4 Ocak 2018 Perşembe

Meğer Neler de Bilirmiş?


Son yazımda gelecek yazının sevgili Ömer Laçiner’in birikimdergisi.com adresindeki “Aslında şaşırmamak lazım” başlıklı yazısı üzerine olacağını belirtmiştim. Burada ilgili yazıdan alıntılar yapacağım nasıl olsa, ama adres ve isim vermiş olmamın nedeni, bazılarınızın, bu yazımı beklemeden, tamamını okumasına imkân sağlamaktı.

Bu yazı Ömer Laçiner üzerine (tarihe not!)


Aslında bu ülkede bu tür sözler vermek çok yanlış. O yazıdan bu yana o kadar çok gündem değişikliği oldu ki, gündelik yazan profesyoneller bile bunların bazısını atlamak, görmezden gelmek zorunda kaldılar. Hele ki benim gibi ıkınarak yazanlar için böylesi bir gündem hızını takip etmek imkânsız. O nedenle tutabildiğimi yazıyorum.

Alıntıların Anası


Ömer Laçiner’in yazısından çok alıntı yapmayacağım, ama bir tane yapacağım ki, alıntıların anası olarak adlandırılabilir. Buyrun alıntıyı:


“Derin analizlere girmeden, aklıma hemen geliveren bir hususa, Sünni muhafazakâr kültürümüzün orijinal denebilecek bir unsuruna, şu ‘hile-i şeriye’ ‘kurumu’na değineyim. 

Hülle, muta nikâhı gibi hile-i şeriye mamulatını duymayan pek yoktur. Onlar kadar eski ve hâlâ yürürlükteki ‘kumaş ribası’nı da duymayan varsa anlatıvereyim. 

Malum İslâmiyet’te faiz kesinlikle haramdır, dindışıdır. Ama ‘bizim’ borç paraya, borç para verenin de faize ihtiyacı vardır. ‘Çelişki’ şöyle çözülür: Borç para ihtiyacı olan, dükkânında birkaç top kumaş olan paralı kişiye gider ve ondan diyelim 1000 lira borç ister. Paraya kumaş almak için ihtiyacı olduğunu da bilhassa belirtir. 1000 lira verilir, deftere kaydedilir. Borç alan o 1000 lirayı geri verip karşılığında bir top kumaş alıp dükkândan çıkar. Ama hemen geri dönüp, aslında kumaş değil de daha mühim bir ihtiyacı olduğunu söyleyip, kumaşı geri alırsa o parayla bu ihtiyacını karşılayacağını ekler. Az önce 1000 lira borç vermiş kişi, bir dakika önce 1000 liraya sattığı kumaşı 600 liradan geri alabileceğini söyler. Öteki de kabul eder. Böylece kumaş geri verilir; karşılığında 600 lira alan kişi çıkıp gider. Oysa borç defterinde yazan 1000 liradır. 

400 lira? Kumaşın alış ve satış fiyatları arasındaki farktır ve zinhar faiz denilemez. Asırlardır Müslüman ülkelerin köylüsünü, esnafını soyan tefeciler, bu yöntemle çalışan, abdestini, namazını asla ihmal etmeyen ‘dini bütün’ kişilerdir. ‘Faiz haramdır’ kuralını koyan ahiretteki peygamber, bin yılı aşkındır bu ‘tiyatro’yu seyrediyor; onu gönderen Allah her şey gibi bu numarayı da kaydettiriyor… ve bu gözetimin üzerlerinde olduğuna ‘inanan’ müminler, şu yaptıklarının bir dalavere, hile, kandırmaca olmadığını nasıl iddia edebiliyorlar?

Şu kumaş alışverişi ile Allah ve peygamberine ‘gördüğünüz gibi sizin o kesin faiz haramdır ilkesine nasıl da uyuyoruz; yaptığımız şey ne kadar da meşru!’ dercesine davranabilenleri bünyesinde ‘itibarlı kişiler’ olarak barındırabilen Sünni muhafazakâr kültür ve kimlik; şimdi de ‘biz’e rüşvet kayıtlarını, siyasal hezimetleri ‘vatan tehlikede’ ambalajıyla yutturmaya kalkıyorsa çok mudur Allah aşkına?”



Ne Zamandır Biliyor Acaba?


Burada dikkat çekilmesi gereken altyapısal bir durum var. Ömer Laçiner, eski mesleği itibarıyla eğitiminin neredeyse tamamını laik, hatta neredeyse ateist sayılabilecek prensipler ışığında almış bir kişi. Bak şimdi aklıma geldi, yoksa Fethullah ta o zamandan mı sızmıştı Kuleli’ye, Harp Okulu’na? Yok canım, tarihler tutmuyor.

