22 Nisan 2016 Cuma

Yeni Hrant Davası - Kim Eksik?


Bugün 22 Nisan Cuma. Üç gün önce Dink cinayetine ilişkin davanın ikinci perdesi açıldı. Bu defa yargı karşısına çıkanlar farklı. Dönemin polis görevlileri Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek gibi isimler tutuklu olarak hakim karşısında. Tutuksuz sanıklar arasında ise dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun,  o dönemde Trabzon  Emniyet

Bu görüntü herkesin beynine kazındı

 Müdürü olan Reşat Altay, İstanbul Emniyetinin eski İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler ve Erhan Tuncel'in aralarında bulunduğu 11 kişi yer alıyor. Dink ana davasında da Ogün Samast, Yasin Hayal ve Ersin Yolcu tutuklu bulunuyor.

Nedim Şener’in Mücadelesi


Aslında gazeteci Nedim Şener yıllardan beri bu kişileri işaret ederken helâk oldu. Köşesinde defalarca yazdı, olmadı. Kitap bile yazdı, yetmedi. Kumpasla hapse de girdi. Yalnız değildi. Henüz tamamlanmamış kitabı nedeniyle Ahmet Şık da ona refekat etti. Tabii ancak tecrit hücrelerine kadar. Birlikte kalmaları aylarca sakıncalı görüldü. Ahmet Şık’ın kitabı hakkında, ¨bazı kitaplar bombadan daha tehlikelidir¨ denildi. 
Hem de Avrupa Parlamentosu’nda, yabancıların önünde.


Kapı gibi Nedim Şener, mahpushane koşullarından yılmadı. Bunu mesleğinin bir parçası olarak kabul etti ve direndi. Hapisten çıktıktan sonra katıldığı bir TV programında, babasını görmeye giderken ona göstermek için giydiği en sevdiği eteği x-ray cihazında ötünce çıkarmak zorunda kalan kızını anlatırken, kendine hakim olamayıp ağladı.

Yazısız


Üstteki paragrafı hicran olsun diye yazmadım. Hani söz vermiştim ya bloğun başlangıcında, küfür etmeyeceğim diye. O sözümü tutuyorum. Anlayacak kapasitede birisi için o paragraf, kusura bakılmasın, ana avrat küfürdür.

Çünkü o dönemde kendini hala solcu, sosyalist ve hatta komünist olarak niteleyebilen bir takım kişiler, Nedim Şener’e ve onun gibi düşünenlere postal yalayıcı, darbeci, Ergenekoncu, Balyozcu ve hatta faşist demekle meşguldüler.

Neden Kurban Oldu Dink?


Hrant Dink’in öldürülmesini, Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi kişilerin, ¨Ergenekon¨ ve ¨Balyoz¨ sanıklarının hapse girmelerini organize eden güçle, bugün bu davada yargılanmakta olan polislerin isimlerinin gölgelenmesini ve daha sonra taltif edilerek üst görevlere atanmalarını sağlayan güç aynı güçtü: AKP yasal destekli Cemaat.

Zaten Dink, Hrant Dink olduğu için kurban seçilmemişti. Onun öldürülmesinin esas nedeni, hazırlanmakta olan Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi kumpaslara altyapı oluşturmaktı. O cinayeti de provasız işlemediler. İlgili bazı polislerin Trabzon’da görevli oldukları dönemde Rahip Santoro’nun öldürülmesi ve sonrasında yaşanan süreç, Dink cinayetinin mükemmel bir provasıydı.

¨Kullanışlı¨ Arkadaşlar


Bütün bunları gören ve kendilerini yırtarcasına anlatmaya çalışan birilerinin varlığına rağmen, bir grup insan bunları ne gördüler, ne duydular. Kendilerini ¨Hrant’ın Arkadaşları¨ olarak adlandıran bu grup, tüm duruşmaları militanca takip ettiler. Önlerine açtıkları ¨Hrant’ın Arkadaşları¨ imzalı pankartın arkasında toplanıp sloganlar attılar, cinayetin bir an önce aydınlatılmasını, katillerin ve özellikle de onların arkasındaki kişi ve güçlerin ortaya çıkartılmasını ve cezalandırılmasını talep ettiler. Bir diğer önemli talepleri, Dink davasının Ergenekon davası ile birleştirilmesiydi.

