18 Aralık 2015 Cuma

Ortadoğu, Satranç ve Keten Helva (3) 


Satranç Demişken Üç Anı


İstanbul Erkek Lisesi’nde benim okuduğum yıllarda (’65-’74) Spor Yurdu ve İzci Ocağı odalarımızda satranç masalarımız vardı. Ayrıca meraklılar evden kendi takımlarını getirirler ya da birkaç öğrenci birleşip ortak bir takım satın alırdı. Yani kimileri için satranç, kısıtlı harçlıklardan pay ayrılabilecek kadar önemliydi.

Dersler bitip gündüzlüler evlerine giderken bizim de bir buçuk saatlik büyük teneffüsümüz başlardı. Bilmeyenler için belirtmek gerek, o dönemde okulun sekiz yüz küsur öğrencisinin yedi yüz kadarı yatılıydı. Düşünün, tüm 3.kat yatakhaneydi.

Büyük teneffüslerde inekler ders çalışır (sayıları azdı), çoğunluk bulabildiği toplarla futbol, basket, voleybol oynar, bir kısım öğrenci de onları seyrederdi. Ping-pong meraklısı da çoktu. Başbakan Ahmet Davutoğlu, gazetecilerle paylaştığı dayağı Çanakkale şiiri okuduğundan değil, bir abisinin raketini izinsiz aldığı için yemiştir. Tabii ufaklar arasında birdirbir, uzun eşek gibi oyunlar da oynanırdı. (Ufaklar dediğime bakmayın, denk getirirsek bugün bile oynuyoruz, nasıl olsa aramızda ortopedi profesörleri var).

Geri kalanlar da boş bir satranç tahtası kapabilmek için birbiriyle yarışırdı. Kendi aramızda turnuvalar düzenler, okullar arası turnuvalara da katılırdık.

İşte bu teneffüslerden birinde İzci Ocağı o günkü nöbetçi muavince basıldı: ¨Koca adamlar oldunuz, hala böyle oyunlar oynuyorsunuz!¨ (Vallahi, böyle dedi). Kulaklar çekildi, tokatlar yendi. Bizim okuldan olanlar kızmasınlar, isim vermeyeceğim. Belki bir ufak ipucu: Olay, Perşembe günü oldu (benim dönemimden olanlar, nöbet gecesinden bulsunlar).

Birinci anım bu.

İkinci Küçük Anım da Şöyle:


Ben doğduğumda Beylerbeyi’ndeki yalısının müştemilatında kiracısı olarak oturduğumuz Cemil Cahit Toydemir Paşa, kafamın şeklini ve boyutlarını görünce bana ¨Melonekopf¨ (kavunkafa) lakabını takmış (hala uygun fötr bulmakta zorlanıyorum). Paşayı biraz tanıtayım. Milli Mücadele’de Sivas Kongresi’nden itibaren tümeniyle Atatürk’ün emrine girmiş. Askerlik görevini 1946’ya kadar sürdürmüş. Emekli olduktan sonra milletvekili olmuş. Ben iki yaşındayken İstanbul’da ölmüş. Annemin nikah şahidi de olmuştu.

Yalıdaki kütüphanesinde hepsi birbirinden değerli kitapların yanı sıra, muhteşem kakmalı bir satranç masası vardı. Rahmetli eşinin bana anlattığına göre, o dönemin ricalinden İstanbul’da olanlar mutlaka bu masanın bir tarafına, paşanın karşısına oturmuşlardır. Bunların başında gelen ise, satranç bilgisi ve tecrübesi efsane olan İsmet İnönü’dür. İstanbul’a her geldiğinde Paşa’ya uğramış ve satranç oynamıştır. O masada ben de oynadım. Tabii kendime göre rakiplerle.

Şimdi de İnönü ve Satranç


Ama önce gene biraz tarih bilgisi. Bunu ne olur, ukalalık olarak görmeyin. Burada anlatmaya çalıştığım bilgiler, Emin Oktay tarihinde yok. Ancak bu işlere meraklı insanların kişisel gayretleriyle ve bir dolu kitap okunarak elde edilebilecek bilgiler.

Ben bunları olabildiğince komprime, insanların merakını kışkırtacak, onları daha çok ve çeşitli kitap okumaya yönlendirecek biçimde vermeye çalışıyorum. Yine de ukalalık olarak görenlerden peşinen özür dilerim.

Son on küsur yıllık dönemde Atatürk’e sövmeye gücü ve cesareti yetmeyen (artık o günler de geldi ya, neyse, bir gün hesap sorulur) kişiler, İnönü’ye hakaret etmeyi, onu eski deyimle istiskal etmeyi bir marifet saydılar.

En çok kullandıkları argümanlar ise, milleti una, şekere, ekmeğe muhtaç ettiği, her malın vesikaya bağlanmasına neden olduğu, hatta ülkeyi II.Dünya Savaşı’na sokmayarak milletin erkekliğini körelttiğiydi.

Rivayet odur ki; kendisine ¨bizi ekmeksiz bıraktın¨ suçlaması yönelten bir vatandaşa ¨ama babasız bırakmadım¨ cevabını yapıştırmıştı.

