13 Haziran 2017 Salı

Bildiriler, bildiriler, bildiriler


Uzun zamandır bazı aydınlar, bazı sanatçılar, bazı akademisyenler, bildiriler yayınlamaktalar.

Bildiri sayısı arttıkça ve bunlar çeşitlendikçe, bazı olgular dikkatimi çekmeye başladı. Aslında çok sayıda bildiri var, bazılarını burada ayrıca hatırlatabilirim de, ama üstünde derinlemesine durmak istediğim bence önemli iki bildiri söz konusu.

Birincisi, 250 aydın tarafından Anayasa referandumu öncesinde yayınlanan

Bu birinci bildiri

ve “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine yaşamak için ‘hayır’” sloganıyla yayınlanan bildiri.

Bu bildiriye ilişkin bazı görüşlerimi daha sonra ifade etmek istiyorum.

İkincisi ise çok yakın zamanda yayınlanan “yan yanayız, bir aradayız” başlıklı ve başlangıç olarak 1000 aydın (?) tarafından imzalanan bildiri.

Usûl esasa mukaddemdir (Usûl esastan önce gelir) 

Cevdet Paşa tarafından yazılan Mecelle’nin başında yer alan bu ifade, hukuğun, adaletin ve sistemin dayanması gereken ilk ve en önemli kuralı belirtir. Bireysel tavırdan toplumsal tavıra, bireysel eylemden toplumsal eyleme kadar her tavır ya da eylemin bir usûlü vardır, olmalıdır. Bu kural, en devrimci tavır ve eylemlerde bile geçerlidir.

Ben bu blogda usûl meselesinin önemini vurgulayabilmek amacıyla 13.03.2015 tarihinde “Eşek sevmenin bile usûlü var” başlıklı biraz da mizahi ögeler içeren bir yazı yayınladım. O güne kadar en çok okunan yazılardan biri, hatta birincisi oldu. Ama bazı çok edepli okurlarım tarafından da eleştirildi. Blogtan kaldırdım, daha sonra 08.05.2015 tarihinde otosansürlü halini yayınladım, yine çok okundu.

Şimdi usûle ilişkin bu mecelle kuralını, bildiri olayına uygulayalım.

250 aydın tarafından yayınlanan metin, usule uygun bir bildiridir. Spesifik, tek bir konuda şu ya da bu kadar kişinin ortaklaşa kabul ettikleri çok net bir ifade içermektedir.

1000 aydın (?) tarafından imzalanan metin ise bir bildiri olarak kabul edilemez. Neden mi? Çok basit. Birkaç nedeni var.

Ben bu bildiriyi ilk okuduğumda, 12 Eylül 2010 referandumuyla 16 Nisan 2017 referandumunu hatırladım. Onların maddeleri gibi bunun da içinde her şey var. Sanki HSYK var, darbecilerin yargılanması var, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru var, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş var, partili Cumhurbaşkanı var, var oğlu var.

Eh, bende de bu kadar yıllık siyasi tecrübe var. Düşündüm, bu bildiride (!) beni rahatsız eden neler var? Temelde usûl hatası gibi görünen bu kadar fazla maddenin ardı ardına sıralanması, bir, iki ya da daha çok maddeye katılabilecek herkesin imza koyabilmesi için mi yapıldı? Amaç, gerçekten bu mu?

Şimdiye kadarki uygulamaların çoğundan farklı olarak, bildiri doğrudan imzaya açılmadı ya da bir internet sitesi adres olarak gösterilmedi. İrtibat için Gencay Gürsoy ve Gürhan Ertur’un mail adresleri verildi. Neden? Bir filtre mi?

Hatırladığım bir olayı da sizinle paylaşayım. Bu bildiri, imzaya açıldıktan hemen sonra medyaya sızdı. Sanki ayıp bir şeymiş gibi “sızdı” ifadesi sizi rahatsız etmesin. 15 Mayıs tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde haber olarak çıktıktan hemen sonra, aynı gün gelen T24 yazarı Oya Baydar, Prof. Dr. Gençay Gürsoy ve Gürhan Ertur imzalı düzeltme metninde, haberde bahsi geçen kampanyanın "henüz bin imzaya ve yeterli olgunluğa ulaşmadığı için kamuoyuyla paylaşılmadığı" vurgulandı. Metinde "geniş kapsamlı bir buluşma ve ortaklaşma girişimini, henüz tamamlanmadan sekteye uğratma ve sıradanlaştırma tehlikesi taşıdığı için düzeltme gereği duyuyoruz" açıklaması yapıldı.

Önce hedeflenen sayıya ulaşılması gerekiyormuş. Neden? Bildiriye meşruiyet sağlamak için mi? Aydın ihanetinin (YAE) kahramanlarının o kalabalıkta araya kaynamalarını sağlamak için mi? Muarızlarının oluşacak bu büyük kitleye karşı çıkmaktan çekinmelerini sağlamak için mi?

