12 Mayıs 2017 Cuma


Baykal ve Üst Akıl (?)

                                                                                        
Herhalde altı, yedi yıl kadar önceydi. 2009 yerel seçimlerinden az sonra. Bir toplantıya çağırdılar. Çağıran yakın bir arkadaşımdı, ama asıl davet sahibini tanımıyordum. Hakkında duyduklarıma göre, bizim yaşlarda emlak zengini bir solcu idi. Sol ağırlıklı, güçlü muhalefet yapabilecek bir partinin kuruluşuna yardım etmek istiyor, bu amaçla

TBMM Başkanı olamadı

temaslarda bulunuyordu. Aslında bu yoldaki ilk kazığı (ne kadar sol ise) Osman Pamukoğlu Paşa’dan yemiş, o uğurda milyonlarca Dolar harcamış, paşanın bu işe uygun olmadığına karar verince yeni kişiler bulmak üzere işe koyulmuştu. Bu arada, paraları harcadığı demografik, siyasal, ekonomik araştırmalar da elindeydi. Olası bir yeni oluşumun kullanımına sunacaktı.

Toplantıya gittik. Beyoğlu’nda, adı tanınan ilginç bir mekandı. Masalarda zengin bir ikram menüsü hazırlanmıştı.

Katılanları ya da konuşanları tek tek saymayacağım. Anlattıkları bu yazının konusuyla bağlantılı olduğu için, sadece üç kişiden söz edeceğim. İlk ikisi, 2099 Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçiminde, İlçe Seçim Kurulu’nda oy sayımı yapılmaktayken elektriklerin kesilivermesiyle (kedidir kedi) üç bin beş yüz oy ilerideyken seçimi kaybediveren CHP adayı ve onun eşi. Eşini buraya katmamın nedeni, bu konuda daha hınçlı, daha kinli ve yapılanı hiç hazmetmemiş olmasıydı. Konuşmaları ve kullandığı kavramlar kocasınınkilere göre çok daha sertti.

Bu iki mağdurun anlattıklarını ya bu yazının ileriki kısımlarında başka bir konuya bağlayacağım ya da bununla bağlantılı başka bir yazı yazacağım, bu yazının uzunluğuna bağlı.

Kırmızı Alarm: Baykal Devrede


Birinci ağızdan, yani kendi ağzından bir anekdotunu aktaracağım üçüncü kişiyi tanıyorsunuzdur: 1922 doğumlu, yani bugün doksan beş yaşındaki Hayrettin Karaca. TEMA Vakfı’nın kurucusu Toprak Dede. Yüz yaşını aşmış yoldaşı ve şakacıktan flörtü Muazzez İlmiye Çığ ile birlikte, kar kış demeden eylemler yapan büyük insan.
 

İki şirin militan

O toplantının başrollerinden biri onundu. Alkışlar arasında söz aldı. Yaşından beklenmeyecek bir enerjik ses ve sert ifadelerle konuşmaya başladı.

Ankara’ya bir proje hakkında CHP’nin bazı yöneticileriyle görüşmeye gitmiş. Görüşmeler bittikten sonra, hazır merkez binadayken, eğer vakti ve programı müsaitse Sn.Deniz Baykal ile görüşmek istediğini söylemiş. (Baykal o sırada düşmez kalkmaz CHP Genel Başkanı).

Yukarıya sormuşlar, huzura çıkabileceği bilgisi gelmiş. Toprak Dede’yi almışlar, Baykal’ın huzuruna götürmüşler. Baykal, Toprak Dede’yi gayet iyi karşılamış, bir koltuğa oturtmuş. Hal hatır sohbeti ve içecek seçiminden sonra, Toprak Dede kendi ifadesine göre büyük hatasını yapmış. Sözü alarak, partinin ve dolayısıyla Baykal’ın bazı eylem ve tavırlarını desteklemediğini, bunları orada Baykal’ın yüzüne karşı eleştirmek istediğini söylemiş.

Inın, ın, ının, ın! Ne oldu? Sakin, sakin anlatıyorduk değil mi?