Neyse,  Laçiner daha sonra ayrıldığı sınıf (Jandarma) nedeniyle de farklı siyasi akımlar (solculuk, sağcılık, İslamcılık vb.) üzerine yoğun eğitim almış olması gereken biri.

Zaten bu alıntıdan da meseleye iyice vakıf olduğu anlaşılıyor. Gene anlaşılabilecek bir başka husus, bu bilginin yakın zamanda edinilmiş bir kitabi bilgi olmaktan ziyade, kişisel deneyimlerine bağlı olan, hatta belki çocukluk ve ilk gençlik yıllarından kaynaklanan bir bilgi olduğu (aile kökeni, memleketi vb.). Daha sonraları tabii bu bilgisini geliştirmiş olabilir. 

Nitekim alıntının içerisinde “asırlardır Müslüman ülkelerin köylüsünü, esnafını soyan tefeciler, bu yöntemle çalışan, abdestini, namazını asla ihmal etmeyen ‘dini bütün’ kişilerdir” ifadesi, bu tür ahlâksızlıkların yalnızca bir kasabada, şehirde, ülkede değil, tüm Müslüman ülkelerde yaşandığını açıkça ortaya koyuyor.

Daha elim ve vahim bir olguya ise Laçiner’in şu ifadesinde rastlıyoruz: “bünyesinde ‘itibarlı kişiler’ olarak barındırabilen Sünni muhafazakar kültür ve kimlik”. Buradan çıkarsayabileceğimiz olgu ise, Laçiner’e göre ahlaksızlığı yapanlar artı görmezden gelenler toplamının neredeyse tüm Sünni Müslümanları kapsıyor olması.

Hac görevinde birbirinin imamı arkasında namaz kılmayı bile reddeden Sünni mezhepler bile, bu konuda en ufak bir itirazda bulunmuyorlar.

Din, riba, İslam konuları yeter. Ahlâk konusuna ise başka bir bağlamda devam edeceğiz.

Şimdi bu uzun alıntıdan, tereddüde mahal bırakmayacak ana noktaları bir kez daha vurgulayalım ve bir kenara koyalım. İleride kullanacağız.

1. Sünni muhafazakâr kültür ve kimlik, türlü çeşitli ahlâksızlığı yapabilen kişileri, bünyesinde itibarlı kişiler olarak barındırabiliyor ve bundan rahatsızlık duymuyor.

2. Bu durum asırlardan beri sürüyor ve tüm Müslüman ülkeleri kapsıyor.

3. Ömer Laçiner, hile-i şeriyeyi, hülleyi, kumaş ribasını ve kimbilir daha ne gibi versiyonlarını kapsayan bu bilgilere, uzun yıllardan beri, hatta belki bazılarına ilk gençlik yıllarından beri sahip.

Ekonomi Nerede?


Yazının siyasi tarihten bahseden kısımlarına fazla itirazım yok. Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili siyasi tarihi anlatıldıktan sonra Laçiner, şöyle bir soru soruyor: 


AKP, bütün bu partilerin zayıflama, bölünme ve çöküş nedenleri olarak gösterilen siyasal basiretsizlik, yolsuzluk ve zulüm düzeyinde sertleşme gibi faktörlerin bütününü ve fazlasını özellikle şu son dört beş yılına sığdırabildiği halde neden hâlâ ‘ayakta’?” 

Ve kendisi cevaplıyor:


“Bu soruya verilen çeşitli cevaplar arasında hemen herkesin asli faktör olarak gösterdiği şey, AKP ve reisinin toplumun %35-55’ini oluşturan Sünni-Türk muhafazakâr kesimi, bu kimliği her ne olursa olsun egemen konumda kalma konusunda ‘ikna’ etme/etmiş olma başarısıdır.” 

Buradan o uzun alıntıya kadarki ifadeler, büyük çoğunluğuna benim de katılabileceğim, bazı tespitler içeriyor. Ağırlık noktasını “çamurdan olsun, bizim olsun” mottosuna dayandıran bu bölüme tabii ufak (!) bir itirazım var.

Bence burada “bizden” ya da “bizim” kavramlarından daha önemli olduğu halde, Laçiner’in hiç bahsetmediği bir durum daha söz konusu. “Bizden’ olanlar ya da ‘bizim’ tayfa kaybederse, ‘bizim’ avantalar ne olacak?” sorusu adeta unutulmuş ya da gerçekten hiç düşünülmemiş. 