Ayrıca, “Yan yanayız, bir aradayız” bildirisini imzalayan bin kişi içerisinde yer alan Prof. Dr. Gençay Gürsoy, bin imza ile başladıkları kampanyada hedeflerinin 10 bin imza olduğunu ve ardından ise bölgesel toplantılar yapmayı planladıklarını söyledi.

Planlayanları tanıyor muyuz? Kimlermiş bu kişiler? Bin kişilik liste bir yerlerde tümüyle yayınlanmış olmadığından, içinde kimlerin olduğunu da bilemiyoruz. Bildirinin içeriği ve vurgulanan amaçlar açısından, bu bilginin önemli olmadığı iddia edilebilir. Hani Mevlana’ya maledilen “ne olursan ol yine gel” ifadesinde olduğu gibi.

Ama üzgünüm, bence kazın ayağı öyle değil. Özellikle de bizim aramızda, geçmişte yaşadıklarımızın ışığında öyle değil. İmzacılar arasında yer alan eski AKP’lilerle, hatta Said-i Nursi müritleriyle bile birlikte tavır alabilirim (tabii son derece tedbirli bir biçimde). Ama bir YAE sabıkalısıyla birlikte davranmam söz konusu olamaz. Unutmayalım, daha AKP liderinin “liberallerle de arayı düzelteceğiz” demesinin üzerinde bir hafta geçmeden, Ali Nesin’in “bugün olsa yine ‘yetmez, ama evet’ derim” beyanı ve bir sürü hakareti geldi. (Diğer YAE’cilerden de buna karşı bir tavır gelmedi, yani herhalde yoldaşlarının fikirlerini zımnen desteklediler).

Bu Neyin Kafası ya da Nasıl Bir Kafa?


Bu kafa patolojik bir kafadır. Bir şey yaparken, sebep olduğu şeylere kafasını çevirip bakmaz. Yalnızca o vardır, o bilir ve o ne yaparsa doğrudur.

İmza kampanyaları düzenler, ön alır. Başka kampanyaların içine sızar. Ülkenin bugünkü noktaya gelmesindeki katkısını bilir, ama asla üstlenmez. Allahtan RTE balkon konuşmasında ona teşekkür etmiştir de tarihe bir kanıt kalmıştır.

Bir diğer kanıtı da Bülent Arınç’a borluyuz. Bir konuşması sırasında “bugün ne yapabiliyorsak, bunu 12 Eylül 2010 referandumuna borçluyuz” demişti. O yapabildiklerinin sonucunda ölen yoldaşlarımızı unutanların kanı kurusun.

Bu kafa, Ergenekon, Balyoz gibi tezgahlarla içeri tıkılan gazeteciler için “gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetini atar ya da atılan bu manşeti savunur. Ahmet Altan, Mehmet Altan vb. içeri alındığında ise derhal “serbest bırakılsın” kampanyaları düzenler, her gün “… gündür içeride” sütunları açar, haydi hakkını yemeyelim, Kadri Gürsel’i, Ahmet Şık’ı ve diğer tutuklu gazetecileri de buraya katar.

Bunun gibi insanlık dışı bir dolu tavra imza attıklarını ve buna yönelik en ufak bir üzüntü, bir pişmanlık duymadıklarını sayfalarca yazabilir ve kanıtlayabilirim.

Dönelim Birinci Bildiriye: “Hayır!”


Bu konuya başka yazılarda değineceğim. Şimdi önce söz verdiğim gibi, birinci bildiriye dönelim.

Vurucu bir etki sağlayabilmek için, adeta her devrimcinin amentüsü olmuş Nazım dizeleriyle damgalanan bu “hayır” bildirisi, tek bir somut hedefe işaret ediyor olması nedeniyle, usulüne uygun bir bildiri.

İmzacı sayısının yaklaşık 250 rakamıyla sınırlı olmasına karşın, yine farklı görüşlerden kişilerin yer almış olması tabii ki sevindirici. Ama buna biraz daha dikkatli bakmakta da yarar var.

Dikkat edince, bildirinin öncü kadrolarının, daima devrimci, bildirici atılımın en ön saflarında yer alan, bu nedenle de AKP’nin devrimci ve ilerici tavrını alabildiğine desteklemiş olan YAE’cilerden oluştuğunu görebiliyoruz (!). Bunun pek hayırlı amaçlar taşımadığına ilişkin şüphelerim var. Ama bunu bir kenara bırakalım.

Bildirinin basında ilk görüldüğü tarih, 6 Nisan 2017. Çeşitli yayın organlarında başlığı ve imzacılar listesi olarak haber metni biçiminde yayınlandı. Daha sonra, 8 Nisan 2017 tarihinde çeşitli gazetelerde tam sayfa olarak ve altında “Bu bir ilandır” ibaresiyle yayınlandı. İki bildiri arasında çok küçük, ama ilginç bir fark vardı. Birincide yer alan bir imza, iki gün sonraki tam sayfa ilanda yoktu.

Liberal demokrat!  

Hem de kadın hem  de şair!