Burada öncelikle vurgulamam gereken, bu olayı anlatırken bu noktadan sonra Toprak Dede’nin sesinin çatallaştığı ve titrediği. Görünen de gözlerinin yaşarmasına engel olamadığı.

Sn.(!) Baykal, saklayamadığı asabi bir tavırla yerinden adeta fırlamış, Toprak Dede’yi kolundan sıkıca tutarak koltuğundan kaldırmış ve kapıya yöneltmiş. Bir yandan da, onu görmüş olmaktan memnun olduğunu, yine beklediğini filan söylemekteymiş. İşin ilginç ve hicranlı bir diğer yanı ise, söylenmiş olan çayların bile henüz gelmemiş olmasıymış.    

Sn. Hayrettin Karaca, Türkiye’nin Toprak Babası, gözleri yaşlarla dolu olarak sözlerini şöyle bitirdi: “Ben çok yaşlı bir adamım, eskisi gibi güçlü ve dayanıklı değilim. O adamın beni sürüklerken kolumu tuttuğu yer çürüdü. Çok canım yandı. Benim size tavsiyem, eğer hele solda bir şeyler yapacaksanız, o adamdan kurtulmanın bir yolunu bulmak zorundasınız. O varken, olumlu bir şey yapabilmek çok zor hatta imkânsızdır.”

Bu olağanüstü konuşma, zaman zaman aklıma gelmişti. Beylerbeyi görüşmesini öğrendiğimde, TBMM Başkanlığı ile ilgili olarak Dışişleri konutunda Erdoğan-Baykal görüşmesini haberlerde izlediğimde. Ama itiraf etmeliyim ki, en net darbeyi referandum sonrasında CNN’deki programda Baykal’ı gördüğümde yedim. Gözümde canlanan, Toprak Dede’nin yaşlı boncuk gözleriydi ve bir kez daha lanet okudum.

79 yaşında. Hırs mı, görev mi?

Bu yazıyı münhasıran Baykal’a ayırmayı planlamıştım. Sonra onun Türk siyasal hayatında sık rastlanan bir özelliğe sahip olduğunu keşfettim. Biraz daha araştırma yaptım. Yazı amacından saptı. Buradan sonra başka bir raydayız. Baykal’ı başka zaman düşünürüz.

Şahsi Hırslar mı? Eğitimler mi? Görevler mi?


Yazının bu bölümüne geçerken vurgulanması gereken bir husus var. Uzun yıllardan beri birileri, bu ülkenin, yönetimini Türklere bırakamayacakları kadar önemli olduğu konusunda fikir birliğine varmış durumdadırlar. Kimler mi? Örn. Sudanlılar ya da Yeni Zelandalılar. Sizce kimler?

Bu sorunun kısmi cevabını bulabilmek için geçmişe başvurmak gerekiyor. Cumhuriyetin geçmişine.

Atatürk, çok kısa süreli yolculuklar hariç, yurtdışına gitmedi. Hele Cumhurbaşkanı olduktan sonra hiç gitmedi. İnönü de Lozan, Kahire konferansları dışında, ileri yaşlarında iken belki bazı yurtdışı seyahatler yaptı, ben ABD seyahatini hatırlıyorum. Her ikisi de askeri okul mezunuydular.

Demokrat Parti


Çok partili rejimin on yıl boyunca başbakanlığını yapan Adnan Menderes, eğitiminin bir bölümünü Kızılçullu

Eisenhower, Bayar, MenderesAralık 1959 (!)

Amerikan Koleji’nde tamamlamıştı. O dönemde Anadolu’nun birçok yerinde Amerikalı misyonerlerin kurduğu okullar vardı.


Aynı on yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı yapan Celal Bayar College Francais de l’Assomption’da, yani bir Fransız okulunda eğitim gördü. Cumhurbaşkanı olduktan bir süre sonra, 1954 yılının başında resmi bir gezi yapmak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Önemli bir geziydi.