Bobby Fischer Spassky’e Karşı


Sene 1972. Tüm dünya nefesini tutmuş satranç dünyasının yaramaz çocuğu Fischer ile beyefendi Spassky'nin Dünya Şampiyonluğu için mücadelesini izlemekteydi. Tahta başında oynanan sadece satranç değildi; bu aslında bir tür Amerikan ve Rus tarzı yaşamın mücadelesiydi. Galip gelen oyuncu Dünya Şampiyonu olmakla kalmayacak, aynı zamanda mensubu olduğu rejimin daha zeki insanlar yaratabildiğini ispatlamış olacaktı.

Türkiye'de bu maça ilgisiz kalamayanlar arasında ise bir ismin çok ayrı bir yeri vardı; Bu isim İsmet Paşa'ydı.

Oyun Nasıl Gidiyor? Paşa Ne Yapıyor?


Fischer, ilk oyunu kaybeder. İkinci oyunda kamera seslerini protesto eder ve çekilir. Daha maçın başına 2-0 yenik durumdadır.

"Milli Şef" İsmet İnönü tüm gelişmeleri heyecanla izlemektedir.

Üçüncü maçta siyahlarla oynayan Fischer çok parlak biçimde oyunu kazanır. Sonraki oyunlarda da 3 galibiyet elde eden Fischer 8. oyun sonunda 4-2 öne geçmeyi başarmıştır.

Ünvan maçının devam ettiği sırada Maltepe'de Pembe Köşk'te kalmakta olan İsmet İnönü tüm bu heyecanlı gelişmeler üzerine etrafındakilere "Satranççı birini gönderin de anlatsın bakalım neler olup bitiyor" der ve "Aklı başında birini getirin".

Profesör Sami Büyükgökçesu


O dönemdeki milli satranççılarımızdan Sami Büyükgökçesu, daha Üniversite birinci sınıf öğrencisi iken Paşa'nın huzuruna çıkacağını hayal bile etmemektedir herhalde. Satranççılığını bilen gazeteciler, onu bulurlar ve Paşa'nın Maltepe'de ikamet ettiği Pembe Köşk'e götürürler.

21 yaşındaki Büyükgökçesu ile İsmet İnönü hemen satranç tahtasının başına geçerler. Büyükgökçesu Paşa'nın satranç bilgisinin az olabileceğini düşünerek Fischer ile ilgili bazı ön bilgiler verir; onun nasıl Rus satranççıların hegemonyasını darmadağın ettiğini, finale nasıl şaşırtıcı skorlar ile geldiğini anlatır. Paşa ilgiyle dinler ama bir süre sonra Gökçesu aslında anlattıklarının çok da gerekli olmadığını fark edecektir.

Maçın üçüncü oyununa bakmaya başlarlar. Büyükgökçesu arada bazı hamleleri açıklamakta, Paşa da sindire sindire oyunu takip etmektedir. Tabii ki İsmet Paşa'nın duyma zorluğundan dolayı Sami Büyükgökçesu epey yüksek sesle konuşmak zorunda kalır.

Gecenin Sürprizi


Üçüncü oyunda zamanla baskıyı arttıran Fischer kuvvetli bir saldırı gerçekleştirir ve Spassky oyunu terk etmek zorunda kalır. Aslında Spassky'nin terk ettiği konumda herhangi bir taş kaybı yoktur. Sıradan bir satranççı için anlaşılması zor bir terktir. Bu noktadan sonra olanlar için Sami Büyükgökçesu'nun sözlerine kulak verelim:
"Spassky pek çok iyi satranççının bile anlamakta zorluk çekeceği bir şekilde terk etmişti. Açıkçası ben de oyunu ilk kez gördüğümde şaşırmış ve ancak uzun bir düşünceden sonra terkin nedenini anlayabilmiştim. Paşaya terk edişin nedenini açıklamaya hazırlanırken birden Paşa 5 hamlelik görülmesi zor bir devam yolunu bir çırpıda tahtada gösteriverdi. Şaşkına dönmüştüm. Profesyonel olarak satranç oynamayan ve ilerlemiş yaştaki bir insanın (İsmet İnönü o sırada 88 yaşındaydı. SG.) bu şekilde devam yolunu gösterebilmesini 32 yıl geçmiş olmasına rağmen bugün bile hayretler içinde hatırlıyorum"

Bu şaşkınlığı fark eden Paşa sık olarak "evladım" diye hitap ettiği Gökçesu'ya harp yıllarında (2.Dünya Savaşı) 2000 sayfalık satranç "tahlilleri" olduğunu ve dünya satrancındaki gelişmeleri yakından takip ettiğini söylemişti.

Ek bilgi Notu: 22 Haziran 1941 günü Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne karşı başlattığı Barbarossa Harekatı kendisine haber verildiğinde, İsmet Paşa o güne kadar kimsenin şahit olmadığı bir şey yapmış, ayağa fırlayıp dört kol çengi göbek atmıştı. Çünkü yapmakta olduğu ¨satranç analizleri¨ ile artık Almanya’nın bize sataşma olanağının kalmadığını ve iki cephede birden savaşma hatasını yapan Almanya’nın yenileceğini o günden görmüştü.