O imzanın sahibi, Fethullah Gülen’i 18 Eylül 2010’da (Serdar Turgut, Cüneyt Özdemir ve Ferhat Boratav ile birlikte) Pennsylvanya’da ziyaret ettikten iki ay sonra, 17 Aralık 2010’da Zaman Gazetesi’nde şöyle bir metne imza atmıştı:

"...türkan saylan ise daha baştan hasar bir konu. güneydoğudan devşirdiği genç kızları askerî okulların genç talebeleriyle eşleştiren saylan'ın on sene sonra hangi salonda nasıl anılacağını sahiden ben de merak ediyorum. insanlığa, kadınlık tarihine bir değer kattığı için mi hatırlanacak saylan? genç kızlara otoriteden bağımsız, hesapsız bir güzelliği, kimliği yaşattığı için mi? 

nazi subaylarını andıran mühendislik yöntemleriyle ütopyasına uygun bir ırk yaratmak üzere, asimilasyon öncülüğü yapan saylan'ı gelecekte kimlerin anacağını sahiden merak ediyorum. türkiye'de yaşanan derin kutuplaşma sayesinde iyi niyetli insanların bile ilgisine mazhar olan saylan gibilerin, siyasi gerilim sona erdiğinde, kimler tarafından sahipleneceği merak edilmesi gereken bir konu gerçekten!" 

Kim miydi o? Ünlü Kürt kadın şair Bejan Matur.

Hakkını yemeyelim, Türkan Hoca, Yrb. Ali Tatar, diğer Ergenekon, Balyoz ve benzeri dandik davalar hakkında Ahmet Altan’ın yazmış oldukları en az bu kadar, hatta daha da iğrençti. (Belki unutulmuştur, Yrb. Ali Tatar bu şairin anlattığı senaryonun subay tedariki rolüne atanmıştı. Ağırına gitti, kafasına sıktı. Ertesi gün güzide bir basın mensubunun köşe yazısının başlığı şöyle idi: “Mermiye kafa attı”. Bizim malûm kardeşlerden “ayıptır, bu kadarı da fazla” diyen birine rastladınız mı? Ben rastlamadım.)

Ödüllü soru:

Peki, YAE sabıkalılarından herhangi birinin, bu şairin ifadesine karşı bir eleştiride bulunduğunu okudunuz ya da duydunuz mu?

Hayatının büyük bölümünü Türk, Kürt vb. ayrımı yapmadan genç kızların okuması, meslek sahibi olması için harcamış bir bilim insanına, “o darbecidir, o Kemalisttir” ön kabulünden yola çıkarak, yukarıdaki ifadeyi reva gören “Kürt genç kadın şair”, aslında o kadar iğrenç bir iş yapmıştı ki, 250 aydın bildirisinden imzasını çekmek zorunda kaldı. Ya da kendi ihanet yoldaşları çektirdiler.

Bu yeni 1000 imzalı bildiride de imzası olup olmadığını bilemiyoruz.

İkinci ödüllü soru:

Bu sorunun sorulması için birinci sorunun olumsuz yanıtlanmış olması gerekiyor. Ki zaten öyle olduğunu biliyoruz, aksine bir gelişmeye rastlamadık.

İster imzasını kendisi çekmiş, isterse de yoldaşları çektirmiş olsun, burada birilerinin altından kalkamadığı bir ayıbın varlığı ortada.

Her biri en az bunun kadar ayıp farklı ifadelerin bu 1000 imza sahibi arasında hangilerine ait olduklarını ya da böyle rezil, böyle kepaze ifadeler karşısında hangi imza sahiplerinin tavır almaya bile tenezzül etmeyip, zımni olarak desteklediğini biliyoruz.

Haklarında yazılar, kitaplar yazdık. Görmezden, duymazdan geldiler. Ayıplarının üstüne yattılar. Yapacakları, dürüstçe bir özeleştiriydi, yapamadılar.

Bu nedenle ne yapmayacaklar? Kusura bakmayacaklar. Biz yokuz.

Oluşmuş, oluşmakta ve oluşabilecek bir (devrimci) potansiyelin, bu tür bildiri vb. yollarla sönümlendirilmesine, pazifize edilmesine karşıyız.

Hırsımı alamadım, son bir ekleme yapmam gerekiyor.

Bu YAE tayfası, tartışmada sıkıştıkları zaman ya da çeşitli mecralarda durup dururken saldırıya geçtiklerinde, yalnızca 2010’da “evet” demiş olmalarını eleştiriyormuşuz gibi davranıyorlar.

Tamam, o büyük suçtu. Ama mesele yalnızca o değil. Benim patolojik olarak nitelediğim bu kafanın, Kuddusi Okkır’ın, Türkan Saylan’ın, Yarbay Ali Tatar’ın, İlhan Selçuk’un, Erhan Göksel’in, Amiral Cem Çakmak’ın (dahasını saymak istemiyorum) ölümlerinde, birçok insanın sağlığını kaybetmesinde, evladının, eşinin cenazesine katılamamasında ne gibi duygularla seyirci kaldığını o kafaya acıyarak izledik.