Demem o ki, biz eskiden siyasal gelişmeleri analiz etmeye çalışırken, ekonomiyi sanki biraz daha hesaba katardık.
Nitekim son anketlerde AKP’nin oy oranlarında görülmekte olan düşüş, Sünni Müslümanların giderek ahlâk kazanmalarından değil, ekonomideki gerilemenin “biz”i yenmeye başlamasından kaynaklanmakta bence.


Özeleştiri mi? Ben Yapmam, AKP Yapsın


Laçiner’le sosyalizm, Marksizm-Leninizm, emperyalizm vb. kavramlarda çok ayrı noktalara düşmüş olabiliriz. Bahsettiğim ekonomiyi görmeme ya da talî unsur olarak görme halinde de bu nedenle uyuşmuyor olabiliriz. Benim açımdan çok da önemli değil. Herkesin yolu kendine.

Ama kesinlikle görmezden gelemeyeceğim, affetmeyeceğim ve gücüm oldukça (eski sevilen tabirle) kitleler önünde teşhir etmekten vazgeçmeyeceğim çok önemli bir konu var.

Sevgili Merdan Yanardağ’ın “Liberal İhanet” adlı kitabında açıkça teşhir etmiş olduğu ihanetin bugün de farklı olmaya çalışan bazı kimliklerle sürdürüldüğü konusunda kuvvetli şüphelerim var.

AKP’yi bir dolu zafiyetinden dolayı en ufak bir pişmanlık göstermemek ve özeleştiri ihtiyacı duymamakla suçlayan bir Laçiner var bu yazıda. (Aslında bu da doğru değil, uzun adam “kandırıldık, Allah affetsin” diyecek kadar delikanlı da çıktı. Halbuki biz kendi yönümüzde (sol diyelim), önce “kandırıldım” deyip iki gün sonra “yok canım, kandırılmamışım” diyenleri, daha da fecisi olarak “biz o zaman haklıydık, hiç de kandırılmadık” diyenleri gördü.)

Önemli bir ara not: Bu yazıda muhatap ya da hedef alınanlar arasında Baskın Oran ve Oya Baydar yoktur. Bizim de kendimize göre bir seviyemiz var.

Bu Yazının Gizli Hedefi


İster istemez ahlâk konusuna da dalmış olduk. Son derece sofistike, bir o kadar da temel bir soru: “Arkadaş, Ömer Laçiner bu yazıyı hangi saikle, neden yazdı?”

Konseptimiz ona uygun olsaydı, bu konuda bir yarışma düzenler ve bu sorunun cevabına cidden büyük bir ödül koyardım.

Aslında cevap çok basit. Cevap, yazının ilk cümlesinde gizli. Aynı ifade yazının ileriki bölümlerinde bir kez daha geçiyor, ama bence espri birinci cümlede. Alay edercesine oraya gömmüş cevabı Laçiner.

Ne diyor, Laçiner? “Türkiye, şu son dört-beş yıllık sürede, normal bir Cumhuriyet rejiminde, değil bir dört-beş hükümeti devirecek politika fiyaskoları, hezimetleri ve siyasal ahlaki rezaletler yaşadı.”

Bence çoğunuz bu cümlede bile asıl önem taşıyan beş-altı kelimeyi ayırt edememiş olabilirsiniz. Artık açıklıyorum: “şu son dört-beş yıllık sürede”.

AKP’nin iktidarı on beş yılı doldurdu. Ama Laçiner için önemli olan son dört-beş yıldır yaptıkları. On beş yıl derken iltimas geçmiş oluyoruz, bunun bir de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemi var. Bu da önemli değil. Laçiner’in “kumaş ribası” dersinde bahsettiği asırlar var. Ama yine Laçiner için önemli olan, son dört-beş yıl. Aynı Sünni-Müslüman kesim, aynı insanlar, dört-beş seneden önce son derece ahlâklı, hile-i şeriyeyi, hülleyi, kumaş ribasını bilmeyen, uygulamayan, mazur görmeyen insanlardan mı oluşuyordu?

Bir temel soru daha: Laçiner, onların gerçekten böyle mi olduklarını düşünüyordu?

Peki, Benim Derdim Ne?


