19 Mayıs 2017 Cuma

Baykal ve Üst Akıl (2)


Ne diyerek bitirmiştim bir önceki yazıyı?

“İtirazı duyar gibiyim.......

Farklı bir görüş pek yakında.”

Önceki yazının tümüne sıraladığım liderler arasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Celal Bayar dışında herkes eğitimleri sırasında ya Amerikan ya da İngiliz rahle-i tedrisatından geçmiş durumda.

İngiliz eğitimi konusunda en önemli örnek, Abdullah Gül. İçerisinde bir Kürt Araştırmaları Enstitüsü, bir İslam ve Arap Araştırmaları Enstitüsü bulunduran tek İngiliz üniversitesi olan Exeter, aynı zamanda MI6 gibi İngiliz istihbarat servislerine ajan yetiştiren okul olarak tanınıyor.

Gül, 1976-1978 yılları arasında bu üniversitede eğitim gördü. Dönem arkadaşları arasında Merkez Bankası eski başkanı Durmuş Yılmaz, Fehmi Koru, Şükrü Karatepe gibi ilginç isimler de vardı. Cumhurbaşkanlığı çatı adayı olarak hatırladığımız Ekmeleddin İslamoğlu da o üniversitede doktora sonrası çalışmalar yapmıştı.

Başlık da söylüyor: İngilizlerin gözdesi


Bir de Dizbağı Nişanı olayı var. Bu nişan Osmanlı padişahları Abdülmecit ve Abdülaziz’den sonra ilk kez bir devlet büyüğü olarak Abdullah Gül’e verildi. Bu nişanın kendisi ve anlamı İngilizler açısından çok önemli.

Buradan sanki İngilizlerin Gül’e ABD’den daha çok önem verdikleri ya da anlam atfettikleri çıkar mı? “Çıksa ne yazar” dendiğini duyar gibiyim. Bu soru çok yanlış. Büyük Britanya İmparatorluğu, Orta-Doğu, İslam ve Arap dünyası gibi konularda daima ABD’nin hocası olageldi.

Atatürk ve Madalya Konusu


Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1.Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde göstermiş olduğu yararlılıklar nedeniyle gerek Osmanlı İmparatorluğu, gerekse müttefiki olan yabancı devletlerden çok sayıda madalya ve nişan aldı. Bir yabancı devletten aldığı en son nişan ise Mart 1923’de Afgan Kralı Emanullah Han tarafından verilen Aliyülüala Nişanı idi.

Cumhuriyetin ilanından sonra yabancı devletler tarafından takdim edilmek istenen madalya ve nişanları geri çevirdi. Nihayet 26 Kasım 1934 tarih ve 2590 sayılı devrim kanunun 2.maddesi gereğince Türklerin (!) yabancı devletlerden aldıkları madalya, nişan gibi hediyeleri taşımaları yasaklandı. Bu yasak bugün de geçerli.

Farklı Bir Lider


Asıl konuya dönelim. 1950 yılından bu yana devlet ve hükümet başkanlarımızın ortak özellikleri, hayatlarının bir döneminde Amerikan eğitimiyle tanışmış olmalarıydı. İki istisnanın biri, Alman eğitiminden gelen Mesut Yılmaz, diğeri ise Abdullah Gül’dü.

Ama bir lider var ki, bu konuda tümüyle istisna. Siyasi kariyer açısından Mart 1997’de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Mart 2003’de Başbakanlık ve nihayet Ağustos 2014’de Cumhurbaşkanlığı makamına erişmiş olan Recep Tayyip Erdoğan.

Van minüts! Van minüts!


Burada garip sayılabilecek bir durum var. 1950’den 2003’e kadar neredeyse istisnasız uygulanan bir kural (!), uygulayıcısı tarafından bir yana bırakılıyor. Daha sonra İngilizce bilgisi “van minüts” vecizesiyle kendini gösterecek, ABD hakkındaki bilgisi ve görgüsü küçükken seyrettiği bazı kovboy filmleriyle kısıtlı olan bir kişi, sorunsuz ve aralıksız sayılabilecek bir siyasi seyirle bu noktalara gelebiliyordu.