Bu ilk davadan

Neden? Çok basit. Aslında  ¨Arkadaşlar¨ olayı büyük ölçüde çözmüşlerdi. Asıl suçlular, bu davada değil, Ergenekon davasında yargılanıyorlardı. Hrant’ın katledilmesi de açıkça bir Ergenekon eylemi olduğundan, davaların birleştirilmesi ve (buraya dikkat!) Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz gibi Ergenekoncuların bu cinayetle bağlarının açığa çıkarılması gerekiyordu hatta şarttı.

Büyük ihtimalle senaryoları bile hazırdı (senaryoyu sarı harflerle vereceğim. Fazla sulu gelirse okumayın, geçin. Aslında bu konu böylesine sululuk kaldırmaz, ama ne yapayım, biraz gırgır geçmeden de duramıyorum).

Senaryo


Birinci mekan (büyük ihtimalle Kemal Kerinçsiz’in bürosu): Masanın üzerindeki noter lambasının ışığıyla aydınlanan loş bir büro. Ağır mobilyalar, kalın ciltli kitaplarla dolu kütüphaneler. Karşılıklı ağır maroken koltuklara oturmuş iki kişi, geniş tabanlı kristal bardaklarından viskilerini yudumlamaktalar. Herhalde hemen tanıdınız, kişilerin birisi emekli general Veli Küçük Paşa diğeri ise meşhur faşist avukat Kemal Kerinçsiz.

Hakikaten korkutucu, değil mi?

Veli Paşa kadehinden büyükçe bir yudum aldıktan sonra, bir yandan kucağındaki çok tüylü kediyi okşarken, Kerinçsiz’e:¨Yahu bu senin single malt viskilerine bayılıyorum, ama bana bir şişe bile göndermedin, neyse bir ara gönderiver. Bak, dün ne düşündüm. Bu Hrant denen Ermeni dölü var ya, Türklerin zehirli kanı filan dediği için yargılandığında, seninle mahkemeye gitmiştik, nasıl da tırsmışlardı. Şimdi de gazetesinde Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğunu iddia etmiş. Nallayalım artık şunu. Millet görsün, Türk’e laf etmek kolay mı?¨ der.

İçinin güzelliği yüzüne yansımış

Kerinçsiz’in gözleri parlar, yerinde zıplar. ¨Çok haklısın paşam, ben hemen bizim gençlerden birini ¨İhtiyarlar¨a göndereyim. İlk toplantılarına bizi çağırsınlar, önerimizi anlatalım, onaylarını alalım¨ der.

İkinci Mekan: Horasan duvarlardaki meşalelerle aydınlanan bir Bizans mahzeni. Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz daracık demir merdivenlerden zemindeki yuvarlak platforma inerler. Üstlerinde ekstra bir kıyafet yoktur ve yüzleri de açıktır. Platformda, hilal biçiminde dizilmiş koltuklarda oturan dokuz kişi görürler. Üzerlerinde kırmızı cüppeler, kafalarında kırmızı kukuletalar vardır. Yüzleri maskelidir. Koltukların karşısındaki boşluğa ise bir hatip kürsüsü konmuştur. Küçük ve Kerinçsiz, yayın ortasında oturan kişinin el işaretiyle o kürsüye geçerler.

Veli Küçük daha kıdemli bir Ergenekoncu (haa, daha önce söylemeyi unuttuk, buradaki dokuz kişi de Ergenekon örgütünün yönetimini oluşturan İhtiyarlar’dır) olmasına rağmen, hitabet yeteneği daha güçlü olduğu için sözü Kerinçsiz’e bırakır. Kerinçsiz, davudi sesiyle, kısa ve net cümlelerle, akıllarına gelen fikri, bunu nasıl daha da geliştirdiklerini, hazırladıkları fizibiliteyi, eylemin toplumda yaratabileceği muhtemel etkileri açıklar.

Senaryonun kaynaklarından biri

Kısa bir sessizlik olur, kukuletalılar aralarında bakışırlar, belli belirsiz bir baş hareketi yaparlar. Ardından yayın ortasındaki koltukta oturan kişi konuşur:¨Arkadaşlar, önerinizi ben beğendim, ama bir kez de aramızda tartışmamız ve kabul edersek son şeklini vermemiz gerekiyor. Daha sonra sizinle bağlantıya geçeriz¨ der.