Özür Dilerim, Yazı Uzadı


Sabrınıza sığınıyorum. İnönü’nün anısıyla ilgili bu yazıyı özetleyerek almaya çalıştım, ama ancak bu kadar kısaltabildim. Selim Gürcan tarafından hazırlanan ve Sn. Prof. Sami Büyükgökçesu’nun anılarından oluşan bu yazı, Bilim ve Teknik Dergisi’nin Satranç Köşesi’nde yayımlanmıştı.

Sağlıcakla kalın.



15 Aralık 2015 Salı

Ortadoğu, Satranç ve Keten Helva (2)

Burada yazacaklarım aslında yazının son bölümü olacaktı, ama yazmaya söz verdiğim anılar (3.Bölüm) çok uzayınca, bu bölümü ikinci sıraya, anıları da sona aldım. Meraklısı onları da okur. Aslında konuyu destekleyen anılar onlar. Bence okunmalarında da fayda var. Ama yazının önemli olan kısmı bu: Yani bu ikinci yarısı.

Bu yazıyı hazırlarken, sevgili ağabeyim Ömer Laçiner’in www.birikimdergisi.com adresinde 4 Aralık’ta koyduğu ¨Satranç Maçını Tavlayla Karıştırmak¨ yazısına rastladım. Heyecanlandım. Onun da yazıda belirttiği gibi, devletler, siyasi partiler ve bunların yönetimleri arasındaki siyasal mücadeleleri satranç metaforu ile açıklamak çok yaygın. Eyvah, yoksa aynı şeyleri mi söylüyorduk? Son yıllarda çok ayrı noktalara savrulmuştuk. Ben Ergenekoncu, Balyozcu, postal meraklısı filan olmuştum. O da Abant toplantılarına filan devam ediyordu. Ama tabii bir yandan da aklın yolu birdi. Benzer içerikte buluşmuş olabilirdik de. Ayrıca yıllar sürmüş ortak geçmişimiz de vardı. Haydi hayırlısı.

Yazısını büyük bir iştah ve korkuyla okudum. Ya benimle aynı şeyleri söylüyorsa? O daha meşhur, tabii herkes onun yazısını tercih edecek. Ben de bir kere yazmaya başlamış bulundum, ne yapacağım? Neyse korktuğum başıma gelmedi, tabii benzer yanlar var, ama o başka bir yoldan gitmiş. Bence çok da başarılı. Hem de bu sefer oldukça kolay okunuyor. Okumanızı tavsiye ederim.

Neyse biz kendi yazımıza dönelim.

Satrançta Biz Ne Yaptık?


Osmanlı İmparatorluğu’nun son ve Türkiye Cumhuriyeti’nin genç yıllarında devlet ricalini oluşturanların, subayların, aydınların, öğretmenlerin satranca meraklı oldukları biliniyor. Cumhuriyette dünya eğitim tarihinde devrim sayılabilecek en önemli gelişmelerden biri olan Köy Enstitüleri’nde satranç, müfredatta yer alıyordu. Orta dereceli okullarda da satranç kolları vardı. Halkevleri’nde de satranç öğretiliyor ve turnuvalar düzenleniyordu.

Cumhuriyet’in başlangıç döneminin yarattıklarını ve başarılarını silmek isteyen güruh yönetime geldiğinde (1950), bir sürü imha edilen kıymetin arasında, Köy Enstitüleri gibi, satranç da yerini aldı. Ancak bizimki gibi köklü okullarda bir süre daha yerini koruyabildi. Yazının üçüncü parçasında, bu konuya ilişkin hoş (ve acıklı) bir anımı anlatıyorum.

Osmanlı’nın son dönemiyle Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde satranca olağanüstü bir önem verildiğini söyledim. Bu, bize bir tek şeyi gösterir, o dönem insanlarının son derece ileri görüşlü, vizyoner, yurtsever (bunu ulusalcı olarak algılayanı ve adlandıranı pis üzerim) insanlar olduğunu. Diğer bütün devrimci atılımların yanı sıra satranç konusuna verilen toplumsal önem sürdürülebilseydi, eminim, bugün Ortadoğu bataklığına en azından bu şekilde balıklama dalmış olmazdık.

Tahta Değil, Artık Saha


Şimdi sahaya bakalım. Çok büyük olduğu için artık tahta diyemeyeceğiz. Sahada sayıları yüzlere varan irili ufaklı oyuncu var. Tabii bu oyuncuların ufakları çoğunlukla daha büyük oyuncular tarafından manipüle edilebiliyorlar, ama bazen de kendi başlarına hamle yapabiliyorlar. Dolayısıyla oyundaki herkesi hesaba katmak lazım.

İşin acıklı tarafı, tahtanın hangi tarafında olduğumuzu kabul edersek edelim, karşımızda, olabilecek en güçlü rakipler oturuyor. Daha da acıklısı, bizim yanına sığışmaya çalıştığımız büyük oyuncular, bazen yandan yaptıklarımıza öyle şaşıyorlar ve kızıyorlar ki, bize karşı rakiplerimizle ortak hamle bile yapıyorlar.

Şimdi bunu biraz daha açalım. Karşımızdakiler tabii ki Rusya ve İran. Ayrıca daha geride bir yerde de Çin oturuyor. (Onun da satrançta büyükustaları var). ABD ve AB ülkeleri (genel olarak NATO diyelim) bizi yanlarında tutuyor, ama her zaman da korumuyor. Uçak düşürülünce bizim uyanıkça umut bağladığımız NATO’nun beşinci şartına rağmen, ¨Valla, bu işi Rusya ile aranızda çözün¨ deyiverdiler.