Olağandışı İltimas


Liderliğini Necmettin Erbakan’ın yaptığı ve siyasi yelpazenin bir bölümünü kaplayan “Milli Görüş”, adı üzerinde milli yönü olan bir görüştü. Erbakan bu konuda ABD gözünde oldukça sabıkalıydı. Amerikan eğitimine ihanet etmiş olan ortağı Ecevit ile birlikte haşhaş ekimi yasağını kaldırmışlar, Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapmışlar ve TC tarihinin en ağır ABD  ambargosuna mahkum edilmişlerdi.

12 Eylül rejimiyle birlikte oluşturulmaya başlanan “sola karşı ılımlı İslam” tezgahı, Özal ile güçlendirildi, ama o da ordunun, yani hala milli özellikleri hâlâ var olan ordunun takozuna takılarak Irak meselesinde kankası Bush’un umutlarını boşa çıkarmıştı.

Bu hatalara bir daha düşmeyecek, İslamcı, milliyetçiliğinden arınabilecek, hatta milli ordunun imhasına gözü kapalı destek olabilecek birine ihtiyaç vardı. Aranan kişi bulundu.

Eğitimi çok zayıftı, ama büyük bir hırsı ve ilginç bir karizması vardı. Kısa süre içinde o hırsa ve karizmaya sahip, aynı zamanda eğitimli birini bulmak zordu. Zaten yapması gerekecek olan görevler bakımından bir miktar cahil

Hoca onu hain olarak damgaladı

cesaretine de ihtiyaç vardı.

Eğitim eksiği bir şekilde telafi edilebilirdi, hırsları okşanır, gerektiğinde biraz ürkütülür, yanına bazı destekler verilebilirdi. ABD’nin elinde bu işte kullanabileceği bazı kişilerin yanında, yıllardan beri iğne oyası gibi işlediği, eğitilmiş, yetişmiş, bir yerlere sızmaya başlamış güçlü bir destek daha vardı: Fethullahçılar.

Herhalde ABD’nin yalnızca Türkiye ile de kısıtlı olmayan uzun vadeli planlarının asıl başrol oyuncusu, Fethullahçılar idi. Ama o yolda kendi kadrolarına sahip olamayan güçlü bir taşıyıcı gerekiyordu. O da Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP olacaktı.

Ülke prototipinin, yani İstanbul’un yönetiminde başarılıydı. Aslında o mevkiyi ele geçirebilme başarısını özellikle sosyal demokratların hatalı ittifak ve seçim stratejilerine borçluydu.

Garip ilişkiler o dönemde başladı. Bugün Cumhurbaşkanı olarak 20 dakikalık bir görüşme randevusu alabilmek için dört ay beklemek zorunda kalan RTE, o günlerde bazı arabulucular sayesinde Beyaz Saray’ı ziyaret edebiliyordu. Resmen değil, ön kapıdan değil, ama olsun. Eğitim ve gazlama başlamıştı. Bu arada, henüz milletvekili bile değildi.

Eğitimciler: Zapsu ve Bağış


Yerinde (ABD’de) eğitimin yanı sıra, ABD eğitimli bazı yerli eğitimciler de görevlendirildi. Örnek olarak iki isim verebilirim.

Kim kırdı seni, Zapsu?

Birincisi ABD bağlantıları güçlü bir işadamı olan Cüneyd Zapsu idi. Tarihe, ABD yetkililerine söylediği “onu deliğe süpürmeyin, kullanın” özlü sözüyle geçti. Eğitimci olarak görev süresi çok uzun olmadı, tabii en azından bizim bildiğimiz kadarıyla.

İkinci eğitimci ise, (bunlar sadece eğitimci değil, aynı zamanda diktafon, yani sahibinin sesi, talimatları aktaranlar) tarihteki yerini “bakara, makara” ile alacak olan Egemen Bağış idi.

Bir anekdot: New York seyahatlerimden birinde tesadüfen seçtiğim bir otelin alt katında bir Türk’ün işlettiği bir kafe vardı. Sabahları da otele kahvaltı salonu olarak hizmet veriyordu. Patronla hemen ahbap olduk. Genç yaşında kafasına esip New York’a gelmiş, Bronx gibi beter semtlerde yetişmiş, sonra da 5.Cadde yakınında o dükkanı açmıştı. Egemen Bağış’ı New York’a ilk geldiği günlerden tanıyor ve hakkında çok komik, çok enteresan şeyler anlatıyordu. 