Artık sıra bana geldi. 2010 yılının Ocak ayında, canım Raife anamın cenazesinin ardından, otuz kadar kişinin (Laçiner dahil) karşısında tek başıma, Taraf gazetesinin ne olduğunu, mevcut iktidarın ilk sıkıştığında seçim, meçim iplemeyeceğini, bu işin eninde sonunda nihai bir hesaplaşmaya gideceğini, oradaki mevcudun büyük bir yanılgı içinde olduğunu bas bas bağırdım. Taraf gazetesinden gösterdim. Tekel işçilerinin Ankara’da Ocak ayında havuza atılmalarının haberi, sekizinci sayfada yarım karıştı. Halbuki o toplulukta Taraf’ın solcu bir gazete olduğunu iddia edenler de vardı. Kimseden çıt çıkmadı, hele Laçiner tek kelime bile etmedi.

O zaman bilmiyordum, AKP’nin ilk parti programının yazılmasına kimlerin katkıda bulundğunu. Sonra tanıdım, AKP’nin şimdiki Avrupa Birliği bakanını. Geçelim.

Artık sonuca gelelim. Yani, AKP’nin günahı son dört-beş yılla sınırlıysa, geriye doğru ancak 2013-2012’ye kadar gidebiliriz. Dolayısıyla 12 Eylül 2010 referandumunda “evet”, ya da aslında öyle bir seçenek yok ya, “yetmez ama evet” demiş olanlar, bizleri de faşistliğe kadar erişen bir yelpaze ile suçlamış olanlar, bugün gelinen nokta konusunda günahsızdır. Herhangi bir özür dilemeksizin ya da özeleştiri yapmaksızın, bugün istediklerini söyleyebilirler.

O tayfadan bugün istediğini söyleyebilenlere örnek olarak yine Ömer Laçiner’i vermek istiyorum. Birikimdergisi.org adresinde yayınlanan bir sonraki yazısı 29 Aralık 2017 tarihini taşıyor ve başlığı “Onlar’ Mesajlarını Aldı Ya Biz?”.

Ama o yazı sırasını bekleyecek. Sırada önce Murat Belge var, Ümit Kıvanç var. Yine de sizden ricam, Laçiner’in yazısını verdiğim adresten  ve Murat Belge’nin yazısını (birikimdergisi.org, Siyaset Yapmak Üzerine, 25.12.2017) okumanız. Aslında imkan bulursanız Çağlar Ezikoğlu'nun 29.12.2017 tarihli abcgazetesi.com'da Murat Belge üzerine yazısını okuyabilirsiniz. Oldukça vurucu. Zaten ben de Murat Belge üzerine yazabilmek için, yazısının sonunda söz verdiği devamı beklemek zorundayım.

Ayrıca bir not: Yazılarımın sonuna koyduğum bu iki Latince vecizenin, son günlerdeki gelişmelere ne kadar uyduğunu görmekten son derece üzgün ve gururluyum.
 

“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”
 

“Si vis pacem, para bellum”

“Barışı istiyorsan, savaşa hazır ol”
 
 

18 Aralık 2017 Pazartesi

“Bir, iki yazı okudum, cinlerim oynadı”


Anladınız siz, o cümleyi değiştirdim ben. Hani var ya, “bir kitap okudum, hayatım değişti” diye. Onu.

Son dönemde en büyük üzüntüm zaten kitap okuyamamak. Gündem o kadar hızlı değişiyor ve gerek yazılı basında gerek sosyal medyada okunacak o kadar çok şey var ki, büyük kitap aşkıma çok az vakit ayırabiliyorum.

Son günlerde gerçekten beni zıplatan iki yazı okudum Bu yazıda sadece ilkinden bahsedeceğim. İkinci yazı ise (Pek Yakında!), sevgili Ömer Laçiner’in Birikim sitesindeki “Aslında Şaşırmamak Lazım” başlıklı yazısı. Bugünden o yazı için söylemek istediğim ise, belki biraz çelişik görünecek ama, yazı beni o kadar şaşırttı ki, eşekten düşmüş karpuza döndüm. İsterseniz bir göz atın.

“Ergenekon’un İntikamı...”


Birinci yazı, www.artigercek.com adlı sitede, kendisini tanımadığım Yalçın Ergündoğan isimli şahsın “Ergenekon’un İntikamı...” başlıklı yazısı.

Aslında sonra onu biraz araştırdım, kendisi hakkında yüzeysel de olsa bazı fikirler edindim. Bu yazıyı yazmaya karar verdiğim için önce biraz da üzüldüm. Sonra düşündüm ki, medyada yazanların belli sorumlulukları var. Eleştirilmek de kaderlerinde var.