Peki, Bir Önceki Yazıdaki Tarih Ukalalığı Neydi?


Birinci yazının başında affınıza sığınarak bir tarih ukalalığı yapmıştım. Şimdi onun amacının ve bir başka versiyonunun yeri geldi. Hatırlayacaksınız, Sovyetler Brest-Litowsk öncesinde masadaki rakiplerinin beklemediği, alışılmadık bir hamle yapmış ve olayın akışını değiştirmişlerdi. Uçak krizi öncesinde de Rusya’dan benzeri bir hamle geldi.

Aslında uzayda uydusu olan her devletin açıkça gördüğü ve bildiği, bölgede kaynayan yabancı ajanların çıplak gözle şahit olduğu, yani herkesce bilinen ama resmiyete dökülmemiş bir gerçek, açığa çıkarılıverdi. Hem de Rusya’nın resmi dokümanlarıyla. Hem de Putin’in ağzından. Hem de bir sürü devlet başkanının huzurunda. G 20 zirvesinde. IŞİD’e Türkiye üzerinden TIR’lar dolusu silah gidiyordu. Bütün güzergahın ve TIR’ların uydu fotoğrafları eldeydi.

Satranç Hamlesi mi? Evet.

Bu türden açıklamalar genellikle her ülkenin kendi parlamentosunda, belki bir miktar basın mensubu önünde yapılır. Duyan duyar, duymayan duymaz, kimisi de duymazdan gelir. Ama bu ağırlıkta bir açıklamayı G 20 zirvesinin kapanışında, tüm liderler ağzınızın içine bakarken yaparsanız ve kanıtları TC Cumhurbaşkanı dahil tüm liderlere sunduğunuzu açıklarsanız (ki Putin tam da bunu yaptı), bu çok önemli bir satranç hamlesidir.

Peki, TC buna karşı ne yapar? Bu boyutlarda bir hamle karşısında soğukkanlılığını muhafaza edebilirse, kuvvetli bir karşı hamle düşünür. Ama savunma, ama saldırı.

Ama yavrum TC, bu saldırının, bir NATO ülkesi tarafından düşürülen ilk Rus uçağına dönüşmesi, senin hesapladığın bir satranç karşı hamlesi olarak görülemez. Çünkü bunun sonrasını gelmiş geçmiş tüm büyükustalar bir araya gelseler, hesaplayamazlar. Bunu yapan ya satrançla tavlayı karıştırmıştır ya da G 20’de kabak gibi açığa düşmüş olmasına öyle kızmıştır ki, intikamını alabilmek için her şeyi göze almıştır. (Birey-Toplumsal olay ilişkisi üzerine de bir yazı gelecek).

Bu arada belirtmeden geçmeyelim, uçağın düşürülmesi değil ama, ¨bir tongaya basıp da, düşürürlerse bu uçağı bu tavlacılar¨ diye düşünüp, pilota hele bir de telsiz frekanslarıyla oynanmış bir uçakla, TC hava sahasına girme emrini vermiş olmak, şapka çıkartmayı gerektirecek bir satranç hamlesi olabilir. Malum, S 400’lerin gelmesi iki gün bile sürmedi.

Bir De Ufak Dediklerimiz Var


Benim ufak dediğim oyuncuları da asla küçümsememek gerekiyor. Mesela bunlardan biri Esad. Mağrip ülkelerinin patır patır devrildiği Arap Baharı saldırısına karşı kaç yıldır direniyor. Tahtaya yandan yaptığı hamleler de aslında önemli. Hatırlarsanız, Türkiye’nin bu oyuna dahil olduğunu (gönderilen silahlar) anladığı anda bir hamle yaptı, yıllar geçmesine rağmen biz hala o hamlenin giderek büyüyen ve daha etkili hale gelen sonuçlarıyla uğraşıyoruz ve başarılı olma umudumuzu da giderek tüketiyoruz.

Neydi bu hamle? Esad, Suriye’nin kuzey bölgelerinde Kürtleri tamamen serbest bıraktı, onlara toprak verdi. Bir taşla kaç kuş? O bölgelerde Kürtler bir yandan IŞİD ve onun farklı versiyonlarına karşı çarpışırken, bir yandan da TC’nin bölgesel hesaplarını altüst etmekle meşguller. Üstüne üstlük bugüne kadar hayal bile edemedikleri bir uluslararası saygınlığa ve desteğe de kavuştular. Ki bu destek ileride TC’nin başını çok ağrıtacak. İşte bu da bir satrançsal vizyon örneği.

Ben Ne Biliyorum da Söyleyebilirim?


Satranç oynadığım dönemlerde iyi bir oyuncu olduğum söylenirdi, ama burcum (İkizler) oyunda sıkılmama neden oluyordu herhalde. Bir keresinde ortaokul düzeyinde İstanbul’un en iyi derecelerine sahip olan sınıf arkadaşım Engin Civan’ı bile yenmiştim. Belli yaşın üzerindekiler onu tanırlar.