Altan Kardeşler ve Nazlı Ilıcak içeriye girene kadar, tutuklamalara, mahkûmiyetlere gıkını çıkartmayan bu kafa, onların tutuklanmasıyla gayrete geliverdi. Her gün bu şahısların kaç gündür içeride olduklarına ilişkin twitler atılıyor. Ergenekonlar döneminde görmezden gelinen gazeteciler birden kıymete bindi. Altanların yüzüsuyu hürmetine, Cumhuriyet yazarları filan da bu twitlerde anılabiliyorlar. 

Şimdi bu “yan yanayız, bir aradayız” başlıklı bildirimsi şeyle çıkılacak yolda bu kafanın neler düşüneceğini açıkçası ben bilemiyorum.

Gel de yan yana ol, bir arada ol. Hadi canım sen de!


“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”


“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”

8 Haziran 2017 Perşembe

Bitmeyen Senfoni: Anti-Kemalizm + YAE


Bitmeyen neymiş? Kim bitirmiyormuş? Neden bitmiyormuş? Ardarda böyle çok soru sorulabilir. Merak etmeyin, ben bitmemesinden yana değilim. Bitsin. Ama bir belirli bir ahlâk çerçevesinde ve düzeyinde bitsin.

Bulabilirsem bir resim koymak istiyorum. Hani oyun salonlarında bir oyuncak vardır, farklı deliklerden farklı anlarda kafalar çıkar, oyuncu elindeki tokmakla çıkan kafayı yerine sokmak zorundadır. İşte, buldum bile.
 

Vur, vur. Vazgeçmiyorlar

Resimdeki oyuncağın adı, “YAE” (Yetmez Ama Evet). Durun! Hemen kızmayın! Kabahat benim değil, sakin sakin anlatacağım. Siz de sakin sakin okuyun.

Biliyorsunuz, bu YAE dalgası 2010 referandumunda patladı. Dilimizin döndüğünce bundaki hatayı vurgulamaya, arkadaşlarımızı uyarmaya çalıştık. Yetersiz kaldık, arkalarında yoğun verilmiş bir Anti-Kemalist gaz ve artık kaynakları iyice ortaya çıkmış mali destekler vardı. Ayrıca onların karşısında mücadele edecekleri sadece “hayır” cephesi varken, bizim karşımızda her bakımdan çok güçlü bir FETÖ, AKP (devlet), YAE ittifakı yer alıyordu.

Uzatmayalım, üzerinden yedi yıl geçti. Gelinen noktada artık kimsenin büyük bir hatanın varlığı hakkında şüphesi kalmamış olduğu zannedilirken, bizim oyuncak devreye giriveriyor ve kafalar deliklerden fırlayıveriyor.

Şimdi gene diyebilirsiniz ki, “Ziya kardeş, faşizm olanca gücüyle kapıya dayanmış, hatta öte bile geçmiş. Sen hâlâ YAE diyorsun.” Bu eleştiri haklı olabilirdi, benim yaptığım gerçekten gereksiz olabilirdi. Ama bunun için zorunlu iki yol var. Birincisi, oyuncaktaki kafaların yalnızca başlıklarının rengini değil, kendilerini de değiştirmiş olmaları ve bunu açıkça deklare etmiş olmaları. Tercümesi, özeleştiri vermiş olmaları. İkincisi biraz daha kolay. Kafalarını o oyuncaktan hiç çıkartmamaları ya da yavaşça oradan sıvışıp kendilerini kabul edecek birilerinin yanına (sessizce, şımarık çığlıklar atmadan!!!) yanaşmaları. Mücadeleye oradan katılmaları.

Hani Amerikan filmlerindeki nikah törenlerinde rahip der ya: “Söyleyecek bir şeyi (yani özeleştirisi) olan ya şimdi söylesin ya da sonsuza kadar sussun”. Onun gibi.

Onlar o dönemde, hatta daha sonra da hepimize hakaret ederken çığlık, hatta söz kotalarını doldurdular. Sadece dürüst özeleştirilerini dinleyebiliriz artık.

Şimdiye kadar başvurdukları çeşitli kıvırtma örneklerine ileride yer vermek istiyorum, hem de isimleriyle. Ama önce bu konuda neden bu kadar hassas olduğumu, olduğumuzu herkesin kolayca anlayabileceği bir fıkra ile anlatmak istiyorum.

Kuşetli Vagon Macerası


Uzun yola giden trenlerde yataklı vagonların dışında kuşetli tabir edilen kompartımanlar da vardır. Gece olduğunda duvardan raf gibi bir ya da iki yatak indirilir, böylece en alt koltukla birlikte dört ya da altı kişiye uyuma imkanı tanınır.

Böyle bir yolculuk sırasında birbirlerini tanımayan iki adam aynı kuşetli kompartımana düşmüş. Tren yola çıktıktan kısa bir süre sonra adamlardan biri cebinden bir tabanca çıkartıp karşısındakine doğrultmuş ve derhal pantolonunu ve külodunu indirip mastrübasyon yapmasını istemiş. Adam hem şaşırmış, hem korkmuş. Ama kafasına yönelen namluyu ve silahlı adamın ciddiyetini görünce, mecburen isteneni yapmış.