Küçük ve Kerinçsiz sırayla birer baş selamı vererek platformu terk ederler ve merdivenlere yönelirler. Merdivenleri ağır ağır çıkarken Veli Küçük’ün kafasını burgu gibi oyan bir düşünce vardır. Onlara hitap eden İhtiyar’ın sesi ve daha çok da konuşma biçimi. Sesi, kukuletanın altındaki bir aygıt tarafından değiştiriliyor ve boğuklaştırılıyor olsa da konuşma biçimi, vurguları oldukça özgündür ve Veli Paşa bu kişiyle daha önce birden fazla kez aynı mekanda olduklarından giderek daha çok emin olmaktadır.

En üst basamağa geldiğinde, tam mahzenin kapısından çıkacakken, aklına biraz önce görmüş olduğu bir başka ayrıntı gelir. İhtiyar, onlara hitap etmek ve diğerlerine bakmak üzere koltuğunda kımıldandığında, cüppenin yan tarafı hafifçe açılmış ve haki renkte bir pantolonda kırmızı bir şeridin ucu bir anlık da olsa görünmüştür. Paşa, adımlarını şaşırır, sendeler ve önden çıkmakta olan Kerinçsiz’in omzuna tutunur. Kulağına eğilir ve ¨çabuk arabaya binelim, sana bomba gibi bir haberim var¨ der.

Küçük’ün Önemli Keşfi


Arabaya binerler. Kerinçsiz, Paşa’nın heyecanlı halinden etkilenmiştir. Soru dolu gözlerle Paşa’ya bakar. Paşa, heyecanını belli eden bir tonla:¨Aslında daha önceden de huylanıyordum, ama bugün emin oldum. Bizim ‘İhtiyarlar’ın lideri İlker Paşa¨ der. Ve diğer ayrıntıları sıralar.


İşte bir numara

Kerinçsiz adeta şoka girer, ¨inanmıyorum¨ diye bağırır. Fakat o da kukuletalının konuşma biçimini bu fikrin ışığında bir kez daha gözden geçirince Veli Paşa’ya hak verir. ¨Haklısınız Paşam¨ der, ¨bugün Harp Akademileri’nde tören vardı, herhalde tören üniformasını değiştirmeye fırsat bulamadan buraya geldi. Siz de kırmızı şeridi görünce...¨.

Bir Ara Not


Ben böyle yavan ve aşırmalı yazmaya devam edersem, bu senaryo bitmez. Herhalde tanımışsınızdır, başı ¨Baba¨ filminden, sonrası Kurtlar Vadisi’nden apartma. Sonu mu? Canım İlker Paşa kısmı da, bizim Ergenekon karşıtlarının fantezisi. Hepsi inanmadı mı İlker Başbuğ’un örgüt lideri olduğuna?

Senaryonun Son Parçası


Sonrasını da kısaca özetleyelim: Uyanık Türk güvenlik güçleri ve seçkin (seçilmiş demek daha doğru) savcıları, kesinlikle hiç bir dış güçten yardım ve destek almaksızın, bu örgütü ilmek ilmek sökerek açığa çıkardılar.

Yalnız ilmekler çok dağılınca, bir daha toparlayabilmek mümkün olamadı. İşin bir üzücü yanı şu: Ne Veli Küçük’ü ne de Kerinçsiz’i Dink cinayetine bağlamak bir türlü becerilemedi.

Senaryo Bitti


Nereden çıktı bu senaryo şimdi diye soracak olursanız, cevabı basit:

Vallahi böyle saçmalıklara inananlar çıktı bu toplumda. Hem de okumuş etmiş insanlar arasından. Profesörler, yazarlar, fikir adamları filan da vardı. En zavallıları da kandırılma veya değişimi görememe sabıkalılarıydı, onları tanıyorsunuz.

Şimdi bu senaryoyu terk edelim ve öncesine dönelim. Hani Hrant’ın arkadaşları davaların birleşmesini istiyorlardı ya, işte oraya.

Aslında bu kumpası kuranlar da davaların birleşmesinden yanaydılar. Böyle bir örgüte kanlı bir vukuat lazımdı. Ama fark ettiler ki, Dink cinayeti bu işe uygun değildi, riskliydi, zanlılar güçlüydü.
 