Sonra bir yaşta oynamayı bıraktım. Satranç bisiklete benzemez.  Tabii taşların hareketlerini, belirli bazı oyunları unutmazsınız, ama her büyük aradan sonra neredeyse yeniden başlamanız gerekir.

Şimdi bu kadar büyük bir tahtada, pardon sahada yer alan irili ufaklı bir sürü oyuncu söz konusuyken, herhalde benden kapsamlı bir satranç analizi ya da fal beklemiyorsunuz. Bu günlerde (olay her gün değişiyor bak) elimden ya da aklımdan geleni paylaşayım.

Her gün dünyanın her yanında bu konuda sayısız analizi, köşe yazısını, TV ve radyo programını okumak ya da izlemek mümkün. Karşılaşmanın sonuna ilişkin kapsamlı bir tahminde bulunabilen kimse yok. Herkes nefesini tutmuş, 3.Dünya Savaşı başlayacak mı diye korkuyor. Ortak duygu bu. Bazıları da zaten çoktan başladığını ileri sürüyorlar.

Bu karşılaşmanın, daha doğrusu karmaşanın beni daha çok ilgilendiren yanı, bizim başımıza ne geleceği.

Biz Ne Olacağız?


İşte konuda çok umutsuzum. Metaforumuza dönelim. Bizim yönetimde satranç bilen yok. Tahtaya ya da sahaya müdahale etme gücüne sahip tek faktörün (tanıyorsunuzdur), değil satranç, dama hatta tavla bile bildiğinden şüpheliyim. Ama eğer tavlayı bir şekilde öğrenmişse, onda da eğer başlangıçta büyük zarı attıysa, yani hamle önceliğine sahipse, mutlaka taşının kırılmasına neden olan bir hamleye girişecektir (bak. Rus uçağının düşürülmesi ya da Musul’dan İzmir Marşı ile geri dönen birlikler).

Ayrıca o kadar oyuncunun katıldığı bir satranç sahasına ikide birde karışıp tavla hamleleri yapmaya devam ederse, hele mesela tavladan alıştığı gibi taş çalmaya filan girişirse, güçlü oyuncuların birinden esaslı bir şaplak yiyeceği kesindir. Hatta bu şaplağı rakiplerden değil, müttefiği diye bildiklerinden de yiyebilir.

Eee, Neler Olabilir Peki?


Sadece neler olacağına değil de neler olmayacağına da ilişkin tahminlerimi (sakın öngörü zannetmeyin) de aklım erdiğince sıralamaya çalışayım. Rusya, asla ve kat’a Suriye’den çekilmeyecek. Tek Akdeniz üssü orada. Biz ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, Kuzey Suriye’de Kürt koridoru oluşacak ve bizim petrol boru hatlarımız iptal olacak. Esad yıkılmayacak. Ama belki bölünmüş bir Suriye’de kendine kalan bölgede demokrasiye razı olacak. İran, uluslararası arenada her gün daha güçlenecek, bölge lideri konumuna gelebilecek.

O uçağın bedelini de Rusya’ya misliyle ödeyeceğiz. Tabii nakdi bedelden bahsetmiyorum. Uçak önemli değil, önemli olan Rusya’nın, daha doğrusu Putin’in karizmasını çizmeye teşebbüs etmiş, hatta çizmiş olmak. Siyasal tavır ya da kişisel karakter yapısı açısından iki lideri karşılaştırmaya kalkanlar, çok yanılır. Putin’i didik didik doğrasan olayın haftasında ¨vallahi bizim pilotlar kendi kafalarına göre yapmış¨ dedirtemezsin. Bize bu konudaki büyük esnekliği sağlayan, ¨savaş başlı başına hiledir¨ mealindeki hadistir. Adamlarda böyle kaçış yolları yok tabii.

Arap Baharı’nın ya da BOP’un bölmeyi başarabildiği Libya ve Irak’ı takip etme ihtimalimiz, oldukça artmış durumda. Bu aşamaya gelmiş bir Kürt hareketinin tümüyle imhasını dünyanın bu noktasında becerebilmek imkansız bence. Bu durum kolay kolay bir toplumsal barışa da dönmez.

Ne Olabilmeliydi?


Benim açımdan çok acıklı olan, muhtemel bir kurtuluşu dışardan gelebilecek bir şaplağa bağlamak. Olması gereken, örgütlü bir işçi sınıfından, belki de bir Kürt etnik hareketiyle birlikte, destek alan bir sol muhalefetin, tercihan sosyalist bir parti öncülüğünde bu işi çözmesi, ülkeyi özlediğimiz düzeyde bir demokrasiye kavuşturmasıydı.

Bunun bir kısmı da az daha oluyordu, belki iktidar düzeyinde değil, ama HDP bence bu konuda ümit veriyordu. İlk günden beri korktuğum ve maalesef beklediğim gibi, asıl ihaneti soydaşlarından yedi ve bence bir daha asla ümit oluşturamayacak şekilde yenildi. Kandil’in bugün ilçelerde olacağını hayal ettiği halk ayaklanmasının neden bir türlü olmadığı da bunda gizlidir.

Cesaretimi toplamayı becerebilirsem bu konuda da bir yazı yazacağım. Cesaret şundan gerekli, böyle bir yazıya anlayan anlamayan herkes saldıracaktır. Ben de bu blogta küfür etmeme sözü vermiştim. Muhtemel eleştirilerin bazılarını nasıl cevaplayacağımı bilemiyorum.