Gemiyle vardığı New York’tan, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’in kendisine tahsis ettiği başkanlık uçağıyla Washington’a geldi. Bu uçak tüm gezi boyunca Bayar’ın hizmetine verilmişti. Başkentte olağanüstü bir törenle karşılandı. Gösterilerin kaydedildiği filmdeki spiker şöyle diyordu: “Ortadoğu’da komünizme karşı mücadelede en yakın dostumuz olan Bayar....”. 


33 günlük özel eğitim gezisi. Karşılayan Başk. Yard.Richard Nixon 



İlginç bir gezi, daha doğru bir ifadeyle bir eğitimdi. Bir ay sürdü, bir ay. Petrol tesislerinden, otomobil fabrikalarına, büyük çiftliklerden Hollywood’a gezdirilmedik yer, verilmedik eğitim kalmadı. Nitekim bu geziden sonra siyasi literatüre “küçük Amerika olacağız” ve “her sokağa bir milyoner” ifadeleri girdi.

27 Mayıs 1960 İhtilali 


27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra ilginç bir gelişme yaşandı. Kasım ayında ihtilali yapan 38 kişilik komitenin 14 üyesi tasfiye edildi ve çeşitli yurtdışı görevlere gönderildi. 14’ler olarak anılan bu üyeler, ülkenin köklü yapısal sorunları

Türkeş, MBK bildirisini okuyor

çözülmeden kısa süre içinde yapılacak seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını reddediyorlar, yani demokrasiye geçişe karşı çıkıyorlardı.

Bunlar arasında Alparslan Türkeş de vardı. Türkeş, maceralı bir subaylık dönemini takiben, 1955 yılında ABD’ye gönderilmiş, Amerikan Harp Akademisi’ni ve Piyade Okulu’nu bitirdikten sonra Washington’da NATO Daimi Komitesi’nde Türk Genelkurmayı Temsil Heyeti’nde görev yapmıştı.

Burada bir parantez açmak istiyorum. Bu darbe (!) demek ki bize hep anlatılan faşist darbelerden değil. Faşistler tasfiye ediliyor, çok kısa zamanda serbest seçimler yapılıyor. Zaten ardından hazırlanan 1961 Anayasası da bir garip. Döneminin en ileri demokratik anayasalarından biri. Neyse hem bu garipliğe, hem de bize bu konuda yalan söylemiş liberallere başka bir yazıda değinelim.

Morrison Süleyman


Geldik Morrison Süleyman’a. Yeni kurulan Adalet Partisi’nde henüz milletvekili bile seçilmemişken iki sene içinde başkan olan Süleyman Demirel’in de ilginç bir eğitim hayatı var. İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun olduktan kısa süre sonra

Demirel ve ABD Başkanı Johnson

ABD’ye gitti. Sulama ve elektrik konularında eğitim aldı. Ülkeye dönüşünde DSİ Genel Müdürü oldu. Bir süre sonra Eisenhower bursuyla yeniden ABD’ye gitti.

1960 yılında genel müdürlükten ayrıldı, askere gitti. Ardından serbest iş hayatına atıldı. Boğaz Köprüsü’nün ilk projelerini yapan Amerikalı Morrison Knudsen Inc. firmasının Türkiye temsilciliğini yaptı. Bu nedenle bir dönem Morrison Süleyman olarak anıldı.


CHP Kanadı Farklı mı?


O eğitimlere ihanet etti

O dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nde parlayan iki genç siyasetçiyi de sıraya alalım. Birincisi Bülent Ecevit. Robert Kolej’den mezun oldu. Dört yıl Londra’da Türkiye Büyükelçiliği’nde görev yaptı. 1955’te ABD’ye gitti ve orada bir gazetede çalıştı. 1957’de Rocfkefeller Bursu’yla yeniden gittiği ABD’de sekiz ay boyunca Harward Üniversitesi’nde sosyal psikoloji ve Ortadoğu tarihi konularında araştırmalar yaptı. 27 Mayıs sonrasında koalisyon hükümetlerinde üç kez çalışma bakanlığı, daha sonraki yıllarda beş kez başbakanlık yaptı.