Yazı Ahmet Altan hakkında. Yarısı Ahmet Altan’dan yapılan alıntılara ayrılmış. Ben bu yazıda yeri geldiğinde Ahmet Altan’dan yalnızca bir cümleyi, Ergündoğan’dan da birkaç satırlık ikibuçuk paragrafı alıntı olarak kullanacağım. Yazının tamamını okumak isteyenler siteye başvurabilirler.

Olağanüstü Vurucu Cümleler


Önce Ergündoğan’dan yazının finalini oluşturan cümleler. Altan’dan alıntı daha sonra gelecek.

Ne yazmıştın Türkan Saylan hakkında?


“Evet, Ahmet Altan’ın vurguladığı gibi, iktidarı eleştiren herkesi susturmaya ve cezalandırmaya çalışan bir güç var. Bu gücü oluşturan koalisyonun ana unsurlarından biri de; itibarı iade edilen ‘Ergenekon…’
Çok açık ki; Ahmet Altan’a yönelik yaşanan da açık bir intikam!..
Rüşvet itiraflarının odağındaki eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın sosyal medya hesaplarına iliştirdiği profil resmindeki not ise; gücü elinde tutan ‘intikamcı’ koalisyonun yarattığı ortamın en iyi özeti: 
‘La Tahzen! İnnallahe Meana. Üzülme! Çünkü Allah Bizimledir’ –Tevbe 40-”

Siz de şaşırmış olabilirsiniz. Word’ün sayma özelliğine başvuralım. 74 kelimelik bir yazı parçasında ‘Ergenekon’, ‘Ahmet Altan’, ‘Zafer Çağlayan’ ve Tevbe suresinden bir ayet nasıl bir araya gelebilmiş olabilir?

Ben çözemedim, gerçekten.

Sırayla bakmaya çalışalım. ‘Ergenekon’ nereden çıktı? Bu sefer kimlerden oluşuyor? Yargılanma ayağına yıllarca içeride tutulanlar mı bunlar? RTE, bunlarla koalisyon yapar mı? Daha önemlisi, bunlar RTE ile koalisyona yanaşır mı? Bu koalisyonda başkaları da olabilir mi?

Hulusi Akar Ergenekoncu mu? Peki, Zafer Çağlayan? Yanlışlıkla ölüme yollanan Kuddusi Okkır yerine Ergenekon’un kasası filan olabilir mi? Rıza ile ilgili de Ergenekonsal sorularım var. Uzatmayayım. Daha yüzlerce saçma soru üretebilirim. Ama suç gerçekten bende değil, ilham verende.

Ergenekon’un buraya neden girdiğini anlayabilmek için yazıyı birkaç kere okudum. En yakın ihtimali buldum.

İşin sırrı herhalde Ahmet Altan’da. Ondan alıntı geliyor: “Bugünkü siyasi iktidarı eleştiren herkesi susturmaya ve cezalandırmaya çalışan bir güç var karşımızda.”

Alıntıdaki koyu renkli vurgu, Ergündoğan’a ait. Altan, mesajı yazının içine gizleyerek göndermiş. Ergündoğan da meseleye uyanmış.

Altan, böyle bir durumu amaçlamamış da olabilir. Ya da RTE’ye, “bak, ben işi muğlâklaştırıyorum, doğrudan sana fatura etmiyorum. Sen de beni gör” filan diyor olabilir.

Ama bu tür ifadeler o kadar tehlikeli ki, her boydan Yalçınlar (bunlar genelde YAE’ci oluyor), Ergündoğan’ın yazısını Facebook’ta beğendiler, paylaştılar, destek yorumuna bile rastlanmış olabilir. Twitter’de de beğenenler, retweet edenler oldu.

Yazıyı bitirirken sizden bir ricam var. Olayın Zafer Çağlayan, onunla bağlantılı “intikamcı koalisyon”, Tevbe suresi ve Allah ile bağlantısına kafa yormayın. Herhalde çözemezsiniz.

İçinde bulunduğumuz günler, böyle herzelerle enerji ve vakit kaybedilecek günler değildir.

Kardeşler, daha önce şeytana uymuş ya da farklı şeytanların tağşiş ve iğvasına uğramış, manevi ya da maddi gerekçelerle bu yollara sapmış olabilirsiniz. Vazgeçemiyor olabilirsiniz, ama hiç olmazsa hâlâ böyle yazılar yazmayın, beğenmeyin, paylaşmayın, retweet etmeyin. Artık gerçekten ayıp oluyor.