Bakara Makaracı Bağış


Ona göre Bağış, New York’ta yaşamış ve okumuş bir kişi olarak, Birleşmiş Milletler’e gelen Türk delegasyonlarının ağırlanma, çeviri, rehberlik vb. (!) ihtiyaçlarını karşılama konusunda yardımcı oluyordu.

İşte bilemediğimiz, tanımadığımız kişilerin yanı sıra eğitim görevini sürdürenler bunlardı.

Bu arada belirtmek gerekiyor, yerinde eğitim faaliyetine de son zamanlara pek aralık verilmedi. RTE, on beş yıllık iktidarı döneminde yirmiden fazla kez ABD’ye giderek, Türk liderleri arasında kırılması zor bir rekora da imza attı.

Çok Ağırıma Giden Bir Süreç


Bu süreci yönlendiren her kim ya da kimler ise, inanılamayacak bir yola başvurmuşlardı. Belki bu zamanında uyanamayan, inanamayan salakların bahanesi bu olabilir. Devreye sokulan, Dünya tarihinde yetmiş küsur sene önce uygulanmış ve felaketle neticelenene kadar belli başarıya ulaşmış bir senaryo idi.

William Shirer’in “Nazi İmparatorluğu’nun Doğuşu, Yükselişi, Çöküşü” adlı üç ciltlik kitabını, aynı yazarın “Kabus Yılları

Okuyanlar uyandı

1930-1940” adlı kitabını, Ian Kershaw’ın iki dev ciltten oluşan “Hitler (Hubris)” ve “Hitler (Nemesis)” kitaplarını, hadi bunlardan vazgeçtim, Adolf Hitler’in “Kavgam”ını okumuş biri, ilk günden itibaren senaryoya uyanırdı.

Buna uyanamayan ya da uyanmamış ayağına yatan entelektüel liberaller ya kötü niyetli (Ali Kemal) ya da satılıktılar.

Psikoloji ve psikiyatri dallarında Dünya’nın en gelişmiş ülkesi olarak bilinen ABD de aslında bu konuda hata yaptı. Sanki Hubris’i bilmiyorlardı. Sanki narsizm hakkında bir fikirleri yoktu.

Süreç gelişip kendine güveni arttıkça eğitim ihtiyacı otomatikman azaldı. Önce Zapsu, ardından Bağış uzaklaşmak zorunda kaldılar. “Eeeey”ler başladı, “Eeeey Obama”ya kadar geldi.

Obama uyandı, ama geç kalmıştı. Son çare olarak büyük

Bu da uyandı, ama geç uyandı

devlet adamı ve şair (adaşım) Ziya Paşa’nın o çok tanınan beytine başvurdu, eline beyzbol sopasını alarak, “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” dedi, ama başkanlık ömrü köteğe yetmedi.

Şimdi Ne Olacak?


Şimdi artık yeni bir dönemdeyiz. Çok radikal bir değişiklik olmadıkça, gelinen bu noktadan daha iyi bir noktaya yönelme ihtimali göremiyorum. Her bakımdan yokuş aşağı iniş devam edecek gibi görünüyor. İşin acıklı tarafı şu ki, ekonomide de siyasette de, daha önce de belirtmiş olduğum gibi, bir dip yoktur. Hele o değişikliğin yapılabileceği tarih olarak 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini öngörenlere söyleyebilecek hiç sözüm yok. O tam bir ham hayaldir. Bunun için mutlaka bir takım çıkış yolları bulmak zorundayız. Enseyi gene de karartmayalım, çıkmadık candan ümit kesilmez.
  
“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”



12 Mayıs 2017 Cuma


Baykal ve Üst Akıl (?)

                                                                                        
Herhalde altı, yedi yıl kadar önceydi. 2009 yerel seçimlerinden az sonra. Bir toplantıya çağırdılar. Çağıran yakın bir arkadaşımdı, ama asıl davet sahibini tanımıyordum. Hakkında duyduklarıma göre, bizim yaşlarda emlak zengini bir solcu idi. Sol ağırlıklı, güçlü muhalefet yapabilecek bir partinin kuruluşuna yardım etmek istiyor, bu amaçla

TBMM Başkanı olamadı

temaslarda bulunuyordu. Aslında bu yoldaki ilk kazığı (ne kadar sol ise) Osman Pamukoğlu Paşa’dan yemiş, o uğurda milyonlarca Dolar harcamış, paşanın bu işe uygun olmadığına karar verince yeni kişiler bulmak üzere işe koyulmuştu. Bu arada, paraları harcadığı demografik, siyasal, ekonomik araştırmalar da elindeydi. Olası bir yeni oluşumun kullanımına sunacaktı.