Hiç ses çıkartmadan bir süre oturmuşlar. Kurban, kendisini biraz toparladıktan sonra sormuş: “Bunu bana neden yaptırıyorsunuz?” Adam silahı yeniden doğrultmuş: “Yeterince dinlendin, hemen bir kere daha!” diye emretmiş. Zavallı kurban yine itiraza yeltenmiş, ama bakmış ki durum ciddi, çaresiz uğraşıp bir kez daha yapmış. Uzun bir süre sessizce yol almışlar. Adamcağız sormaya çekiniyormuş, ama diğeri silahı bir kere daha doğrultmuş: “Hadi, bir daha!” Zavallı bütün cesaretini toplamış, “yahu” demiş, “ben hayatımda bir kere bile arka arkaya üç yapamadım. Bu koşullarda nasıl yaparım? Hem senin derdin ne, niye beni buna zorluyorsun?” Bu sorulara silahlı adamın cevabı “sızlanmayı kes, işini yap” olmuş. Adamcağız çaresiz son gücüyle uğraşmış, didinmiş, bir kere daha yapmayı becermiş. Ama bu arada canı da çıkmış tabii.
Gene uzun bir süre konuşmamışlar, ama bu arada diğer adam silahını cebine koymuş.

Zavallı kurban, bundan cesaret alarak, yalvaran bir sesle “yahu, istersen silahını gene çıkar ve beni vur, ama ne olursun önce bu yaptığının sebebini anlat” demiş.

Silahlı adam rahat bir edayla arkasına yaslanmış, derin bir nefes çekmiş ve eliyle kendisini göstererek, “bu trende bu adamı bir kere s.kerler” demiş.

Aydın İhanetleri


Bu ülke ve bu millet son yüz yıllık iki kere çok büyük aydın ihaneti yaşadı. Birinci ihanetin palyaçoları genel bir sıfat olarak “İstanbul Basını” olarak adlandırılırlar. Çok ezaya, cefaya, cana, kana malolmuşlardır. İşin ilginç yanı, bunların bazıları bu işi büyük menfaatler karşılığında yaparken, bazılarının da aşkla, şevkle, boğaz tokluğuna yapmış olmalarıdır. 

YAE’cilerde de durum aynı. Bunların da eline eza, cefa, can ve kan bulaştı. Öylemesine atıp geçmeyeceğim. Elimde uzun bir liste var. Bir yazıyı sırf o listeye ayıracağım. Bugün Ankara’da sürdürülen açlık grevindeki acılarda bile payları var. Burada da avantacılar, diş kiracılar vb.’nin yanı sıra, onların önderliğinde kendini yırtmış, eski yoldaşlarına sırtını dönmüş, hatta onlara sövüp saymış büyük bir (kelimenin malûm anlamıyla) kitle var.

Belki burada tam anlaşılacağı biçimde ifade edemeyebilirim, ama söylemem gereken bir önemli nokta var. İstanbul basınının ülke ve millet bütünlüğüne karşı mücadelesi ve etkisi, sadece dört yıl sürebildi. YAE’cilerde ise bu süre yedi yılı buldu, daha da bitmedi. Arada hizmette kusur etmedikleri AKP’den (Aziz Babuşcu’nun ağzından) gerekli uyandırma sopasını yemiş olmalarına rağmen, İstanbul basını ile öylesine güçlü bir ortak noktaları ve oradan edinegeldikleri öyle büyük bir miras var ki, hiç bir olguyu, hiç bir süreci, hiç bir sonucu doğru algılayamıyorlar, göremiyorlar.

Cebir dersinde en sevdiğim konulardan biri eşitlikler idi. Eşit işaretinin iki yanındaki harfleri, sayıları karşılıklı olarak sadeleştirirsin, sonuçta elinde ufacık bir eşitlik kalır. İstanbul basını ile YAE’yi karşılıklı koyup sadeleştirmeye tabi tuttuğunda, elinde kalabilecek ortak tek değer, Anti-Kemalistliktir.

Bakın daha bugün Facebook’a yazmış olan bir YAE’ci ne diyor?
Nereden alıntı yaptığını belirtmemiş, ama yazının ilk paragrafı birinden alıntı:
" bulunmamız, bir başka terimle “sıramızı savmış” olmamız; sözcü’nün ve sözcülüğünü yaptıklarının sıra bizdeyken susmuş olması ve sıranın nihayet onlara gelmiş olduğu doğru ama politik bir belirleyiciliği yok bunların. çünkü siyaset, sürekli olarak kaybedip kazandığımız bir kumar olmadığı gibi, “eden bulur” kuralının geçerli olduğu bir kader oyunu da değil. kimsenin yanlışı ona yapılan bir başka yanlışla doğrulanmıyor. intikamın siyasette belki yeri olabilir ama başkasının -hele de iktidarın eliyle- alınan intikamın değil. temel itkimiz de intikam değil eşitlik, özgürlük, barış, adalet gibi hedeflerimiz. sözcü demokrasi suçları işlediği için değil, muhalefet ettiği için baskıya uğradı. o kadar."  

alıntısından sonra kendi muhteşem ifadesi geliyor.