İkinci parlak genç ise Deniz Baykal. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. SBF’de asistan olarak görev yaptı. Doktorasını bitirdikten sonra, 1963’te Rockefeller Bursu’yla ABD’ye gitti. İki yıl boyunca Columbia ve Berkeley üniversitelerinde çalışmalar yaptı.

Eeeeee, yeter!


Demeyin aslında. Daha sırada Turgut Özal, Tansu Çiller gibi önemli figürler var. Birer, ikişer cümle, tamam.

Özal, İTÜ’yü bitirdikten sonra, mühendislik ekonomisi öğrenimi için ABD’ye gönderildi. Daha sonraki bir dönemde de iki yıl Dünya Bankası’nda görev yaptı.

Tansu Çiller’in okuduğu ve çalıştığı okulları saymak konumuz açısından yeterli. Amerikan Kız Koleji, Robert College Ekonomi (sonradan BÜ oldu), yüksek lisans New Hampshire Üniversitesi, doktora Connecticut Üniversitesi, ardından çalışma hayatı Yale Üniversitesi.

Ne yani? Şimdi bütün yazıyı tarayıp, kişilerde en çok karşılaşılan ortak özelliği mi bulmamız gerekiyor? Ben buldum bile: Amerika Birleşik Devletleri.

İtirazı duyar gibiyim. Recep Tayyip Erdoğan bu kalıba

Hep söyler: Neredeeen nereye



uymuyor, değil mi? Çocukluk ve eğitim hayatı boyunca ABD’yi ancak semt sinemasında kovboy filmlerinde görmüş olabilir, diyeceksiniz. Doğrudur. Bazılarımız, hatta belki çoğumuz böyle düşünmeye devam edelim.

Farklı bir görüş pek yakında.


“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”



28 Nisan 2017 Cuma

Sözde Referandum ve Ne Yapmalı'ya Giriş


Sözde referandumun ertesi gününden itibaren konuya ilişkin bulabildiğim her yazıyı okumaya çalıştım. Tabii ki ezici ağırlıkla “HAYIR” cephesinden. Yüksek bir ortalama, aklın yolunun bir olduğu gerçeğini bana bir kez daha gösterdi.


Ortak nokta buydu


Yazıların hemen hepsi, sonucu EVET yönünde değiştiren bir dolu hile ve kanunsuzluğun yapıldığına, aslında HAYIR’ın kazanmış olduğuna vurgu yapıyordu. Doğru, aslında HAYIR kazanmıştı, ama hukuki (!) durum böyle göstermiyordu.

7 Haziran seçimlerinden sonra olduğu gibi RTE ve AKP bildiğinden şaşmamakta esaslı bir direnç sergilemekteydiler. Üstüne üstlük başvurulan tüm hukuk yolları ve hukuk kurumları da onları (hukuksal olarak) haklıymış gibi gösteriyordu. Bu yazıyı yazmaya başladığım gün henüz yapılmamış olan, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun nasıl sonuçlanacağı hakkında da mahkeme başkanı zaten ön açıklamasını yapmış durumdaydı. Nitekim yazı bitmeden de dediği oldu, başvuru reddedildi.

Geriye kalan tek hukuki yolun, yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, bu konudaki emsal kararlar da göz önünde bulundurulduğunda, iptal kararı verme ihtimali çok yüksek. Burayı İngilizce yazayım, ukalâlık olsun: So what?

Bir defa mahkeme sonuçlanana kadarki süre çok uzun. Atı alan gerçekten Üsküdar’a geçer. Diğer yandan, o güne kadar öyle işler yapılır ki, artık Avrupa’yı gerçekten kim takar?

Peki, bu hukuksal yollar bırakılsın mı yani? Asla! Erişilebilen hangi platformda RTE’nin ve AKP’nin hukuksuzluğu teşhir ve mahkûm edilebiliyorsa edilmeli.