Toplantıya gittik. Beyoğlu’nda, adı tanınan ilginç bir mekandı. Masalarda zengin bir ikram menüsü hazırlanmıştı.

Katılanları ya da konuşanları tek tek saymayacağım. Anlattıkları bu yazının konusuyla bağlantılı olduğu için, sadece üç kişiden söz edeceğim. İlk ikisi, 2099 Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçiminde, İlçe Seçim Kurulu’nda oy sayımı yapılmaktayken elektriklerin kesilivermesiyle (kedidir kedi) üç bin beş yüz oy ilerideyken seçimi kaybediveren CHP adayı ve onun eşi. Eşini buraya katmamın nedeni, bu konuda daha hınçlı, daha kinli ve yapılanı hiç hazmetmemiş olmasıydı. Konuşmaları ve kullandığı kavramlar kocasınınkilere göre çok daha sertti.

Bu iki mağdurun anlattıklarını ya bu yazının ileriki kısımlarında başka bir konuya bağlayacağım ya da bununla bağlantılı başka bir yazı yazacağım, bu yazının uzunluğuna bağlı.

Kırmızı Alarm: Baykal Devrede


Birinci ağızdan, yani kendi ağzından bir anekdotunu aktaracağım üçüncü kişiyi tanıyorsunuzdur: 1922 doğumlu, yani bugün doksan beş yaşındaki Hayrettin Karaca. TEMA Vakfı’nın kurucusu Toprak Dede. Yüz yaşını aşmış yoldaşı ve şakacıktan flörtü Muazzez İlmiye Çığ ile birlikte, kar kış demeden eylemler yapan büyük insan.
 

İki şirin militan

O toplantının başrollerinden biri onundu. Alkışlar arasında söz aldı. Yaşından beklenmeyecek bir enerjik ses ve sert ifadelerle konuşmaya başladı.

Ankara’ya bir proje hakkında CHP’nin bazı yöneticileriyle görüşmeye gitmiş. Görüşmeler bittikten sonra, hazır merkez binadayken, eğer vakti ve programı müsaitse Sn.Deniz Baykal ile görüşmek istediğini söylemiş. (Baykal o sırada düşmez kalkmaz CHP Genel Başkanı).

Yukarıya sormuşlar, huzura çıkabileceği bilgisi gelmiş. Toprak Dede’yi almışlar, Baykal’ın huzuruna götürmüşler. Baykal, Toprak Dede’yi gayet iyi karşılamış, bir koltuğa oturtmuş. Hal hatır sohbeti ve içecek seçiminden sonra, Toprak Dede kendi ifadesine göre büyük hatasını yapmış. Sözü alarak, partinin ve dolayısıyla Baykal’ın bazı eylem ve tavırlarını desteklemediğini, bunları orada Baykal’ın yüzüne karşı eleştirmek istediğini söylemiş.

Inın, ın, ının, ın! Ne oldu? Sakin, sakin anlatıyorduk değil mi?

Burada öncelikle vurgulamam gereken, bu olayı anlatırken bu noktadan sonra Toprak Dede’nin sesinin çatallaştığı ve titrediği. Görünen de gözlerinin yaşarmasına engel olamadığı.

Sn.(!) Baykal, saklayamadığı asabi bir tavırla yerinden adeta fırlamış, Toprak Dede’yi kolundan sıkıca tutarak koltuğundan kaldırmış ve kapıya yöneltmiş. Bir yandan da, onu görmüş olmaktan memnun olduğunu, yine beklediğini filan söylemekteymiş. İşin ilginç ve hicranlı bir diğer yanı ise, söylenmiş olan çayların bile henüz gelmemiş olmasıymış.    

Sn. Hayrettin Karaca, Türkiye’nin Toprak Babası, gözleri yaşlarla dolu olarak sözlerini şöyle bitirdi: “Ben çok yaşlı bir adamım, eskisi gibi güçlü ve dayanıklı değilim. O adamın beni sürüklerken kolumu tuttuğu yer çürüdü. Çok canım yandı. Benim size tavsiyem, eğer hele solda bir şeyler yapacaksanız, o adamdan kurtulmanın bir yolunu bulmak zorundasınız. O varken, olumlu bir şey yapabilmek çok zor hatta imkânsızdır.”