Danıştay cinayeti sanığı Alparslan Arslan

Ne yapsınlar, mecburen gene aslında çok alakasız duran Danıştay cinayetini bağladılar buraya. Hiç olmazsa Küçük ya da Kerinçsiz gibi dişli (muhtemel) zanlılar yerine, katil olduğu kanıtlanmış, Reichstag yangınının Van der Lubbe’si gibi meczup bir avukat vardı. Aslında o zavallı da bütün duruşmalarda bu işi Ergenekon aşkından değil, din aşkından yaptığını haykırdı. Ama sesini kimseye duyuramadı.

Üzücü Noktalar ve Soru


Yazı çok uzadı. Gelelim işin bir diğer önemli noktasına. Eğer Cemaat-AKP kavgası çıkmasaydı, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk vb. davaların kurbanları asla dışarıya çıkamayacak ve Dink cinayeti yeni bir davanın konusu olmaksızın kapanıp gidecekti.

Yazıyı bitirmeden bir diğer üzücü noktayı vurgulamam gerekiyor. Yeni Dink davasının ilk gününde, Çağlayan’daki Adliye Sarayı’nın önünde bir avuç insan toplanmıştı. Ellerinde ¨Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz¨ pankartı ile.

Tanıdıkları göremedik

Peki, şimdi can alıcı soru. Daha önce Beşiktaş’taki adliyenin yakınındaki parkta hep açılan ¨Hrant’ın Arkadaşları¨imzalı pankartın arkasındakiler nerede, Hrant’ın Arkadaşları nerede? Toplanan bu grupta hemen hiç tanıdık yüz yok. Ne yani, katiller ya da onların arkasındakiler Ergenekoncu değillerse, katil sayılmıyorlar mı? 

Ne dersiniz?



17 Nisan 2016 Pazar

İnsan ve toplum, kendi eder kendi bulur…


MURAT SEVİNÇ


AKP’ye geçtiğimiz 10 küsur yıl boyunca destek verenlerin bir kısmı bugün muhalif. ‘Kandırıldığını’ söyleyen de var, ‘Erdoğan değişti’ diyen de.

Kandırıldığını söyleyen birine, ‘Yok hayır kandırılmadın’ demek pek anlamlı olmaz sanırım. Buna mukabil kişisel görüşüm insanın pek kolay kanmadığı yönünde. Ayrıca Erdoğan ile yandaşlarının da anlamlı bir değişim geçirmediği ve AKP’nin nahoş nitelik/eylemlerinin, ‘büyük hedefler (!)’ uğruna uzun yıllar ‘görmezden gelindiği’ kanısındayım. Aynen 1950-54 arasında olduğu gibi… O dört yıllık zaman zarfında da DP (Demokrat Parti), 1955 sonrasında yaşanacakların ipuçlarını bolca vermiş ancak hızlı ekonomik büyüme ve çok partili yaşam mutluluğu içinde görmezden gelinmişti.

Görmezden gelmenin iki boyutu var tabii: Görmeyi istememek ve görmeyi reddeden bir ideolojik konumlanma.
AKP’yi destekleyenlerin ‘bir kısmı’ yıllardır takip ettiğim, özgür bir toprak düşlediklerinden kuşku duymadığım, bedel ödemiş ve ben kısa pantolonla dolaşırken darbe mağduru olmuş dürüst yazarlar, sanatçılar. Nitelikli, sözüne değer verilen yurttaş kesimi. Okuduğunuz yazının eleştirisi, bu kesime. Adına ister liberal, ister liberal sol denilsin, fark etmez. Zaten her iki adlandırma da sorunlu.

Kazaz, Ünsal, ‘jöleli’


Toplumlar, zor günlerinde ve karar anlarında yalnızca laf ebesi siyasetçilere değil, sevip takdir ettiklerine, okuduklarına, dinlediklerine de bakar. Yurt dışı basın, ülkenin önemli düşünce insanlarını, gazetecilerini vb. arayıp bilgi/görüş alır. Takdir edersiniz ki hiçbir Guardian ya da Le Monde yazarı/muhabiri, Tuğçe Kazaz’ı, Niran Ünsal’ı ya da TV gediklisi kimi soytarıları arayıp ‘Türkiye’de neler oluyor?’ diye sormaz.