“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”

“Si vis pacem, para bellum”

“Barışı istiyorsan, savaşa hazır ol”




26 Ekim 2017 Perşembe

Osman Kavala, Birikim ve İletişim


Ayın on sekizinde Osman Kavala’yı gözaltına aldılar. Yöntem de ilginçti, uçaktan inmesini bile beklemediler. Haberi okur okumaz “eyvah” dedim kendi kendime. Bu kesinlikle bir algı operasyonuydu ve hazırlanmış bir senaryoya göre yürütüldüğü belliydi.


Ne Kızıl Milyarder, Ne Robin Hood. Sadece İNSAN!


Havuz medyasının anında benzer manşetlerle olayın üzerine atlaması, bu tezi destekliyordu. Ama ağzımdan asıl “eyvah” feryadı, AKP Genel Başkanı’nın bu konuda söylediklerinden sonra fışkırdı. Gezi’nin finansörlüğünden Büyükada Komplosu’na kadar her saçmalık, Osman Kavala’nın üzerine yıkılmaya çalışılıyordu.

Osman Kavala'ya İlişkin Bir Anım


Şimdi Osman Kavala’yı nereden tanıdığımı anlatayım. Osman ile aramızda aslında annesinin ailesi üzerinden bir hısımlık bağı da var. Ama tanışmamızdan bu yana o konu hiç açılmadı. Ben Kavala Grubu’na şu ya da bu şekilde bağlı bir iki firmada çalıştım. Oralardaki konumum gereği de karşılaşmalarımız oldu. Daha sonra ben olaylı bir şekilde gruptan ayrıldım ve İletişim Yayınları’nın 30.Yılı için Tütün Deposu’nda yapılan davet haricinde pek az karşılaştık. 

Ama gerek karşılaşmalarımda izlediğim tavırları gerekse sağdan soldan duyduklarım, arkadaş çevrelerinde anlatılanlar, nasıl bir insan olduğu hakkında bir fikir edinmemi sağladı. Kendi gördüğüm anlık bir olayı anlatayım mesela:

Kavala Grubu, kurucusu rahmetli Mehmet Kavala’nın koymuş olduğu oldukça otokratik, hizmetli personelin kendi içinde akrabalık ya da hemşehrilik esasına göre istihdam edildiği bir kurumdu. Bu hizmetlilerin en önde geleni babasının vefatından sonra Osman Kavala’yı adeta bir miras gibi devraldı ve sahiplendi.

İlk günlerden birinde bir işim için uğradığım yönetim katında otururken Osman Kavala odasından hızla çıktı, asansöre yönelmişken bizi gördü, selam verdi. Dönüp asansörün kapısına el attığı anda kapının bahsettiğim hizmetli tarafından açılmış olduğunu gördü. Bir şey demedi, ama kızdığı belli oldu. Çünkü ne böyle bir şeye alışıktı, ne de böyle bir talebi vardı.

Olay büyüdü, çünkü böyle bir kızgınlığın nedenini anlayamayan ilgili personel (adını vermiyorum, bir dolu akrabasıyla hala görüşüyorum) inanılmaz üzülmüş, olayı şahsına bir kızgınlık olarak almış ve adeta çökmüştü. Yakından şahit olduğumuz bu durumu daha sonra resmen bir heyet halinde Osman Kavala’ya anlatmaya çalıştık. Anladığından, en azından özümsediğinden emin değilim ama, o da personelin üzülmüş olmasına çok üzüldüğünden oturup bir anlaşma yaptıklarını hatırlıyorum. Eğer Osman Kavala asansöre giderken kimse yoksa, kapıyı kendisi açabilecekti. Ama eğer ilgili personel oralardaysa, kapıyı onun açmasına izin verecekti. Bildiğim kadarıyla, Osman Kavala asansörün kapısını bizzat açıp binmeye pek muvaffak olamadı.

Tabii, denebilir ki, adam kapıda dikilir, görevi odur, işi o kadardı. Bu durum da normaldi. Sizi şaşırtayım, o personel şirketin muhasebesinde koltuk kasasında her an kaç para olduğunu bilirdi, gereken masraflar için oradan gereken kadar para çekmeye ve hesabını sadece Osman Kavala ve annesine vermeye yetkiliydi. Ama eğer iş icabı bina dışındaysa yeğenlerinden biri mutlaka tesadüfen asansör yakınlarında olurdu.

Peki, Osman Kavala’yı Aldılar. Kim Ne Dedi?


Önce şunu bir kez vurgulamalıyım: Osman Kavala, uluslararası mahkûm pazarlıklarında kullanılmak üzere rehin alınmıştır.