Bu satranç sahası üzerine yazmaya devam edeceğim, tabii aklım erdikçe. Bu yazının biraz hafif kaldığının idrakindeyim, ama bugün bundan daha ileri ve derin falcılık yapılabileceğini de sanmıyorum.

Sağlıcakla kalın.


Not ve rica: Eğer üşenmezseniz, bu yazının 3. bölümünü de okuyun. Özellikle İnönü anısı oldukça güzel. Haa, bir de beğenirseniz paylaşın kardeşim, yazılarımı kendinize saklamayın yani.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Ortadoğu, Satranç ve Keten Helva



Bugünü Anlayabilmek İçin


Kısa ama ilginç bir tarih bilgisi vermek istiyorum. 20.yüzyılın en şaşırtıcı ¨barış¨ ataklarından biri hakkında.

I.Dünya Savaşı’nda Rusya, Ekim Devrimi’nin ardından savaşa son vermek için, İtilaf Devletleri’nden (başlangıçta Sırp Krallığı, Rusya İmparatorluğu, III.Fransa Cumhuriyeti, Belçika Krallığı ve Britanya İmparatorluğu; daha sonra bunlara birçok devlet, bu arada ABD ve Japon İmparatorluğu da katıldı) ayrıldı, yenilgiyi kabullendi ve barış istedi. Kendilerini zafer kazanmış hisseden İttifak Devletleri (Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan Krallığı) derhal Rusya’nın gırtlağına çöktüler.

Bu arada belirtmek gerekiyor, Rusya artık Çarlık Rusyası değildi, Bolşeviklerin yönetimindeki Sovyetler Birliği olmuştu. Çarklar, usuller farklı işliyordu. İttifak Devletleri henüz bunu anlamamışlardı. Sınırsız isteklerini birbiri ardına sıralamaya başladılar. Duracak gibi değillerdi. Her an St.Petersburg’u ya da Moskova’yı da isteyebilirlerdi. Sovyetler’in elinde zaten doğru dürüst askeri güç kalmamıştı. Var olan son birlikleri de iç isyanlara karşı kullanmaları gerekiyordu. Yoksa yeni devletlerini ayakta tutamayacaklardı.

Bolşevikler, Çarlık Rusyası’nın Dışişleri Bakanlığı’nın kasalarını açtılar. Karşılarında bir hazine duruyordu: Gizli anlaşmalar arşivi. Yıllardır Rusya’nın da taraf olduğu ittifakları kanıtlayan anlaşmalar. Birinde Almanya ile İngiltere’ye karşı, diğerinde Almanlar ve İngilizlerle birlikte Fransızlara karşı, bir başkasında Osmanlı ve Fransızlarla birlikte Almanlara karşı vb. Başladılar bunları teker teker açıklamaya. Herkes birbirine girmek üzereyken, Sovyetler belli kayıpları kabul ederek Brest-Litowsk Antlaşması’nı imzaladılar. Karşı taraf da fazla bastıramadı.

Peki, bu ders niye?


Bir süreden beri biz de bu Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği geleneğinin devamı olan bir devletle kapışma halindeyiz. Birbirlerinden çok farklı olsalar da, neredeyse genetik kabul edilebilecek bazı ortak özellikleri var bu üç devletin. Birçok ortak özelliği sayacak değilim, beni ilgilendiren konu satranç.
Uluslararası Satranç Federasyonu (FIDE)’nin verdiği ¨Satranç Büyükustası¨ ünvanını alanlar listesini Google’da bulabilirsiniz. Dünya Şampiyonu ünvanını bir yana bırakacak olursak, dünya çapındaki oyunculara verilen bu ünvan bir oyuncunun erişebileceği en yüksek seviyedir ve kazanıldığı andan itibaren yaşam boyunca geçerlidir.

Liste özellikle bizim açımızdan ilginç sayılabilecek istatitiksel bilgilere erişmemize olanak sağlıyor. Oyuncuların isimlerinin hizasında vatandaşı oldukları ülkelerin bayrakları var. Yukarıdan aşağı (isterseniz de aşağıdan yukarı, bir şey farketmiyor) doğru incelediğinizde, yalnızca iki adet Türk bayrağına rastlıyorsunuz. Bunların biri de ya yanlış konmuş ya da Türkiye adına satranç oynayan bir yabancı. Biri de Suat Atalık. (Eşi de satranç oyuncusu ve bilin bakalım adı ne: Ekaterina).

Listede Tunus, Fas, Mısır, Singapur, İzlanda gibi ülkelerin temsilcileri de var, birer ya da ikişer Büyükusta çıkarmışlar. Yahu, İspanya ile Fransa arasına sıkışmış Andorra Prensliği bile var listede. (Bilmeyenler için: Yüzölçümü 468 km2, nüfusu yakl. yüz bin.)

Şimdi bugünlerdeki rakibimizin bu alandaki durumuna bakalım. Listeyi taradığımızda bir dolu Sovyetler Birliği ve Rusya’dan isimle karşılaşıyorsunuz. Ayrıca yakın zamana kadar Sovyetler Birliği’ne dahil olan Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Beyaz Rusya, Litvanya gibi devletlerin bayrakları da bol miktarda. Bu da yetmiyor. ABD, İsrail gibi ülkelerde Büyükusta olmuş birçok oyuncunun da Rus isimleri taşıdığını görebiliyoruz. Zaten bizim ikinci bayrağın karşısında da Mikhail Gureviç ismi var.