Buradaki temel hedef, sadece onların mahkûm edilmesi değil. Aslında varlığı gerek ABD’nin, gerekse AB’nin çok daha fazla işine gelebilecek olan RTE’nin desteklenme olasılığının uluslararası hukuk ve toplum tarafından zorlaştırılmasını sağlamak.

Özellikle AB ülkelerinin kamuoylarını kendi devletlerinin muhtemel desteğine karşı harekete geçirmek. Nitekim, özellikle Federal Almanya’dan gelen mizahi program kayıtları bile (ben sadece Almanca’lara bakıyorum), bu gerçekliğin oralarda şimdiden büyük etki yarattığını gösteriyor.

Bu arada vurgulamadan geçmem imkansız. Almanya’ya, bizdeki ana-avrat küfüre denk gelen Nazi ya da faşist laflarını ettikten sonra, Mehmet Şimşek’in Almanya’dan ekonomik yardım istemesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihten bu yana düştüğü en derin noktayı göstermektedir. Sakın yanlış anlamayın, ekonomide ve siyasette hep vurgulanageldiği gibi bir “dip” katiyen yoktur. Ayrıca hiç merak da etmeyin, bu iktidar, iktidar olarak kaldıkça, çok daha derin dipleri göreceğimiz kesindir.

Aşağı Yukarı Ortak Akıl


Okumuş olduğum tüm yazılarda aşağı yukarı ortak görüş olarak şöyle bir şeyler çıkıyor:

Hayır cephesi, oldukça heterojen, asla yanyana gelemeyecekmiş gibi görünen siyasal faktörlerin oluşturduğu bir blok oldu. Bu öyle bir blok ki, belki referandum sonrasında birileri “yahu, ben kimlerle birlikte ne yaptım” demiş de olabilir.

Ama bütün bu sürecin en umut veren noktası da bence budur. Çünkü bu nokta, toplumun belirgin bir tehlikeye karşı, refleks olarak, gayrı ihtiyari vermiş olduğu tepkinin, onları biraraya getirebildiği noktadır.

2019 İhaneti


Sözde referandum sonuçlanır sonuçlanmaz, belli  mihraklardan 2019 lafları duyulmaya başlandı. En güçlü ve etkili (!) olanı ise, tabii ki Baykal’ın söyledikleri:

“Hayır maç henüz bitmedi. Daha maçın devamı var. ........... Yani 2.5 yıl var. Sizin kararınızın hiçbir önemi yok, önemli olan milletin kararıdır. Millet de o kararı 2019’da size verecek.”

Bu ifade, yıllar önce RTE’ye Siirt dandik seçimleriyle milletvekilliğini, ardından başbakanlığı, ardından cumhurbaşkanlığını, ardından da başkanlığı (!) açan yolun ifadesidir.

Bu ve benzeri tüm ifadelerin  bugün artık istisnasız tüm demokratik güçlerce kesinlikle reddedilmesi zorunludur. MHP’nin sözde sürpriz atağıyla sözde referandum karşısında kalan RTE ve AKP’nin bu kadar kısa süre içinde organize edebildiği hileli sonuçların, maçın sonu olarak hayali kurulan 2019 seçimlerinde çok daha ustalıkla manipüle edilebileceği açıktır.

Ayrıca 2019 seçimlerinin bir hedef olarak konması, net bir biçimde bu sözde referandumun meşru ve geçerli kabul edildiği anlamına gelecektir.

Halbuki erişilebilen tüm insanlara, bunun hileli, gayrımeşru bir referandum olduğu, bıkmadan, usanmadan anlatılmalı ve bu HAYIR dalgasının sönümlenmesine asla izin verilmemelidir.

İşin fikirde ve eylemde 2019’a bırakılması, gaflet, dalalet ve hıyanetten başka bir şey değildir. Ne yapılacaksa daha önce yapılması zorunludur.

Gelelim Acıklı Bir Konuya


Altmış üç yaşındayım. On yedi yaşımdan beri aktif olarak siyasetin içindeyim. Kaç yıl olmuş? Kırk altı yıl. Biraz daha dayansam, yarım asır.

