14 Şubat 2016 Pazar

Bu Yazıda YAE’ciler Yok

Vallahi yok. Onları geçici (!) olarak tarihin şaşırtılamaz terazisinin kefelerinden birine bıraktım. Öbür kefeye ne koyarsam koyayım olmadı. Terazi denge tutmuyor, neyse bunun araştırılmasını sonraya bırakalım. Dediğim gibi bu yazıda onlar yok.

Peki, Ne Var?

Son günlerde eli klavye tutan herkes, AKP üzerine yazmaya başladı. Tabii Sur ve Cizre üzerine yazılanlar haricinde. Naifliğimi mazur görün, benim elim bu iki ilçe üzerine yazmaya gitmedi. Biz, Kamboçya’da, Vietnam’da, bir dolu Afrika ülkesinde yapılan katliamları ta yüreğinde yaşamış, sokaklara dökülüp gırtlağının izin verdiği şiddette haykırarak kınamış bir nesilden geliyoruz. Kendi ülkemizde, kendi vatandaşlarımıza uygulanan katliam için ise birkaç bildiri, cılız birkaç slogan haricinde yapabildiğimiz bir halt  yok. Bunun utancı da bize yeter.

Bu noktaya neden ve nasıl geldik sorusunun cevabı hem çok uzun, hem de bu yazıda girilmemesi gereken sınırlara girmek gerekebilir. O nedenle takılmıyorum. Bu yazıdaki derdim, AKP ve tabii RTE ve savaş.

Önce Faşizm Meselesi

Beni tanıyanlar ya da eski yazılarımda sık sık verdiğim örnekleri hatırlayanlar, sıkı bir faşizm, Nazi İmparatorluğu, 2.Dünya Savaşı ve Hitler meraklısı olduğumu bilirler. (Faşist olduğumu değil, bu konulara meraklı olduğumu).

Faşizmin en yaygın bilinen, bence vurgulu olsun diye yapılmış en primitif tanımı, Dimitrov’a aittir. Hani şu, ¨ faşizm, tekelci sermayenin en kanlı, en.....,en ...... diktatörlüğüdür¨ şeklindeki.
Ömer Laçiner

Tabii ki, daha gelişkin faşizm tanımları da yapılmıştır yıllar boyunca. Mesela ben kadim dostum Ömer Laçiner’in, Birikim Dergisi’nin Haziran ve Temmuz 1975 (4. ve 5. sayılar) sayılarında yer alan ¨Faşizm¨ yazılarından çok etkilenmiştim. Okumak isteyenler, ¨birikimdergisi.com¨ adresinde ¨70’lerin Birikimi¨ sekmesini tıklayarak erişebilirler.

Okuduğum kitapların, izlediğim filmlerin sayısı arttıkça, faşizm üzerine yazılmış yazılarda sanki pek üzerinde durulmayan, ya da sınıfsal analizlerin yanında, kavram tanımlarında kendine pek yer bulamayan bir olgu daha keşfettim. Ukalalık olmasın, tabii ki dünyada ilk keşfeden ben değilim. Keşfettim yerine belki farkına vardım demeliyim. (Az sonra)




Neleri Okumuş Olmak,
Hata Yapmamak İçin Gerekli Hatta Yeterliydi?

Bu konularda okuduğum yüzü aşkın (gerçekten!) kitaptan sadece ikisini okumuş olmak, bu ülkedeki gelişmelerin yönünü, olası varış noktalarını, karşı mücadelenin ancak nerelerde yapılırsa başarılı olabileceğini (belki diyelim, çünkü tarihte sonu hep başka türlü, başka yollardan geldi faşizmin) günbegün görebilmek mümkündü. Bu konuda çok iddialıyım, bunun tanıkları da var. Her gün kısa süre sonra doğrulanan analizlerimi çevremdekilere söyledim. O zaman daha bloğum yoktu. Zaten bloğu başlatmamın nedenlerinden biri de bu: Söylemek (yazmak) ve hiç olmazsa ruhumu kurtarmak.