“Buna katılmakla birlikte Türkiye’de Kemalistlerin AKP iktidarından bile daha "ırkçı, ayrımcı ve önyargılı" olmaktan muzdarip olduklarını bizlerin bu desteğinin ardında anlamlar arayacağını belirtmek gerek”


Bu ifade 22 Mayıs 2017 tarihini taşıyor. AKP Kongresi yapılmış, olanlar olmuş, olacaklar cabası, adam Kemalistlerin AKP iktidarından daha kötü olduğunu anlatıyor. İşte bu Kemal nefreti, ülkeyi mahvolmaya götürecek birinci adım olan 2010 referandumunda o kahrolası AKP-YAE ittifakını sağladı. O YAE’ci güruhtan birileri son zamanlarda (özeleştiri filan vermeksizin) sadece bir bel kırma hareketiyle AKP ya da RTE karşıtı ifadelere başvurdular. Ama bu ifadelerin içinde bile Kemalizm’e laf etmekten vazgeçmediler.



Not: Bu yazıyı daha önce yazmıştım. Bloğa koymaya fırsat bulamadan, oyuncak gürültüyle harekete geçti ve kocaman bir kafa dışarıya fırladı. Tanıdınız siz onu: Ali Nesin.

26 Mayıs 2017 Cuma

Kemal Bey’e Hatırlatmalar 


Bu bloğu takip edenler bilir, CHP, Baykal ya da Kılıçdaroğlu, bir iki yazı haricinde hiç temel meselem ya da konum olmadı. Nedeni bence malûm. Benim sorunum yobazlarla, faşistlerle ve ihanet içinde telakki ettiğim liberal solcularla (kullanışlı aptallarla) idi. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti ve liderinin yaptıkları, zaten ona uygundu ve diyebilirim ki, benim de farklı bir beklentim yoktu.

Ama yıllardan beri AKP ya da RTE aleyhine neredeyse tek bir sağlam eleştiri yapmadan, CHP’ye, Baykal’a, Kılıçdaroğlu’na saydıranlara gıcık olduğum da bir vakıadır. Bu gıcığın nedeni CHP’yi sevmem ya da tutmam değil tabii ki.

Bu AKP ya da RTE muhibbi eski dostlarımızın bir kısmının, Fetö-AKP sarmalında gözlerinin kamaşmış olması, onları takip eden kitlenin de o kişilerce özellikle Anti-Kemalizm bağlamında eğitilmiş olması, onlar için CHP’yi eleştirmeyi, ona küfretmeyi adeta asli bir görev haline getirdi.

Şundan kesinlikle eminim, bu kişilerin çoğu Kemalizm’le ya da CHP ile uğraşacaklarına, enerjilerini bu aptalca işe harcayacaklarına, gelmekte olan İslami-Faşist diktatörlüğe karşı harcasalardı, bugün asla bu noktada olmazdık.

Kemalizm’e ve onu temsil ettiğine inandıkları CHP’ye öyle düşmanlardı ki, kendilerinin de içinde bulunduğu suyun sinsice ısıtıldığını fark etmediler bile.

Ya da fark ettiler mi acaba? Bu soru beni bozar. Ama tarihte, Bizanslı Ortodoks rahip Lucas Notaras’a maledilen bir söz var: “Latin serpuşu yerine Türk sarığı görmeyi yeğlerim” demiş, 1453 yılında Konstantinopolis Fatih Sultan Mehmet tarafından muhasara edilirken. Çünkü 4.Haçlı Seferi sırasında Latinlerin yaptığı zulüm ve yağmayı unutmamışlar.

Acaba Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve ardılları, gelebilecek olan bir İslami-Faşizm’in yapabilmesi muhtemel zulümden daha fazlasını mı yaptılar ki, bu yaralı mazlumlar, CHP’yi AKP ya da Fetö’den daha beter bir düşman olarak gördüler?

Bu konuda gerçekten çok fazla kafa patlattım. Biz uyarma görevimizi neden başaramamıştık? Neden bu son derece net uyarılar işe yaramadı? Sonunda buldum.

Uyarmaya çalışanlar, yani bizler, onların gözünde ya iflah olmaz birer Kemalist, ya liberalleşememiş birer Marksist-Leninist ya da her ikisi birdendik. Demektir ki, uyarılarımızın ya da söylediklerimizin bir kıymeti harbiyesi yoktu.

Halbuki muhafazakar entelektüeller onlara saygı gösteriyor, söylediklerine kulak veriyorlardı. Bunu söylemek hoşuma gitmiyor ama, iç ve dış seyahatler, konferanslar, paneller, onöre etmeler vb. de işin cabasıydı.