İşte ben bu yaklaşık yarım asırlık siyasi ömrümde, bu ülkede kendini demokrat olarak gören ya da solcu olarak ifade eden kimsenin, ortak bir tehlike (muhtıra, askeri darbe, faşizm vb.) karşısında, gerçek anlamda biraraya geldiğini görmedim.

Çok moral bozucu değil mi?

Yakın geçmişe ait bir örnekten yola çıkalım. Kısa bir zaman önce Haziran Hareketi’nin Kartal’da organize ettiği mitinge, HDP’nin katılması ihtimaline karşı, CHP’nin katılmamış  olması, çok önemli bir siyasi güç kaybına neden olmamış mıydı?

İşte bu sefer iş farklı olmak zorunda. Bu iş sadece siyasilere bırakılamayacak kadar ciddi. Neden mi? Çok basit ve net. Bu gerçekten son atış.

Bugünden, 2019 olarak konan hedefe kadar yapılması gereken çok şey var. Öyle ki, bunlar yapılabildiği takdirde, 2019 kabusuna gerek bile kalmayacak.

Önce Büyük Tehlikeyi Görelim


Bir dakika! Önce çok dikkat edilmesi ve mutlaka tedbir alınması gereken bir tehlikeyi özellikle vurgulamak durumundayım.

Evet, mucizevi sayılabilecek genişlikte bir HAYIR cephesi oluştu ve aslında EVET’i yendi. Sözde referandum sonrasında da bu cephenin aşağı yukarı tüm bileşenleri, aynı ya da paralel yönde irade beyanlarında bulundular.

Gelmekte ya da gelmiş olan en net ifadesiyle faşizmdir ve buna karşı mücadelede yer almak için faşizme karşı olmak yeterlidir. (‘Anti-faşist’ tanımını sevmem, ‘faşizm tarafından belirlenen’ anlamını içerir bir miktar.)

Henüz sözde referandumun üzerinden on gün bile geçmeden, sağda solda, orada burada, malûm bir zevatın belli, belirsiz beyanlarına rastlanmaya başlandı.

Tabii ki konu Kemalizm. Kendimi Kemalist olarak tanımlamam. Ama bunca yıldır en korktuğum olgu, bu kelimenin bir biçimde ortaya çıkması, sarf edilmesidir. Çünkü bilirim ki, bunun ardından ‘Ermeni Meselesi’, ‘İslamcıların ezilmesi’, ‘zorbalıkla yapılmış olan devrimler’, ‘Ankara’nın halka danışılmadan başkent ilan edilmesi’ (gülmeyin, vallahi bunu da dediler, yalnızca Cemil Koçak, Ayşe Hür gibi lejyonerlerden bahsetmiyorum) ve tabii ‘yetmez ama evet’ gelir.

Saadet Partisi’nden Haziran Hareketi’ne, TKP’den MHP muhaliflerine kadar herkesin, biraraya gelerek oluşturdukları bir HAYIR cephesinde, Kemalizm’den ya da Anti-Kemalizm’den bahsetmeye gerek yoktur. Bunu yapmak sadece cepheyi bozmaya yarar ki, benzeri faaliyeti ‘yetmez ama evet’çiler 2010 sözde referandumunda zaten yapmış ve maalesef başarılı olmuşlardır. Bugünümüzü önemli ölçüde onlara borçluyuz.

Ortak bir noktada buluşabilmek için Kemalizm’den hiç söz etmeden, yalnızca faşist tek adam saltanatından bahsetmek yeterlidir.

Ne Yapacağız?


Birincisi, durmayacağız. Sözde referandum öncesi sergilediğimiz hareketliliği artırarak sürdüreceğiz. Bu, sadece sokaklara çıkıp bağırmak şeklinde olmamalı. Faşist yönetim şu anda pek yapmıyor gibi gözüktüğü şiddetli baskıyı yakında devreye sokacak ve işi başında söndürmeye çalışacaktır. Boşuna kayıp vermek gereksiz.