Satranç, ne alaka?


Bir zamanlar iyi satranç oynardım, ama yıllardan beri elime taş almadım diyebilirim (bazı nedenleri bir sonraki yazıda). Çok meraklısı da değilim. Ama son zamanlarda Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine yazan hemen herkes bir satranç lafı ediyor. Gerçekten de Ortadoğu büyük bir satranç tahtası gibi. Her an taraflardan yeni bir hamle gelebiliyor. İşin kötü tarafı, buranın satranç tahtasından önemli bir de farkı var. Rakip sayısı ikiyle kısıtlı değil. Her an yandan birileri tahtaya dahil olup, taşların yerini değiştirebiliyorlar, taş çalabiliyorlar ya da taş ekleyebiliyorlar.
Dahaönce satranç düzeyleri birbirine yakın sayılabilecek devletler kendi aralarında oynaşıyorken, konuya uzaktan tavır alarak müdahele etmekte olan bir satranç devi, Rusya, tahtaya fiilen ve boylu boyunca dahil oldu, hem de yanına büyük bir satranççıyı da alarak: İran.

Burada biraz İran’dan bahsetmek gerekiyor


Turistik ya da ticari amaçla İran’a gitmiş olan bir dolu arkadaşım var. Hepsi de döndüklerinde büyük bir şaşkınlık ifadesiyle aynı şeyi söylediler: ¨Yahu, adamlar kahvehanelerde tavla değil, satranç oynuyorlar.¨

İran, yıllardır uluslararası abluka altında inim inlerken kuyruğunu dik tutmaya gayret etti. Taviz vermedi, tüm Dünya’nın kara listesindeydi, hem de Birleşmiş Milletler kararlarıyla.

İran’ın sonra yaptığına yine satrançtan bir örnek vermek istiyorum. Satrançta Rok adı verilen bir hamle vardır. Kaleyle şah kuralına uygun olarak yer değiştirir. Oyuncunun aynı anda iki taşla birden oynayabildiği tek satranç hamlesidir. Tecrübesiz oyuncular bazen hamle atlatmak için bile buna başvururlar. Boş bir hamle olur. Ama bazen de iyi bir oyuncunun elinde rok, oyunun gidişatını, hatta bazen kaderini değiştiren bir hamle olur.

İran’ın güçsüz ve ezilmekte olduğu dönemde kendini bölgenin aslan parçası olarak gören şanlı ülkemiz, resmen bir roka kurban gitti. Aniden tavır değiştiren ve nükleer konusunda tavizler veren İran birdenbire bölgenin en önemli aktörü rolünü yeniden kazanıverdi, hem de eski gücünü kazanmaya azmetmiş bir ortakla: Rusya.

Bence burada satranç meselesine son verelim, en azından uluslararası olanına. Gelecek yazıya kadar, bizim için daha önemli bir konu var: Helva konusu.

Yandı gülüm keten helva yani.


Not: Gelecek yazıda bir yandan bu satranç tahtasını anlamaya çalışırken, bir yandan da bizden iki satranç anısı anlatacağım.

27 Kasım 2015 Cuma

Duvardan Önce Son Çıkış (Bilin Bakalım Kimler İçin?)

Merhaba,

Birikmiş, bekleyen yazılar vardı, ama gündemin geldiği nokta, bu yazıyı acil kıldı. Diğerlerini daha sonra kullanacağım.

Bazı toplumsal olaylar vardır, cenazeler, anmalar, bayramlar gibi. Bu olaylar, küslükleri ortadan kaldırmak için, başka günlerde insanın belki yapmaya cesaret edemeyeceği, özür dilemek, barışmak gibi eylemler için uygun fırsatlar sağlar. Böylesi günlerde ortak acı, ortak üzüntü, ortak sevinç gibi duygular, tarafların daha toleranslı, daha anlayışlı olmalarına da yol açabilir.

Diyeceksiniz ki, hayrola, cenaze mi var, bir şey mi anılıyor yoksa bayram mı bugün? Hiç biri. Ama en az bunlardan biri kadar önemli bu günler. Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Sorumlusu Erdem Gül tutuklandılar.

Şimdi denebilir ki, (tabii ki ben değil) ¨tamam kardeşim, daha önce de bir sürü gazeteci, yazar tutuklandı. Tuncay Özkan, Yalçın Küçük, Nedim Poyraz, Mustafa Balbay, Ahmet Şık, Nedim Şener vb. Bunlardan sadece Ahmet Şık’ın tutuklanması bize şık gelmedi, çünkü onu seviyorduk, ama diğerlerine şu veya bu düzeyde gıcığımız vardı. Tutuklanmalarına üzülmedik, hatta bazılarına sevindik bile. Onlar cuntacıydı çünkü.¨ (bak. Schadenfreude).

Bugünün Farkı Ne?

Bunu burada keselim. Bu başka yazıların malzemesi olsun. Peki ben neden bugüne kadar, ¨duvardan önce son çıkış¨ başlığını atmadım da, bugün böyle bir şey yaptım?