Dolayısıyla adı sanı bilinen okumuş kesimin gücü, sayılarıyla doğru orantılı değildir. Bu nedenle söz konusu destekçilerin, AKP’ye hayalini dahi kuramayacağı bir ‘entelektüel’ katkısı sağladığı çok belirgin. Zaten bu insanlar terk ettiğinde, geriye ‘jöleli’ ile 2015 model Tekinalp (Moiz Kohen) kaldı.

Asıl mesele ve Cumhuriyet tarihinin en ‘dalavereci’ anayasa değişikliği


‘Görmezden gelme’den kastım şu. Destekçilerin, başta TSK’nin siyaset üzerindeki belirleyiciliğinden kurtuluş olmak üzere, büyük ve haklı beklentileri vardı. Belki bir diğer beklenti, mütedeyyin kesim ile diğerlerinin barışma olasılığıydı. Güçlü motivasyonlardan biri ise hiç kuşkusuz ulusalcı kesime duyulan (ve karşılıklı olduğunu sandığım) nefretti. Çok şey sayılabilir. Ancak asıl mesele, hedeflere varma yolunda önemsiz görülen sorunların, görmezden gelinmesiydi.

Örneğin, 2010 değişiklikleri. Çok kritik bir eşik. Cumhuriyet tarihinin en ‘dalavereci’ anayasa değişikliği. 20 küsur ‘olumlu’ değişiklik, Andrew Arato’nun deyişiyle ‘soğanın kabukları’ydı’ ve asıl mesele ‘soğanın cücüğü’ yani ‘yargı’ idi (olup biteni ta New York’tan gören Arato, ‘Ergenekonculuk’la itham edildi!).
Değişiklikler içinde, ülkenin ‘gerçek’ sorunlarının çözümüne dair bir ‘çaba’ ve ‘niyet’ yoktu. Buna mukabil hayli ağır bir ‘makyaj’ vardı. Hani şu düğünlerde geline yapılan, ancak sonucu değiştirmeyen o tuhaf makyaj gibi. Görmezden gelindi.

‘En birinci demokrat görünme’ yarışı


Haklı olarak eleştirenler, kimi had bilmezler tarafından 1982 Anayasası’na sahip çıkmakla, ‘AKP’ye takık, ruh hastası, saplantılı, bağnaz’ vs. olmakla itham edildi. Oysa oylama öncesinde Cemaat lideri, ‘Keşke ölüler mezarlarından kalksa da evet oyu verse’ demekle meşguldü. Bir din adamı, neden böyle şeyler söyler? Duymazdan gelindi.

Yürürlükteki anayasayı sabah akşam ve şuursuzca aşağılamak, ‘en birinci demokrat görünme’  yarışında marifet sayıldı ne yazık ki. Bugün yaşadığımız ‘anayasasızlaşma’ ya da ‘doğa durumuna dönüş’te bu akıl dışı tavrın payı çok büyük. Anti demokratik hükümler de barındırsa yürürlükteki bir anayasaya uygun hareket etmenin kıymeti, herhalde bugün daha iyi anlaşılıyordur. Ancak, geçmiş olsun!

Vizyon aşağı, vizyon yukarı!


Benzer tavır hemen her konuda sergilendi. AKP’nin, yere göğe konulamadığı yıllarında siyasal alanı düzenleyen hemen hiçbir ‘12 Eylül yasası’nı değiştirmediği, aksine hepsinden ‘yararlandığı’, görmezden gelindi.

Her Allah’ın günü Resmi Gazete’de yayınlanan kamulaştırmalar, imar değişiklikleri (talanı!), olumsuz yöndeki sosyal hak düzenlemeleri vs. görmezden gelindi.

İmar planlarındaki değişiklikleri topluma anlatmaya çalışan meslek odalarının sesi, sade suya tirit Kemalizm eleştirileriyle bastırılmaya çalışıldı. İmar talanı dün başlamadı memlekette. Şu aralar gazetelerde sağa sola racon kesmekle meşgul olan eski bir yayın yönetmeni gazeteci/edebiyatçı, ülke parsellenirken çılgın kanal projesini nerelere sığdıracağını bilemez haldeydi. Saçma sapan projenin açıklandığı günlerin gazetelerinde kimin ne yazdığına şöyle bir bakıp hatırlamayı düşünmez misiniz? Vizyon aşağı, vizyon yukarı!