Bugün itibarıyla savcı tarafından Büyükada gözaltısındaki rehin ve rehinelerin tahliyeleri gerçekleştiğinden (ya da bu durum daha önceden belirlenmiş olduğundan), yeni ve uluslararası tanınırlığı bakımından daha büyük bir balığın ağa alınmasında yarar görülmüş olmalıdır.

Benim üzüldüğüm husus, AKP Genel Başkanı’nın parti grup toplantısında yaptığı konuşmada, Kavala’yı olmayacak konularda suçlaması nedeniyle, bu rehin ve kurban durumunun uzun sürmesi ihtimalidir.

Şimdi siz okuyucularımdan bazı ricalarım olacak.

Lütfen Ayşenur Arslan’ın 21.10.2017 tarihli Birgün Gazetesi’indeki “Osman Kavala vs Doğu Perinçek!” başlıklı yazısını okuyun. Doğru aydın tavrı bakımından ilk örnek. Ayın 19’unda haber oldu, yazı ya hemen ya da ertesi gün yazıldı ki, ayın 21’inde yayınlandı.

Ardından, Osman Kavala ile hiç tanışmamış olduğunu söyleyen Ayça Atikoğlu’nun T24 internet gazetesinde yazdığı yazıyı, kısa olduğu için buraya koyuyorum. Bunu da okuyun. Yine aydın tavrı bakışıyla tabii.

"Hiç tanışmadık. Efsanesi 1980'lerde başlamıştı, solculara bütün kapılar kapanırken o evinin kapısını da iş yerinin kapısını da sonuna kadar açmıştı.
Herkes korkmuştu, o değil. Çok zengindi, bir bankacı arkadaşımın iddiasına göre gayrimenkullerinin sayısını bilmiyordu. Yani, korkması için daha fazla sebebi vardı aslında. Ama o, işin o tarafında değildi besbelli(...)
Memlekette sıkıntı çeken, zor durumda olan hemen herkese koşuyordu sanki... Sokak çocukları için sahip olduğu binalardan birini tahsis etmişti. Atık kağıtları yeniden üreten kadınların ve çocukların zanaat sahibi olması için yıllarca uğraştı, o alanda uğraş veren arkadaşlarım en önemli destekçilerinin O olduğunu söylüyorlardı. İstiklal Caddesi'nde yürürken bacağına, beline sarılan "Pis kokulu" çocukları içten kucaklayışı bilmeyenleri şaşırtır, bilenleri gülümsetirdi ama her şartta yürek ısıtırdı.
Ucuz havayollarının ekonomi sınıfında uçar, lükse tenezzül etmezdi. Millet giderken o dönüyordu...
Yeşilleri de destekliyordu, liberalleri de. Öyle sözle değil, bizzat omuz vererek, maddi-manevi bir duruş ile...
İstanbul'daki gayrimenkullerinin bir kısmını onarıp kültür merkezi haline getirdi. Oralarda nice filmler izledik, sergiler gezdik... Yemek enstalasyonu vesilesi ile aş evi gibi yemek yediğimiz de oldu.
Hrant Dink öldürüldüğünde, yüz binler cenazesinin ardından yürürken, Tophane'deki binasında ünlü bir yemek yazarımıza rica edip helva kavurttu. Hrant'ın helvasını da unutmadı yani.
Sanki "Devlet Baba"nın yapması gerekenleri o yapıyordu, hep veriyordu...
Vermek deyince ülke İstanbul'dan ibaret değil tabii Anadolu'da kültür evleri açmaya başladı, Anadolu Sanatları... 
Ben gitmedim ama sayısız gazeteci arkadaşım Kars'a ve birçok başka yere davet edildi etkinlikler için. (...)
Anadolu Hisarı'ndaki çıkmaz sokağa taşındığımızda yanımızdaki mescidin tuvaleti çok pisti. Bir gün imama "Camiye pis tuvalet hiç yakışıyor mu?" diyecek oldum . "Haklısınız. Bir kere Osman Kavala'dan rica ettik. Ekip gönderdi, temizletti. Ama çalışan yok, yetişemiyoruz. Yine pislendi." dedi. Caminin temizliği için bile akla gelebiliyordu, imamın da ricasını geri çevirmiyordu...
Hiç tanışmadığımız halde hakkında hatırladıklarımdan sadece birkaçı bunlar. Bu topraklarda zor durumda bildiği herkese koşan bir adam. Robin Hood gibi diyeceğim ama o da değil. Zenginden alıp fakire vermiyor çünkü. Doğrudan elini cebine atıyor.
Para ve güce kilitlenmiş olan memleketimizde, "Almadan veren" bir tek O'nu biliyorum. (Netice itibariyle, iş adamı ticari faaliyet ve kazançları nelerdir bilmiyorum. Benim bildiklerim, STK ve kültür dünyasına katkıları)
Bu kadar sevaba ne günah işledi de gözaltına alındı bilemeyeceğim ama bu sessizlik kabul edilir gibi değil!"