Kemalistler ya da diğer solcular bu kadar saygılı ve ekmekli değillerdi ne de olsa.

Sakın gereksiz alınganlık yapmayın, ekmek alan kendini bilir, saygı gören kendini bilir, bu işi beleşe yapmış olanlar da kendini bilir.

Kusura bakmayın, geçerken bizimkilere uğramadan edemedim. Ne de olsa o güzel şarkıdaki gibi: “Eski dostlar, eski dostlar.”

Böyle siyasi bir yazının içinde bu şarkı aykırı kaçabilir, ama bana çok hitap ettiği için almadan edemedim. Sakın bunu bir zaaf olarak görmeyin. Arada onları özlüyorum da tabii.

Sıra gene CHP’de


Burada bir siyasi liderin, çizgisi önemli olmaksızın belirli durumlarda nasıl tavır alması gerektiğini, tarihten iki ve günümüzden bir örnekle anlatmaya çalışacağım.

İlki çok eski. Tarih bilmeyen gençler için anlatıyorum. Sadece bir liderin soğukkanlılığını göstermek istiyorum.

1961-1965 yılları arasındaki dönemde üç koalisyon hükümeti kuran İsmet İnönü, 21 Şubat 1964 günü Başbakanlık’tan çıkıp arabasına bindiğinde bir suikastçinin üç el ateşine maruz kaldı. Otomobili 1962 model Opel idi. Zırhı yoktu. Arka kapıya isabet eden mermiler şansa İnönü’ye değmedi.
 

İnönü'ye suikast

Silah seslerini duyan İnönü, “bu suikast” dedi. Önde oturan Özel Kalem Müdürü Necdet Calp (12 Eylül 1980’den sonra parti kuran) şoföre “arabayı kaldır” dedi. Şoför panikle gaz yerine frene bastı. İnönü ise gülerek, “durun bakalım, derdi neymiş, anlayalım” diyordu.

Başbakan İnönü, oradan hareketle TBMM’ye gittiğinde henüz haber oraya erişmemişti bile. Neden sonra insanların haberi oldu ve “geçmiş olsun” kuyruğuna girdiler.

Bir Eski Vukuat Daha, Ama Ne Vukuat


5 Haziran 1972’de genel seçim yapılacaktı. TRT tek kanaldan yayın yapıyordu. Seçim öncesinde her partiye akşam kuşağında belirli bir süre propaganda süresi ayrılmıştı (eşit!).

3 Haziran 1977 günü Taksim’de CHP’nin bir mitingi vardı. Fakat ilginç bir gelişme oldu. 2 Haziran günü dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Bülent Ecevit’i telefonla arayarak, ertesi gün miting sırasında bir suikaste kurban gidebileceğini haber verdi.
 

Ben ve eşim orada olacağız

Ecevit, kendi sırası olmadığı halde o akşam TRT’de CHP’ye ayrılan propaganda kuşağına çıktı ve şunları söyledi:

“Bugün Başkan Demirel bana telefon ederek yarınki Taksim mitingimizi iptal etmemizi istedi. Çünkü aldığı istihbarata göre miting sırasında bana bir otelden uzun namlulu silahla ateş edileceğini öğrendiğini söyledi. Bu koşullarda hiç kimseden yarınki mitingimize gelmesini isteyemem. Ancak eşim ve ben yarın miting saatinde Taksim meydanında olacağız”.

3 Haziran 1977 günü ben de oradaydım. Henüz aşağı yukarı bir ay önce kardeşlerimizi, yoldaşlarımızı o meydanda kanlı 1 Mayıs katliamına kurban vermiştik. Sizi temin ederim, 3 Haziran günü o meydandaki kalabalık bugüne kadarki tüm kalabalıklardan büyüktü. İstiklal Caddesi’nden meydana gelmeye çalışan CHP otobüsü, bazı anlarda yükseğe kaldırmaya çalışan insanlar nedeniyle sallanıyordu.

Sıra bugünden örnekte


Sözde referandum gecesi, YSK hilesi duyulur duyulmaz, herhangi bir partinin başkanı ya da sorumlusu olmayan bir kişi, yanına bulabildiği insanlarla YSK’nın kapısına dayandı. Sn. Ümit Özdağ. Ortalıkta ne silahlı ne eli sopalı AKP

Ümit Özdağ YSK'nın kapısında

militanları vardı. Sesi çıkabildiği kadar itirazını seslendirdi ve gitti.

Soru geldi:

Aynı gece, YSK’nın kapısına beş yüz bin ya da bir milyon kişi dayansaydı, ne olurdu? Ya da şöyle sorayım: Kemal Kılıçdaroğlu, “kimseyi oraya çağıramam, ama ben ve eşim bu sonuçlara itiraz etmek için YSK’ya gidiyoruz” dese ne olurdu?

Aynı soru çok daha önce de geçerliydi. 7 Haziran seçimlerinden sonra kendisine hükümet kurma görevi verilmediğinde, istikşafi görüşmeler yerine “ben ve arkadaşlarım görevi almaya geliyoruz” diyerek Beştepe’ye gitseydi, acaba ne olurdu?