Büyük hedefe (vesayet!) varma yolunda…


AKP’ye ilişkin değerlendirmeler, siyasal İslam’ın (üstelik Bayarcı milli irade anlayışını benimsemiş) potansiyeli göz önünde bulundurulup anlamlı çıkarımlara dayandırılmadı. Başta zina tartışması, özel yaşama ilişkin ‘dokundurmalar’ yıllar öncesinde gündeme getiriliyordu. Görmezden gelindi.

Üç beş yıl öncesinde rejime dair kaygılarını hiç de otoriterliğe savrulmadan dile getirenlere, ‘Niyet okuyorsunuz’ deniyordu. Şimdinin endişeli liberallerince, ‘endişeli modern’ sıfatı icat edilmişti. Ayrıca, ‘endişelenmek’ çok olumlu bir yurttaş niteliği değil midir?

‘Delil bavullarıyla’ garip pozlar verilmesi, görmezden gelindi. Temel sanık haklarının ihlal edildiği yargılamalar sonunda verilen mahkumiyetlere, ‘Sağlık olsun, kurunun yanında birkaç yaş da yanar’ yorumları yapıldı. Büyük hedefe (vesayet!) varma yolunda, küçük hukuk dışılık ve tutarsızlıkların ne önemi vardı? Görmezden gelindi.

Oysa asıl mesele, o ‘yaşlar’ın yanmasını engellemekteydi. Belki o zaman bugün ‘kurular’ın zafer naralarını dinlemek durumunda kalmazdık. 2015 ilkbaharında adalet sistemiyle birlikte o davaların da çökmesinde, zamanında sergilenen ilkesizliklerin, ‘Maazallah bana da darbeci derler’ rüzgârına kapılarak adam gibi eleştirmekten kaçınmanın büyük payı var.

Büyük sürpriz ne?


Bugün gelinen noktada, ‘Ne olduysa son iki üç yılda oldu, öncesinde hızla demokratikleşiyorduk’, ‘Erdoğan değişti’ vs. diyenler; siyasal İslam’ı geçtim, inançlı/muhafazakâr kesimi tanıdıklarını düşünüyorlar mıydı gerçekten? Kişisel olarak, dindar kesim hakkında pek fikirleri olmadığı ve yıllardır bu kesime dair boş laf ettikleri kanısındayım.

Ulusalcı antipatisi/nefreti, bir başka ‘savrulma’ya neden olmadı mı? Şu anda gidişattan endişelenenler, siyasal İslam ve AKP tipi muhafazakârlığı, azgın kapitalizmin ‘olağan’ sonuçlarını bugün mü fark ettiler? Soma’da bir anda 300 küsur insan ölmese, bu ‘tali’ konulara girecekler miydi? Onlar AKP’yi allayıp pullarken, emekçi sömürüsü dolu dizgindi. Bugün olduğu gibi.

Büyük sürpriz olan nedir? Şeffaf olmayan bir rejimde, kentsel dönüşümün vurgunlara kapı açması mı? Yoksa demokrasiyi yalnızca araç olarak gördüğünü ısrarla dile getirmiş insanların, her ne düşünüyorlarsa onları yaşama geçirmeye çalışmaları mı? Nedir şu Allah’ın cezası sürpriz? Kapitalistin kapitalistliği mi? Dincinin dinciliği mi? Milliyetçinin milliyetçiliği mi?

‘Konjonktürel otoriterlik’ hödüklüğü


Partilerin/kurumların, farklı dönemleri vardır elbet. İnsan da değişebilir, hiç kuşkusuz. Buna mukabil iki üç yılda demokratlıktan ceberutluğa geçiş yapanı, ne gördüm ne duydum. ‘Değişim’ iddiası, görmezden gelmenin devamından başka bir şey değil. ‘Değişti’ demek, ‘Biz hep haklıyızdır’ demenin bir diğer yolu. Murathan Mungan’ın nefis ifadesiyle, ‘haklı olmak değil, haklı çıkmak isteği’nin sonucu.