Shirer'in üç ciltlik
kitabının birinci cildi
Bahsettiğim iki kitabın ilki William L. Shirer’in üç ciltlik ¨Nazi İmparatorluğu¨ adlı kitabı. İkincisi ise Ian Kershaw’ın iki ciltlik biyografi kitabı: ¨Hitler (Hubris)¨, ¨Hitler (Nemesis)¨.Bu ikisini okumuş olan bir kişinin, bu ülkedeki gelişmelere bakarak ileri demokrasi, Avrupa Birliği gibi hayallere kapılması mümkün değildi. Tabii bu kişinin asgari zeka ve tarih formasyonuna sahip olduğu, obsessif (takıntılı) olmadığı varsayımıyla. Takıntıya örnek olarak, iflah olmaz bir asker düşmanlığı sayılabilir. Tamam, tamam, sustum bu konuda.
Birinci cilt ¨Hubris¨

Bence bu kitaplara bir de sahibinin sesini katmak gerekir: ¨Kavgam¨.
Dünyada Bestseller
Hitler, bu kitabında iktidarı ele geçirirse neler yapacağını büyük bir açıklıkla söylüyor. (Bizdeki tramvay-demokrasi metaforu gibi).
 

Bir Diğer Önemli Kitap

O kadar kitabı okuyup, kendimi bu alanda belli bir altyapıya ulaşmış hissettiğim sırada, yeni bir kitap çıktı karşıma. Yine Hitler’i ve Nazi İmparatorluğu’nu, Nazizm’i anlatıyordu, ama öbürlerinde olmayan yeni bir boyut katıyordu bunlara. Zaten tüm dünyada büyük etki yaratmış olmasının nedeni de buydu.

Kitabın yazarı önemli bir tarihçi Mark Mazower, kitabın adı ise ¨Hitler İmparatorluğu (İşgal Avrupa'sında Nazi Yönetimi)¨.

Bu kitabı dikkatlice okuduğunuz zaman, Nazizm’in bir süre sonra sadece sınıfsal bir olgu olmaktan çıktığını, bir yandan bir kişi putlaştırmasına doğru hızla yol alırken, diğer yandan da kolektif işlenen suçlardan kaynaklanan bir suç ortaklığı, bir korunması zorunlu hatta yaşamsal menfaatler sistemine dönüştüğünü görüyorsunuz.

Okumak gerek

Belli ki, bu gelişmenin bir aşamasında Nazizm, egemen sınıfın menfaatlerinden çok yönetimdeki lider ve çetenin menfaatlerinin koruyucusu haline geliyor. Hatta bir noktada bu menfaatler çatışacak noktalara gelebiliyor, ama çetenin elde etmiş olduğu güç, bu çatışmayı imkansız kılıyor ve kendini hala egemen zannetmekte olan esas sınıf, tam bir teslimiyetle puta tapar hale geliyor. (Öğrenilmiş çaresizlik).

Düşünün, Alman Ordusu gibi kurmay yetenekleri tartışılamayacak bir ordu, bir onbaşının emrinde yenilgiden yenilgiye koşuyor ve bir avuç subayın bu duruma karşı ilk direnişi, yakında filmini de seyrettiğimiz ¨Valkyrie Harekatı¨, 20 Temmuz 1944’te, yıkıma ancak bir yıldan az kalmışken olabiliyor.

Bu Kadar Alman Faşizmi Yeter

Gelelim bizimkine. Biraz yukarıda bahsettiğim okumuşluk, biraz da halkın içinde yaşamış olmanın verdiği deneyimlilik, bu iktidarın ilk günlerinden başlayarak bende giderek gelişen bir hüzne, bir çaresizlik hissine, kızgınlığa yol açtı. Çünkü belli bir yola giren böylesi bir siyasi gücün, ancak çok uyanık ve örgütlü bir mücadeleyle belki engellenebileceğini biliyordum, o da yine belki, şans tanrısı yardım ederse.