Bu olağanüstü konuşma, zaman zaman aklıma gelmişti. Beylerbeyi görüşmesini öğrendiğimde, TBMM Başkanlığı ile ilgili olarak Dışişleri konutunda Erdoğan-Baykal görüşmesini haberlerde izlediğimde. Ama itiraf etmeliyim ki, en net darbeyi referandum sonrasında CNN’deki programda Baykal’ı gördüğümde yedim. Gözümde canlanan, Toprak Dede’nin yaşlı boncuk gözleriydi ve bir kez daha lanet okudum.

79 yaşında. Hırs mı, görev mi?

Bu yazıyı münhasıran Baykal’a ayırmayı planlamıştım. Sonra onun Türk siyasal hayatında sık rastlanan bir özelliğe sahip olduğunu keşfettim. Biraz daha araştırma yaptım. Yazı amacından saptı. Buradan sonra başka bir raydayız. Baykal’ı başka zaman düşünürüz.

Şahsi Hırslar mı? Eğitimler mi? Görevler mi?


Yazının bu bölümüne geçerken vurgulanması gereken bir husus var. Uzun yıllardan beri birileri, bu ülkenin, yönetimini Türklere bırakamayacakları kadar önemli olduğu konusunda fikir birliğine varmış durumdadırlar. Kimler mi? Örn. Sudanlılar ya da Yeni Zelandalılar. Sizce kimler?

Bu sorunun kısmi cevabını bulabilmek için geçmişe başvurmak gerekiyor. Cumhuriyetin geçmişine.

Atatürk, çok kısa süreli yolculuklar hariç, yurtdışına gitmedi. Hele Cumhurbaşkanı olduktan sonra hiç gitmedi. İnönü de Lozan, Kahire konferansları dışında, ileri yaşlarında iken belki bazı yurtdışı seyahatler yaptı, ben ABD seyahatini hatırlıyorum. Her ikisi de askeri okul mezunuydular.

Demokrat Parti


Çok partili rejimin on yıl boyunca başbakanlığını yapan Adnan Menderes, eğitiminin bir bölümünü Kızılçullu

Eisenhower, Bayar, MenderesAralık 1959 (!)

Amerikan Koleji’nde tamamlamıştı. O dönemde Anadolu’nun birçok yerinde Amerikalı misyonerlerin kurduğu okullar vardı.


Aynı on yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı yapan Celal Bayar College Francais de l’Assomption’da, yani bir Fransız okulunda eğitim gördü. Cumhurbaşkanı olduktan bir süre sonra, 1954 yılının başında resmi bir gezi yapmak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Önemli bir geziydi.

Gemiyle vardığı New York’tan, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’in kendisine tahsis ettiği başkanlık uçağıyla Washington’a geldi. Bu uçak tüm gezi boyunca Bayar’ın hizmetine verilmişti. Başkentte olağanüstü bir törenle karşılandı. Gösterilerin kaydedildiği filmdeki spiker şöyle diyordu: “Ortadoğu’da komünizme karşı mücadelede en yakın dostumuz olan Bayar....”. 


33 günlük özel eğitim gezisi. Karşılayan Başk. Yard.Richard Nixon 



İlginç bir gezi, daha doğru bir ifadeyle bir eğitimdi. Bir ay sürdü, bir ay. Petrol tesislerinden, otomobil fabrikalarına, büyük çiftliklerden Hollywood’a gezdirilmedik yer, verilmedik eğitim kalmadı. Nitekim bu geziden sonra siyasi literatüre “küçük Amerika olacağız” ve “her sokağa bir milyoner” ifadeleri girdi.

27 Mayıs 1960 İhtilali 


27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra ilginç bir gelişme yaşandı. Kasım ayında ihtilali yapan 38 kişilik komitenin 14 üyesi tasfiye edildi ve çeşitli yurtdışı görevlere gönderildi. 14’ler olarak anılan bu üyeler, ülkenin köklü yapısal sorunları

Türkeş, MBK bildirisini okuyor

çözülmeden kısa süre içinde yapılacak seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını reddediyorlar, yani demokrasiye geçişe karşı çıkıyorlardı.

