bulunabilmek zor. Tarihsel bir çizgisi de olmadığı için, başarılı olduğumuz “niyet okuma” özelliğimizden de yararlanamıyoruz. Ancak yaptıklarına bakarak çeşitli tahminlerde bulunabiliriz.

Yalnız önce ufak bir tasnifleme yapmak gerekiyor. Kahramanımız, YAE’ci zümrenin o erişilemez, dokunulamaz (hani Merdan’ın kitabında her birine ayrı bölüm ayrılmış olan) katına mensup değil. O, biraz daha alt kademelerden. Yukarıya bakıyor, orada en ufak bir rahatsızlık göremiyor. Oradaki insanlar ya çok tecrübeli ya da yüzsüze bağlamışlar. Zaten günlük hayatın içinde (fanuslarında korunduklarından) YAE karşıtlarıyla birebir muhatap olmak zorunda değiller. Ayrıca eleştirilerden etkilenecek tıynete sahip olsalardı ya da kendilerini o kadar elit görmeselerdi, Merdan Yanardağ’ın kitabı üzerine bir yerlerde iki üç kelam ederlerdi. Bildikleri, söyledikleri “niyet mi okuyacaktık, o günkü koşullarda haklıydık” vb. yaveler.

YAE’ci: “Heeey, sen de beni unuttun!”


Haklı, lafa daldım, bizim “yenik YAE’ci” kardeşimizi unuttum. Ama ben yukarıda unuttum hiç olmazsa. Onun liderleri onu aşağıda bir yerlerde unuttular ve korumak ya da yol göstermek için tek bir cümle bile yazmadılar.

Bir konuyu baştan belirlemekte fayda var. Yenilen, terkedilen, yalnız kalan YAE’cilere yardım kulübü filan kurma iddiasında, hele hele de niyetinde hiç değilim. Ne ettirip, nereye gitmeleri konusunda da fikir verecek değilim. Benim derdim, son zamanlarda bu bozuk psikolojileri nedeniyle yine sağda solda başını çıkartıp, güfteleri “yeter artık bu YAE meselesi” gibi sözlerle başlayan, “çatlak zurna saz semaileri” icracılarıyla.

Kim Bunlar?


Son günlerde farklı dergilerde, internet sitelerinde hatta Facebook’ta bu “yalnız, yenik YAE’ciler”in bazı yazılarına rastladım. Besteleri arasında ufak farklar vardı, ama güfteleri hep aynıydı. Sayıları bir, ikiyle kısıtlı kalsaydı, üzerinde durmazdım. Ama yaygınlaşma belirtilerini fark edince kendimi müdahale zorunda hissettim. Önce biraz (otantik) genel kültür.

İşte bu tatlı şeylere culuk deniyor

Ülkemizin belli bölgelerinde hindiye “culuk” denir. Birçok bölgede de hindi yavrusu ¨culuk¨ olarak adlandırılır. Ben bu kelimeyi, herhalde söylenişinden dolayı, çok severim.

Şimdi özellikle Facebook’ta YAE yandaşı (dolayısıyla anti-YAE karşıtı) yazılar yazan, postlar açan bu yenik YAE’ciler, bence kendilerini aklamak ya da kalabalığın içinde kaybetmek için, büyük bir hata yapıyorlar. Çünkü her yazıları, bir dolu küçük culuğun destekleme akınına uğruyor. “Bakın, yalnız değiliz. Hala bizi destekleyenler var” diyebilmek için neden oluyorlar buna. E, adı üstünde. Bunlar henüz culuk. Saygı duydukları bazı ağaları ya da “ortanca” ağabeyleri yüzünden hep bu yanlışın içinde mi çırpınsınlar, yazık değil mi?

Gerçekten üzülüyorum, özellikle Facebook’ta yanıtlar, yorumlar cıyak cıyak canhıraş culuk bağırışlarıyla, feryatlarıyla doluyor. Yanlışlıkla bir YAE karşıtı, posta düşüp de tek kelime yazacak olsa, hepsi birden kanat çırparak yem kabına saldıran culuklar gibi onun üzerine saldırıp, güçlerinin (burada akıllarının demek doğru) yettiğince gagalamaya başlıyorlar. Facebook bunlarla dolu.

Böyle bir görüntü gerçek hayatta insana sempatik gelebilir. Ama siyasal ortamda benzerine çok rastladığımız, tarihten bir dolu örnek verebileceğimiz kötü ve acıklı bir durum aslında.

Elitler, kahramanlarımız gibi bir ya da iki alt kategoride sayılabilecek kişileri yönlendirmiş, iş bozulunca dokunulmaz köşelerine çekilip buncağızları ortada bırakmışlar. Bunlar da sağa, sola savrulmuş. Bu arada kendilerini sosyalist olarak görmelerine rağmen, o savrulma sırasında etnik siyasetlerin filan eline düşmüşler. Etnik siyasetler de bir sürü hataya düşmüş. Daha sonra bakmışlar, eski elitlerden ses yok. Gidebilecek başka yer de yok. Ne yapsınlar? “Belki birkaç culuk da biz buluruz” diyerek erişebildikleri yerlerde yazmaya başlamışlar.

Gelin Artık Vazgeçin, Hanımlar, Beyler!


Bu filmin çok daha kapsamlı versiyonlarını biz sol tarih boyunca çok defa seyrettik beyler! Yazıktır, günahtır, cinayattır! O culukları kandırmayı bırakın. Savunduklarınız yanlış. Bu yanlışın ispatlanması için zavallı RTE’nin daha ne yapması gerekiyor?

Adam, aynen Hitler’in Kavgam’da yaptığı gibi, tüm yapacaklarını ilk günden bu yana söyledi ve adım adım da yaptı. Bize kızdınız, ama biz niyet okumadık, yazılanları okuduk. Söylenenleri dinledik. Bize eskiden gelen gıcığınız ya da niyet okuyor olmamızdan nefretiniz sizi bu körlüğe yöneltti, tamam. Ama artık niyet okumalar filan da bitti, gerek kalmadı.

Lise öğrencileri bile aslanlar gibi ortaya çıktı. Onlar aydınlığa erişmek için istikballerini tehlikeye atmaktan çekinmezken, siz bir özeleştiri yapmadan yırtmak için taklalar atıyorsunuz. Hadi kendiniz attınız, culuklara neden eziyet ediyorsunuz, geleceklerini neden kendi karanlığınıza ortak etmeye çalışıyorsunuz?

Çok sabrettim. Gelecek yazıdan itibaren, çok ayıp olmayacağı durumlarda isim de vererek alıntılarla, bu culuk operasyonlarını deşifre edeceğim. O culukları etkilemekte ya da boş ortamlarda kendinizi aklamakta kullandığınız belagatinizi görelim.

Hodri meydan!

Ceterum censeo Carthaginem esse delendam.

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır”.