AKP, başlangıçta inanılmaz bir ileri demokrasi atağına kalktı. AB yolunda büyük adımlar atıyor gibi göründü. Öyle bir hava yaratıldı ki, bu yöndeki Anayasa değişikliklerinin, AB müktesebatı uyarlamalarının ezici çoğunluğunun, bir önceki koalisyon hükümeti zamanında zaten yapılmış olduğu unutuluverdi.

Diğer yandan halkımızın, hatta aydınlarımızın büyük çoğunluğu, bu düzenlemelerin AB yolunu açacağını, en kısa sürede AB üyesi olacağımızı zannettiler. Gündüz saatlerinde havai fişek gösterileri, kutlamalar yapıldı. Kimse, müzakerelerin devam etmesine yönelik imzanın nerede atıldığına bile bakmadı. Baktıysa da görmedi.

İmzalanan tutanak bir çok Türk basın kurumu tarafından haber yapıldığı gibi Avrupa Birliği Anayasası değil. Avrupa Birliği‘nin anayasası hala yok. 29 Ekim 2004‘de imzalanan niyet antlaşması 2003‘te hazırlanan taslak üzerineydi. Bu taslağın 2006‘da yürürlülüğe girmesi planlanmışken, Fransa ve Hollanda‘da yapılan referandumlarda halk taslağı onaylamadığı için hiç yürürlülüğe girmedi. Yani resimde dönemin Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakan‘ı ve Dışişleri Bakanı Fransızların ve Hollandalıların onaylamadığı bir anayasa taslağını Türkiye‘de referanduma sokmadan açık çek imzalar gibi imzaladıkları görünmektedir. Avrupa‘da onaylanmayan bu taslak yerine 2007‘de imazalanan Lizbon anlaşması 2009‘da yürürlüğe girdi.

17 Aralık 2004 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan başbakan, Abdullah Gül dışişleri bakanı olarak imza atarken, arkalarında Papa Innocent X’un dev heykeli vardı. Sanki Avrupa’da imza töreni yapılacak başka yer yokmuş gibi, tarihteki en büyük Türk ve Müslüman düşmanlarından birinin heykelinin önü seçilmişti. Yani AB ülkelerinin TC’yi aralarına almayacağının işareti o gün bile açıkça verilmişti.

Çok benzer ataklara Hitler iktidarının ilk dönemlerinde rastlanır. O kadar sempatik ataklar yapar ki, koskoca İngiltere bile onunla dost olmaktan mutludur, aynen bizim zenginlerimiz ve aydınlarımız gibi. Yabancı devlet adamları, onu ziyaret etmek için sıraya girerler. Neyse yazı bu karşılaştırmalarla giderse çok uzayabilir.

Bizim Faşizm Ne Olur?

Bu dededen diktatör olur mu?
Genellikle iddia edildiği gibi, bütün faşist diktatörlükler savaşla bitmemiştir. Örneğin Portekiz diktatörü Salazar da, İspanya diktatörü Franco da yataklarında öldüler. Her faşist diktatör savaş çıkaracak diye bir şey de yoktur. Nitekim İspanya İç Savaşı’nı kazanıp iktidarı ele geçirdikten sonra ne Franco ne de Salazar 2.Dünya Savaşı’na bile girmemişlerdir. Burada bazı ilginç benzerlikler yok değildi (kiminle?). Franco, iflah olmaz bir laiklik karşıtı idi ve İspanyol kadınlarının çok çocuk doğurmaları konusunda ısrarcıydı. Gibi, gibi, gibi. (Bunu konuşurken çok seviyorum).
 