Bu iki örnek soruda aynı değerlendirme söz konusu. Lider, yolu gösterir ve kendisi o yola düşer. Gelecek ve o yürüyüşe katılacak olanların sorumluluğu kendilerindedir. Aynen Taksim’de olduğu gibi.

Bir dostun haklı isyanı


Boğaziçi Üniversitesi’nde farklı siyasi görüşlerde olmamıza rağmen, saygılı bir ilişki içinde olduğumuz, bugün artık yoldaşım olarak gördüğüm Zafer Arapkirli’nin geçtiğimiz günlerde Facebook’ta yayınladığı bir yazısını buraya aynen almak istiyorum:

"KEMAL KILIÇDAROĞLU...

Ya, 17 nisan sabahı "yenildik" deyip liderliği bırakacaktı...
Ya da, "Hukuksuzluk yapıldı, sonuna kadar HAYIR!.." diyerek bunun mücadelesine "Ölümüne" (yani siyasi hayatının en son meydan savaşı niteliğinde) sarılacaktı.

Bu seçeneklerin dışında ne konuşursa konuşsun, boştur. Kendisine, partisine ve "HAYIR" oyu veren geniş cepheye de onların aylar süren onurlu mücadelesine de iradesine de zarar vermektedir.

Büyük liderler, sadece başkalarının sözlerine tepki düzeyinde sözlerle liderlik yapan insanlar değildir. Kendi söylemi olur. Onu söyler ve sonuna kadar arkasında durur.

Misal : "Bu kontrollü bir darbedir. Elimizde kanıtlar var açıklayacağım" dedikten sonra çıkar bunun kanıtını sunar. Kimi ne ile itham ediyorsa, gider suratına çarpar bu kanıtları.
Misal : "Adil Öksüz'ü kimin sakladığını biliyoruz. Açıklayacağız" imasında bulunduktan sonra, çıkar bunun kanıtını sunar.

Misal : "Bu oylamanın sonucunu kabul etmiyoruz. Gayrı meşrudur" dedikten sonra, bunun dışında her türlü eylemi, sonucun geçerli olduğu varsayımı bağlamındaki her türlü görüşü reddeder ve yanıt dahi vermez.

Misal : "siyasi tarihimizin en açık sandık hilesi karşısında, o gece yüzde 49'u oluşturan 23,779,141 insanla birlikte, ne pahasına olursa olsun (siyaset gerektiğinde her türlü bedel ödeyebilme sanatıdır) YSK'nın kapısına dayanır, sonuç geçersiz kılınana dek o kapıdan bir yere kımıldamaz.

Misal : Oy çalanı, milletin iradesini çalanı, sandık çalanı, pusula çalanı, "Dünyanın en adi en aşağılık hırsızı" kabul edersek, birilerini bu suçla itham ettikten sonra, gidip o kişilerle yan yana "kahkaha pozları" vermez.

Misal : "Haberal, Özkan, Balbay halkın oylarıyla seçildi. Onlar gelmeden o meclis salonuna asla girmem" dedikten sonra... Girmez.

Misal : Sizi Cumhurbaşkanı kabul etmiyoruz. Saygı duymuyoruz dedikten sonra ne olursa olsun (şimdi gitmezsem ne derler) diye, "Saray'a yani Huzura" çıkmaz.
Misal : "Kontrollu" olduğuna inandığı bir darbeye karşı tavır alır ama "Kontrol ettiğine inandığı"na karşı da tavır alır ve Yenikapı'ya giderek "aksesuar" durumuna düşmez. Kendi mitinginde verdiği güçlü mesajla yetinir. Bahçeli, Cüppeli ve Akar ile aynı meydanda görünmez.

Misal : Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesinde "Ama herkesin" kaydını koyduktan sonra, "İktidar haricinde herkesin" formülüne rıza göstermez. Oyuna gelmez.

Misal : Demokrasi tarihimizin en önemli demokratik kitlesel direnişi olan Gezi Parkı'nda Altı Ok'u gizlemez, gelir en ön safta yerini alır, partisinin her bir ferdini de oraya gönderir "yerini aldırır", bunu yapmadan, Gezi Direnişi Şehitleri'ne övgüler dizerek siyasi çıkar ummazdı.

İyi insan olmak, temiz namuslu bir insan olmak, oğlu "delikanlı gibi askerlik yapacak" olmak, uzun yıllar kamu görevi yaparak "Boğazından haram tek bir kuruş haram lokma geçmemiş olmak" iyi bir siyasi lider olmaya yetmiyormuş demek ki.

Benim de boğazımdan tek bir haram kuruş geçmedi. Ben de gidip "Aslanlar gibi" askerlik yaptım. Ben de namuslu ve dürüst olmak konusunda en az sizin kadar iddialıyım Kemal Bey. Ama bugünkü makamınıza da konumuza zerre kadar özenmiyorum."
Top of Form

Bottom of Form


“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”


 “Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”