Bu ülke, diğer bir sürü ülkedeki hareketlere örnek olan bir GEZİ’yi yaşadı. Öyle bir olguydu ki, tez konusu oldu. Dünya'da başka hareketlere örnek oldu. Üzerine bir dolu kitap yazıldı, belgesel yapıldı. Orada sergilenmiş olan direniş, dayanışma, ölümüne cesaret, yaratıcı zekâ herhalde henüz unutulmadı. Bütün bunların yeniden ve fazlasıyla devreye sokulması gerekiyor.

Biz yaptık. Deneyim kazandık. Unutulmadı


Gezi sırasında duvarlara yazılan, internette yayılan o buram buram zeka kokan sloganların çok daha gelişkinlerinin, bir yanda HAYIR cephesinin konsolide edilmesi, diğer yanda da EVET cephesinden insanların etkilenmesi için çeşitlendirilmesi ve yeniden yaratılması gerekiyor. Aslında bu çok kolay olabilmeli. Çünkü içine sürüklenmekte olduğumuz ekonomik kriz, bu evetçileri etkilemeye başladıkça, bu tür propagandaya daha çok açık olacaklardır.

Gezi demişken. Hakkını yemeyelim, Gezi’nin en muhteşem görüntüleri, CHP’nin Kadıköy mitingini iptal ederek Boğaziçi Köprüsü üzerinden Taksim’e gelmesiyle gerçekleşmişti. Aynı akşam Çarşı, Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarları da alana gelmişlerdi.  Demek ki, CHP tabanında ve hatta bir miktar da tavanında 2019 yavesine kapılmayacak, bugünkü tehlikenin farkında olan bir kitle var.

Görevlerden biri de, bu kitleyi mobilize ederek parti yönetimini silkemeye, 2019’u beklemekten alıkoymaya yönlendirmek olmalı. Yalnız bu iş sadece Kılıçdaroğlu’nu kafaya takarak yapılmaz. Dışarıdan da olsa parti yönetimindekilere ya da etkili olabilecek kişilere yaratıcı fikirler ilham etmekle, onları motive etmekle (!) olur.

Elimizdeki En Büyük Güç


Yukarıda bir kısmını saymaya çalıştığım mücadele hedeflerini artırmak ve çeşitlendirmek mümkün. Ama Facebook profilime baktığınızda göreceksiniz ki, altmış üç yaşındayım. Internet kullanımında artık biraz yetersiz kalmış olabilirim, VPN diyorlar, o ne ki diyorum.

Yine de, erişebildiğim her posta, her münakaşaya, her saldırıya erişmeye çalışıyorum. Biraz üzüntüyle farkettiğim bir olgu var. Bazı insanlar, iyi niyetli olsalar bile, Facebook’ta ya da Twitter’da birilerine karşı bir şeyler yazdıklarında, ‘oh be, nasıl taktım ama’ fazına geçiyorlar. İtiraf ediyorum, buna bazen ben de düştüm. Bunun hiç bir faydası yok. Sadece boş bir tatmin sağlıyor. Etkileyebileceğiniz insanlarla etkileyebileceğiniz konularda yazışın. Bunu bıkmadan yapın.

Karşınızdakini tanımaya, anlamaya çalışın. Bir örnek: Twitter’da Sn.Anayasa Profesörü Burhan Kuzu’nun bir hesabı var. Gerçek. Bir laf yazıyor, yüzlerce kişi cevap yazıyor. Gereksiz. O insanların sahip oldukları yaratıcı zekayı başka yerde kullanmalarını sağlayın.

Çoğunuz bir ikinci hatta üçüncü dil biliyorsunuz. Burhan Hoca’ma yazacağınıza dışarıya yazın. ABD’nin ya AB’nin işine geliyor olabilir tek adam yönetimi, ama onların da toplumları var ve bizden çok ileriler. Onları etkileyin.

Onlara  borcumuz var. Unutursak kanımız kurusun.


Bu öneriler aklıma geldikçe devam edecek.

“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”