Bak, bundan olur
Bizim örneğimizde ise durum biraz daha ileri. Laiklik karşıtlığı, çok çocuk ısrarı tamam, ama biz daha çok Hitler’i örnek alıyoruz. (Bu konuda da büyük tereddüdüm var. Kendimiz öğrenip ya da birisinin öğretmesiyle mi örnek alıyoruz, yoksa doğal olarak aynı çizgiyi mi takip ediyoruz? Bunlar Red Kit okuyarak öğrenilemeyeceğine göre, ikinci seçenek geçerli ve bu çok daha korkunç. Demek ki, insan yapıları arasında çok seyrek rastlansa da böyle hazır bir tür de var). Bu son söylediğim tabii ki bir şaka, ama ne kadar?

Bu konular üzerinde çok daha kapsamlı analizler yapılabilir ve de yapmak gereklidir. Ben yer kıtlığı nedeniyle biraz atlayarak buraya kadar geldim. Bu kadar bir analiz için yeterli olabilecek kaynakları da verdim. Yine yer darlığından, Mazower’in kitabında bugün karşımızdaki yönetimle karşılaştırılması gereken ¨İşgal Avrupası’nda Nazi Yönetimi¨ üzerinde hiç durmadım. Halbuki şu rahatça söylenebilir: Kişiler arasındaki benzerliklere şaşıracak olanlar, yönetim tarzları ve biçimleri konusundaki benzerliklerden yere düşebilirler.

Gelelim Günün Önemli Konusuna

Türkiye Cumhuriyeti, savaşa girecek mi? Bu noktada kiminle filan gibi sorular sormak gerekir aslında. Ama bu bizim için gerekli değil. Çünkü bu kadar şişmiş bir egonun ateşini söndürebilecek tek şey, savaşın ateşidir. Burada rakibin kim olacağı, yalnızca öncelikler meselesidir.

Bu savaş kararı konusunda önemli bir faktör, ordu kadrolarının Hitler Almanyası ölçüsünde puta tapma noktasına gelip gelmediğidir. Hatırlarsınız, yaklaşık ölçülerde bir egoya sahip olan Turgut Özal, Org.Necip Torumtay’ın istifasıyla büyük şok yaşamış, bir müddet sonra da istediğini yaptıramamış olmanın acısıyla çatlayıp terk-i dünya eylemişti. Tabii bunun başka nedenleri de vardı, ama bir koyup üç alamamanın üzüntüsü inkar edilemez.

Bakalım bugün bir Torumtay’ımız var mı? Sizce? Bence yok. Yine de ümit kesmemek lazım.

Yazısız ve yorumsuz

Eeee, giriyor muyuz? Bence evet. Bu noktaya gelmiş bir hubris hastasının, Esad’dan, Putin’den hatta Obama’dan korkarak vazgeçebileceğini düşünmüyorum. Bunu engelleyebilecek tek şey, ordunun tümüyle savaşa karşı çıkmasıdır. Halktan ise böyle bir karşı çıkış ümidi olmadığı kesin.

Tabii, bir başka engelleme de bazı iyi saatte olsunlar dış güçlerin bazı iç güçlerle birlikte doğrudan müdahalesi ile olabilir. Buna ihtimal olarak parlamentoda radikal bir değişiklik, partide olabilecek bir bölünme, sağlık nedenleriyle görev yapamaz hale gelinmesi gibi durumlar sayılabilir.


Yazının son kısımlarının hem yüzeysel hem de yetersiz olduğunu itiraf ediyorum. Ama daha önce de belirttiğim gibi, konu çok kapsamlı. Son bölümü açacağım.

Ceterum censeo Carthaginem esse delendam. 

(Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.)



4 Şubat 2016 Perşembe

Herkes diyor ki: Cızzz! Ben diyorum ki: Vazife bu, kaçamayız!


Efendim, konumuz mahut Akademisyenler Bildirisi.