Kasılmak gibi olmasın, çünkü ben bugünün geleceğini o günden görenlerden biriyim (görmez olaydım, bütün bu dönem boyunca sağlığımı riske etmezdim hiç olmazsa). Bunun şahitleri çok. Ergenekon’un ilk günlerinden beri, hele hele Balyoz davasından sonra her gördüğüm insana (bunların bazıları arkadaşlarımdı), bu işlerin dandikliğini, niyet’in bozuk olduğunu, ilerki günlerde çok daha beter olaylarla karşılaşılacağını söyledim. Hatta yine kasılmak gibi olmasın,¨İslami Faşizm¨in geleceğini de yıllar önce belki de ilk ben söyledim.

Bu ¨ben, ben, ben¨ vurgulamalarını neden yapıyorum? Tamam, tamam, egomun güçlü olduğunu biliyorum, ama amacım bunu göstermek değil. Amacım, yazının sonundaki talebimin (henüz bilmiyorum, belki de taleplerimin) meşru olduğunun altyapısını hazırlayabilmek. Hemen zıplamayın, ¨haklı¨ demedim, ¨meşru¨dedim.

Zıplamayın, üzerim

Zıplama dürtünüz bittiyse, hemen onu da söyleyeyim: Tabii ki taleplerim haklı, hem de sonuna kadar. Tarihle bağlantılı hiç bir öngörünün haklılığı bu kadar kısa sürede dört başı mamur kanıtlanmamıştır. Zamanında buna karşı çıkanlar sadece öngörünün yanlışlığını vurgulamış, ortalama ahlak seviyesinde, medeni bir siyasi tartışma sürdürmüş olabilselerdi, durum bu kadar umutsuz olmayabilirdi. Ama herkesin şahit olduğu acı bir olgu var. Bu kişiler bizi, bizim tarafımızdan hiç muhatap olmadıkları ağırlıkta laflarla suçladılar. En komiği, ¨niyet okuma¨ suçlamasıydı. (Laf diyorsam, kibarlık olsun diye. Çünkü bunların bazıları bize affedersiniz faşist bile dediler, ki bana normal koşullarda, yani iltimassız olarak faşist diyecek birinin başına gelebilecekleri en iyi onlar bilirler.)

Şimdi bugünkü tutuklamanın daha önceki tutuklamalardan farkını ve neden duvardan önceki son çıkış olduğunu anlatmaya çalışayım.

Bugün neden farklı?

Önceki tutuklamalarda, (büyük ihtimalle ABD’nin de desteğiyle) profesyonel sayılabilecek bir ya da birden fazla ekip tarafından hazırlanmış belgeler, görüntüler, gizli tanıklar vb. kullanıldı. Orada yalnızca Türkiye değil, tüm Dünya için geliştirilmiş, yani evrensel birtakım stratejiler söz konusuydu. Önceden ayarlanmış savcı, hakim, mahkeme vb. yardımıyla devreye sokuluyor, itirazlar, karşı kanıtlar, tutarsızlıklar gözardı ediliyordu. Bu tavırlar sadece mahkemeler tarafından da alınmıyordu.

Balyoz Davası sanıklarından Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrik, iddianameyi paramparça etmişler, yaklaşık 1500 (yazıyla binbeşyüz) kadar tutarsızlığı kanıtlarıyla ortaya koymuşlar ve bir kitap halinde yayımlamışlardı. Bunları ilgili olabilecek kişilere bir kez de sözlü olarak anlatabilmek amacıyla düzenledikleri toplantıya ise (muhatapların her dakika gittiği Cezayir’de) , ¨ulan, belki haklıdırlar, rezil rüsva oluruz¨diyerek bu davanın doğru olduğunu savunanlar katılamamıştı. (Bunların bir kısmı Haziran Direnişi’ne de gezi merdivenlerine kadar katılabildiler.)

Gelelim yazının sonuna. Neden son çıkış?

Can Dündar ve Erdem Gül, herhangi bir sahte belgeye, görüntüye, gizli tanık ifadesine dayalı olarak tutuklanmadılar. Kanunlara, TC Anayasası’na, basına ilişkin uluslararası kurallara aykırı olarak, bir potansiyel tiranın, bir diktatörün talimatıyla açılan davayla tutuklandılar. Dava usulden yanlış, çok ay önce yayımlanan bir yazıdan açıldı bu dava, ki azami dava açılabilme süresi dört aydı.

Bu eşittir, artık yasalar, anayasa, uluslararası kurallar, sözleşmeler geçerli olmayacak. Bir bireyin iki dudağı arasında olacak kaderlerimiz. Sakın ha, bununla bizim ne alakamız var demeyin YAE’ciler. Benim sıradan halkı bu nedenle suçlayacak halim yok, benim muhatabım sizlersiniz. Aranızdan, ¨tamam lan, ben Tayyib’i seviyorum, artık sosyalist filan değilim¨ diyenler olabilir, selametle.

Ama ben sosyalistim, ben komünistim diyenler, duvardan önceki son çıkıştasınız. Gelin efendi efendi, özeleştirinizi verin, kullandığınız terbiyesiz hitaplar için özür dileyin ve kaçınılmaz mücadelede yerinizi alın.

Sağlıcakla kalın.