Kısa bir alıntı daha koyacağım. Facebook’ta görmüyor olabilirsiniz. Yıllardır Birikim Yayınları’nın eli ayağı olan Abdullah Onay yazmış.

“Osman Kavala'nın gözaltına alınması belki yarın öbür gün tutuklanacak olması üzerine söylenecek şeyler söylendi, (beyin yakan derin siyasi analizleri kastetmiyorum) Birikim'in açıklaması da var. Kişisel olarak da söyleceğim pek bir şey yok. Ama meselenin bir başka yönüne ilişkin iki çift laf etmek isterim. 
Yıllarca üç-beş yolunu bulmak için kapısını aşındırıp, (evinin iç mimarisini yaptırıp parasını Osman'a ödetenleri bile hatırlıyorum) şimdi iktidar sofrasına kepçeyle oturanların bir kelime etmemesi utanç verici, o ithamların doğru olmadığını herhalde en iyi onlar bilir. Korkularından elbet; can korkularından değil, tıksırıp çatlamadan o sofradan kalkmaktan korktukları için. 
Şu da bir ironi, yıllarca sivil toplum için çalışan biri için sivil toplumdan bir tepki gelmemesini de, "memleketimizde sivil toplum" bahsinde yeniden düşünmek lazım. Ya da alışmadık götte don durmaz...”

Son olarak kadim dostum Ümit Kıvanç’ın T24’de başka bir konudaki yazısının sonuna eklediği bölümü koyuyorum:

“Bir arkadaşımı daha, Osman’ı (Kavala) gözaltına aldılar ve muhtemelen uzun sürecek bir eziyetin mağduru haline getirecekler. Onun hayatını ne iyilikler için çırpınarak geçirdiğini, kimlere ne iyiliklerinin dokunduğunu, ne kadar çok hayırlı işe vesile olduğunu, üstelik ne kadar alçakgönüllü bir insan olduğunu anlatmak üzere yazı yazmak istiyor, fakat beceremiyorum. Çünkü bu konu o kadar açık, bulutsuz bir gökyüzü gibi öylesine berrak ki, anlatacak pek ayrıntısı yok. Tanıyan tanır, bilen bilir. İşin acayip tarafı, bugün ona iç kaldırıcı bir ihtirasla saldıranların bir kısmı da tanır, bilir.

Osman hakkında yazayım dediğimde, onun hakkında olmadık hakaretleri şehvetle ortaya saçanlar, yalanlar iftiralar uydurarak hem onun hem temsil ettiğini düşündükleri başkalarının hayatını karartmaya çalışanlar, dikkatimi çeliyor, görüş alanıma giriyor, güzelim deniz kenarına park edilmiş çirkin arabalar gibi. Onlardan bahsetmeye kalkıştığımdaysa midem kalkıyor. Ayrıca, ne denir, bilemiyorum. Ben de Weinstein’ın asistanlarına çevirdim rotayı. Bir psikiyatr veya sosyal psikologun dosyalarında hepsinin biraraya gelebileceğini sanıyorum.”

Eeeee, artık yeri geldi. Osman Kavala’nın göz altına alınmasından epey bir süre sonra, haberlerin çoğunda şahsıyla iltisaklı olarak adı geçen Birikim Dergisi’nin ve İletişim Yayınları’nın konuya ilişkin yaptıkları açıklamalara (tabii yine aydın tavrı bağlamında okunacak):





Bir dolu editörün, ömrünü yazı yazarak geçirmiş teorisyen, yazar, ahkâmcı, her şeyi bilenin olduğu bu iki yayınevinde, bu olay için hem ifade, hem gramer hem de özellikle içerik bakımından bu iki kepaze bildiri yazılabiliyorsa...

Biri Türkiye’nin en büyük ve en “misyonlu” yayınevi olma iddiasında, diğeri varolan sosyalizm teorilerine tükürüp Dünya Sosyalizmi’ne yepyeni bir intizam verme iddiasında olan iki yayınevi, bugün gelinmiş olan koşullarda hâlâ böylesi eyyamcı tavırlar içindeyse, yuh olsun onların ervahına!!!


“Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...”

“Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.”

“Si vis pacem, para bellum”

“Barışı istiyorsan, savaşa hazır ol”