İçeriğine çok fazla girmeyeceğim. Biraz zamanlaması üzerinde duracağım. Daha çok da içerik savunucuları ve zamanlama planlamacılarının üzerinde durmak istiyorum.

Bildiri sağanağı


Son altı ayda artarda ortaya çıkan bildiriler ve heyetlerle karşılaştık. Temmuz 2015’te Suriye ile savaş ihtimaline karşı kurulan Barış Bloku’na 31 Ağustos’ta ¨Barış İstiyorum, Barış Bloku’nu Destekliyorum¨ sloganıyla 200’ü aşkın aydından destek bildirisi geldi. Hemen ardından 2 Eylül’de kendini ¨Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi¨ olarak adlandıran bir sanatçı grubu kampanyaya imzalarıyla katıldılar.

16 Ekim’de 100 akademisyenden oluşan bir grup, Türkiye’yi ziyaret edecek olan Alman Şansölyesi Merkel’e bir açık mektup yazdı. Mektupta ziyarete karşı çıkarak, ziyaretin kampanya ikliminde siyasi bir destek olarak görüleceğinden endişe ettiklerini belirttiler.

Ardından Güneydoğu il ve ilçelerinde yaşanan olaylarla ilgili olarak 30 Aralık’ta 106 kişilik bir sanatçı, siyasetçi, akademisyen ve aktivist grubu ¨barış savunucuları¨ adı altında Diyarbakır’a gitti.

Ve Bildirilerin Anası

Ve son olarak, 10 Ocak 2016’da birden fazla noktada eşzamanlı okunan ve başlangıçta altında 1084 imza bulunan ¨Akademisyenler Bildirisi¨ ortaya çıktı. İmza sayısı takip eden günlerde arttı ve belli bir günde de bildiri yeni imzalara kapandı. İmzalayanlar arasında bazı önemli yabancı ünlü aydınlar da vardı.

Bildirinin içeriğini burada yeniden yazacak değilim. Çok yer kaplar. İmzalayanların bazıları dahil olmak üzere, çoğu kişinin de içeriğini kısmen ya da tamamen okuduğu inancında da değilim. İçerik hakkında ileride belki birkaç cümle yazabilirim, ama ne yazarsam yazayım, bildiriciler tarafından doğru algılanacağı ve anlaşılacağı kanısında da değilim. Bu nedenle amacım sadece diğer insanları ileride bu tür bildiri, deklarasyon, toplantı, miting vb. konulara katılımlarında dikkatli olmaya çağırmak.

Bu bildiri yalnız kalmadı. Özellikle aydın çevrelerinden de kaynaklanan içerik eleştirileri çoğalınca, 15 Ocak’ta yeni bir bildiri açıklandı. Aslında Baskın Oran tarafından açıklanan bu bildirinin kimler tarafından desteklendiğine dair bir işaret yoktu. Ama bildiriye 12 Eylül benzetmesi ve PKK’nın kör terör yapmaması (?) konusunda uyarılması eklenmişti. Bildirinin bu yeni şekli hakkında, ¨şahtı, şahbaz oldu¨ ya da ¨bubdu, mahbub oldu¨ deyişleri kullanılabilir. Burada ufak (!) bir ahlaki sorundan da söz edilmesi gerekir. İlk bildiriyi imzalayanların hepsi acaba bu şahbazı da otomatikman imzalamış mı sayıldılar, itiraz edebileceklerin hakları ne oldu?  

Kim Hazırladı?


Bu konuda tabii ki somut bir bilgiye sahip değilim. Yapmak istediğim, bildirinin içeriğinden yola çıkarak, yazan ya da yazanların kimliği değil, ama nitelikleri hakkında bazı tespitler öne sürmek.

Birinci tespit:

Bildiriyi yazanlar arasında Kürt siyasi hareketinde yer alan, hatta etnik olarak Kürt olan kimse yok. Öyle biri olsaydı, en azından bir satır arasında, aleyhine olacak bile olsa Kürt hareketinden söz ederdi. Bunu yazanlar (etnik olarak) Beyaz Türk.