Bunlar arasında Alparslan Türkeş de vardı. Türkeş, maceralı bir subaylık dönemini takiben, 1955 yılında ABD’ye gönderilmiş, Amerikan Harp Akademisi’ni ve Piyade Okulu’nu bitirdikten sonra Washington’da NATO Daimi Komitesi’nde Türk Genelkurmayı Temsil Heyeti’nde görev yapmıştı.

Burada bir parantez açmak istiyorum. Bu darbe (!) demek ki bize hep anlatılan faşist darbelerden değil. Faşistler tasfiye ediliyor, çok kısa zamanda serbest seçimler yapılıyor. Zaten ardından hazırlanan 1961 Anayasası da bir garip. Döneminin en ileri demokratik anayasalarından biri. Neyse hem bu garipliğe, hem de bize bu konuda yalan söylemiş liberallere başka bir yazıda değinelim.

Morrison Süleyman


Geldik Morrison Süleyman’a. Yeni kurulan Adalet Partisi’nde henüz milletvekili bile seçilmemişken iki sene içinde başkan olan Süleyman Demirel’in de ilginç bir eğitim hayatı var. İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun olduktan kısa süre sonra

Demirel ve ABD Başkanı Johnson

ABD’ye gitti. Sulama ve elektrik konularında eğitim aldı. Ülkeye dönüşünde DSİ Genel Müdürü oldu. Bir süre sonra Eisenhower bursuyla yeniden ABD’ye gitti.

1960 yılında genel müdürlükten ayrıldı, askere gitti. Ardından serbest iş hayatına atıldı. Boğaz Köprüsü’nün ilk projelerini yapan Amerikalı Morrison Knudsen Inc. firmasının Türkiye temsilciliğini yaptı. Bu nedenle bir dönem Morrison Süleyman olarak anıldı.


CHP Kanadı Farklı mı?


O eğitimlere ihanet etti

O dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nde parlayan iki genç siyasetçiyi de sıraya alalım. Birincisi Bülent Ecevit. Robert Kolej’den mezun oldu. Dört yıl Londra’da Türkiye Büyükelçiliği’nde görev yaptı. 1955’te ABD’ye gitti ve orada bir gazetede çalıştı. 1957’de Rocfkefeller Bursu’yla yeniden gittiği ABD’de sekiz ay boyunca Harward Üniversitesi’nde sosyal psikoloji ve Ortadoğu tarihi konularında araştırmalar yaptı. 27 Mayıs sonrasında koalisyon hükümetlerinde üç kez çalışma bakanlığı, daha sonraki yıllarda beş kez başbakanlık yaptı.

İkinci parlak genç ise Deniz Baykal. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. SBF’de asistan olarak görev yaptı. Doktorasını bitirdikten sonra, 1963’te Rockefeller Bursu’yla ABD’ye gitti. İki yıl boyunca Columbia ve Berkeley üniversitelerinde çalışmalar yaptı.

Eeeeee, yeter!


Demeyin aslında. Daha sırada Turgut Özal, Tansu Çiller gibi önemli figürler var. Birer, ikişer cümle, tamam.

Özal, İTÜ’yü bitirdikten sonra, mühendislik ekonomisi öğrenimi için ABD’ye gönderildi. Daha sonraki bir dönemde de iki yıl Dünya Bankası’nda görev yaptı.

Tansu Çiller’in okuduğu ve çalıştığı okulları saymak konumuz açısından yeterli. Amerikan Kız Koleji, Robert College Ekonomi (sonradan BÜ oldu), yüksek lisans New Hampshire Üniversitesi, doktora Connecticut Üniversitesi, ardından çalışma hayatı Yale Üniversitesi.

Ne yani? Şimdi bütün yazıyı tarayıp, kişilerde en çok karşılaşılan ortak özelliği mi bulmamız gerekiyor? Ben buldum bile: Amerika Birleşik Devletleri.

İtirazı duyar gibiyim. Recep Tayyip Erdoğan bu kalıba

Hep söyler: Neredeeen nereye



uymuyor, değil mi? Çocukluk ve eğitim hayatı boyunca ABD’yi ancak semt sinemasında kovboy filmlerinde görmüş olabilir, diyeceksiniz. Doğrudur. Bazılarımız, hatta belki çoğumuz böyle düşünmeye devam edelim.

Farklı bir görüş pek yakında.


“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”