İkinci tespit:

Bildiriyi hazırlayanlarda bir miktar naiflik sezmek mümkün. Bunu belki bölgenin, hatta biraz ileri götürerek Türkiye’nin, gerçeklerini tam olarak bilemiyor olmalarına bağlayabiliriz. Yani bildiri biraz fazla Avrupai kokuyor. Bence yazan kişiler ya çok genç ya da bu ülkenin silahlı külahlı mücadele geçmişini içinde yaşamamış veya öğrenememiş olacak kadar Avrupalı ya da Amerikalı.

Üçüncü tespit:

Daha imzaların sahiplerini tek tek taramaya bile fırsat bulamadan, önce RTE ardından Davutoğlu bu akademisyenlere saldırdılar. Saldırıların ortak ana fikri, TC’nin diğer ülkelere şikayet ediliyor olması ve içeriğinde PKK hakkında hiç bir eleştiri olmamasıydı.

Bu saldırılara cevap, adeta tek bir merkezde üretilmişçesine ve bence içerik bakımından da hatalı geldi. Bu merkezde yer alan çeşitli elemanlar da akademisyen olmamalarına rağmen farklı medya organlarında aynı hatalı cevabı kullandılar.

Cevap, mealen şöyleydi: ¨Biz TC vatandaşları olarak vergimizi TC devletine veriyoruz. Dolayısıyla muhatabımız TC devletidir. PKK’ya bir şey söylememiz gerekmez.¨

Burada yine böyle durumlarda kullanılan bir halk deyişine başvurmam gerekiyor: ¨Hoydatta, ata binesim geldi!¨

Şimdi önce bu parlak cevabı bazı sorularla cevaplayalım, sonra üçüncü tesbiti tamamlarız. (Sorularla cevaplamak garip gelebilir, ama bir de o sorulara cevap beklersek, insanları çok eziyor olabiliriz. İyisi mi biz sorup geçelim).

IRA eylemlerine karşı Belfast ya da Dublin gibi kentlerin caddelerinde yürüyüş ve protesto yapan yüz binler, vergilerini IRA’ya mı veriyorlardı ki, onu muhatap aldılar?

BASK eylemlerine karşı Barcelona ya da Madrid kentlerinin caddelerinde yürüyüş ve protesto yapan yüz binler, vergilerini BASK’a mı veriyorlardı ki, onu muhatap aldılar?

Bu iki sorunun cevaplarını beklemeye gerçekten gerek yok, bu soruların kendileri, bildiricilerin cevabının hatalı bir bakış açısından kaynaklandığını gösteriyor.

Son on beş, yirmi yılı bu noktadan hareketle taradığımızda, buna benzer çok etkili tek bir siyasi hataya rastlıyoruz. Öyle ki, o hatanın yol verdiği sonuçlar her gün ülkenin geleceğini biraz daha karartmakta. Herhalde o hatayı tahmin etmişsinizdir: Yetmez, ama evet.

Durun, hemen kızmayın! Vallahi takıntıdan filan değil. Son derece nesnel bir tespit. Bu bildiricilerin cevaplarını bu tespit ışığında yeniden gözden geçirince, 1084 kişilik ilk listeyi daha dikkatli bir şekilde taramam gerektiğini gördüm. Ve baaaam! YAE’ciler arasından akademik titri olanların alayı orada. Bunu son günlerdeki gazetelerden takip etmek mümkün. (bak. Google).

Bu üç tespitin dışında çok önemli ve hatalı bir konu daha var: Zamanlama.

RTE, her sıkıştığında ya da sıkışacağını tahmin ettiğinde başarılı bir şekilde gündem değiştiren ya da belirleyen bir siyasetçi. Bildirinin yayınlandığı günlerde ise gündem fakiriydi. Putin vurmuş, Irak posta koymuş, AB sert çatmış, AKP içinde huzursuzluk var. Elinde başkanlıktan başka konu kalmamış. Bu bildiri, özellikle zamanlama bakımından RTE'ye bir ikramiye oldu.

Sen sevgili akademisyen kardeşim


Sen sevgili akademisyen kardeşim, (referandum öncesinden bu yana) yakın geçmişte büyük sayılabilecek bir siyasi hata yapmamış olduğu bugün kanıtlanmış çevrelere, karşı çıkacaklarını bildiğin için (ve sönmeyen nefretin nedeniyle) danışmadan hem içerik hem de zamanlama açısından hatalı bir bildiri hazırlarsan;

Sen sevgili akademisyen kardeşim, önüne gelen bildiriyi ya yüzeysel olarak gözden geçirip ya da hiç okumadan imzalarsan;

Sen sevgili akademisyen kardeşim, bu bildiriye imzanı tereddütsüz koyman için, Baskın Oran, Ahmet İnsel, Gencay Gürsoy, Nuray Mert gibi YAE sabıkalılarının imzalarını görmen yeterli olmuşsa;

Sen sevgili akademisyen kardeşim, bu devrime (!) yol açabilecek devasa eylemi eleştirenlere karşı, elinde yalnızca ¨ben TC vatandaşıyım, vergi veriyorum, PKK benim muhatabım değil, bla, bla, bla...¨ argümanı varsa,

Sakın kusura bakma, seni bu hatadan ancak büyük bir şans kurtarır diyordum ki;

Çok hatalı, ama çok şanslısın akademisyen kardeşim


Bildiriyi okuduğum anda hem üzüldüm hem de sinirlendim. Artık tam aynı saflarda olmasak bile, dışarıdan bizi öyle görenler vardı ve dolayısıyla ¨biz¨ bir darbe daha yiyecektik. Fakat kadim dostunuz RTE yardıma yetişti, ne de olsa 12 Eylül referandumundan kalma bir borcu vardı. Deliler gibi saldırdı. Tehditler, hakaretler savurdu. YÖK’ü, savcıları göreve çağırdı.

Bunun neresi yardım demeyin.

Normalde bildirinin içeriğini, zamanlamasını, imzacılarını parça pinçik edebilecek sol muhalif kişiler, önceliği RTE’ye karşı ifade özgürlüğünü savunmaya vermek durumunda kaldılar ve bildiriciler yırttı.

Bir de bu konuda yurt dışı destek çığ gibi yığılınca, içerik de, zamanlama da, imzacıların kimliği de önemini kaybetti.

Bu bildiriyi hazırlayanlar, ¨biz şöyle bir bildiri hazırlayalım, nasıl olsa RTE saldırır, herkes ifade özgürlüğü filan diye bizi desteklemek zorunda kalır, biz de hem istediğimizi söylemiş hem de yırtmış oluruz¨ diye planlamış olabilseler, yemin ederim her şeye rağmen saygı duyabilirdim. Ama imzacıların çoğunu olmasa bile, özellikle muhtemel hazırlayıcıların büyük kısmını tanıyorum. Orada bu çapta siyasi öngörüye sahip kimse yok. (Aralarından biri bu öngörüyü rüyasında görse, ¨aman Allahım, ben ne yaptım? Niyet okuma günahını işledim¨ diye perişan olurdu.) Zaten birlikte planlamaya kalkışmış olsalar da, (şişik egoları nedeniyle) birbirlerini yemiş olurlar ve bu bildiri ortaya çıkamazdı.

Yani bu son gelişmeler tamamen onların şansından kaynaklanıyordu. Yoksa önünü, ardını düşünmeden, bu sorumsuzca davranış kalıbı, 12 Eylül referandumundakinin (anladınız siz onu) aynısı. 

Ceterum censeo Carthaginem esse delendam. 

(Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.)