2010’da ‘Evet’ oyu verdi diye Sezen Aksu dinlememek ne kadar hastalıklı bir tutum ise topluma/okuyucuya ‘afacan’ muamelesi yapmak da bir o kadar vahim. Belki de Erdoğan pek değişmemiştir. Belki de muhterem okumuşumuz hiç tanımadığı bir dünyayı bildiğini düşünmüş ve yanılmıştır. Belki de bir ‘büyük hedef’ uğruna, bugünün yolunu döşeyen irili ufaklı pek çok günah önemsenmemiş, görmezden gelinmiştir. Belki de Türkiye sosyalist soluna ve CHP’ye yöneltilen eleştirilerin pek azı dahi AKP’ye yöneltilmemiştir. Ya da belki de bugün varılan noktada, her seçim öncesinde iktidar partisinden yönelen anormallikleri ‘konjonktürel otoriterlik’ olarak tanımlayıp ‘Seçim sonrasında üfleyeceğiz, geçecek’ düzeyinde dile gelen hödüklüğün payı, hayli iricedir.

İçim sıkılıyor


367 saçmalığını ve katı ulusalcı kesimin izan/demokrasi dışı tavrını haklı olarak eleştirenlerin, bir kez de dönüp yıllarca sergiledikleri ve ‘Biz demokrasinin yanındaydık’ savıyla altından kalkılamayacak tavırları üzerine düşünüp derin bir nefes almaları, doğru olmaz mı? Bireysel yaşamlarımızda da, bugünümüzü çekilmez hale getiren her ne varsa, geçmişte görmezden geldiklerimizin toplamı değil midir?

Tabii şimdi birileri çıkar ve mutlaka ‘Canım hiç mi iyi bir şey olmadı?’ deyiverir. Adettendir!

İçim sıkılıyor inanın. Olmuştur mutlaka. Onları da, ‘iyi şeyleri arayıp bulmaya’ memur edilenler yazıversin…


Merhaba,


Bloğumdaki son yazının tarihi, 29 Şubat 2016. Yani bir buçuk aydan fazla bir süre ara vermişim yazılara. Aslında bir sürü yarım yamalak yazı yazdım bu arada, ama bloğa koymaya içim elvermedi. Gündemin değişme hızı beni aşıyor. Ben de, huyum kurusun, kapsamlı yazmaya çalışıyorum, olmuyor.

Bu arada sağlıktı, kriminaliteydi (bu güzel hikaye, ama henüz sonuçlanmadı, şimdi anlatamam) gibi  sorunlarla da uğraştık ailecek ve blog ihmal edilmiş oldu. Neyse telafi etmeye çalışacağım.

Önce Kısa Kısa Tavırlar


Güncel ve (yakın) güncel olaylar üzerine bu yazıda derinlemesine açıklamalar yapmayacağım. Hatta becerebilirsem konuları birkaç cümleyle geçmeye, sadece benim o konudaki tavrımın özetini vermeye çalışacağım. Zamanlama izin verecek olursa, bu konular hakkında yazılar ¨pek yakında¨.

Güneydoğu’daki Kıyam (!)


Aslında göründüğünden çok daha derin (ve gizil) faktörler içeriyor bana kalırsa. Belki işin aslını çok sonra öğreneceğiz. Şu andaki aktörlerin, neyi niçin yaptıklarını açıklamak, yalnızca benim için değil, onlar için de zor. Ama onların (özellikle de PKK’nın) yerinde olmayı hiç istemem, çünkü sanki ben daha kolay açıklayabilirmişim gibi geliyor.

Karaman Rezaleti


Aslında göründüğünden çok daha derin (ve yaygın) faktörler içeriyor bana kalırsa. (Nasıl ama cümle tekrarı?) Her gün gazetelerde hayvanla cinsel ilişki (doğrusu hayvan tecavüzü tabii, ilişki iki yanlı olur) haberlerine rastladığımız, istatistiklere göre ensest konusunda dünya klasmanında ön sıralara giren bir ülkede, bu kadar kolaylaştırılmış, adeta sunulmuş bir imkandan sadece o herif mi yararlanıyor sizce?

Biliyorum, bu konu mavraya müsait değil, ama en iyi anlatacak hikayeyi (aslında fabl diyelim) de anlatmadan geçemeyeceğim. Tilkiyi çağırmışlar. Demişler ki: ¨Tilki kardeş, bu tavuk çiftliğinin yöneticiliğini sana vermek istiyoruz, ne dersin? Kabul mü?¨ Tilki bir müddet cevap verememiş, sonra konuşmuş: ¨Tabii kabul ederim, ama kusura bakmayın, gülmekten cevap veremedim.¨

Soru şu: ¨Sayısının on binlere vardığı ifade edilen bu kaçak evlerde istatistiksel olarak kaç sapık daha görev yapıyor olabilir?¨
Başka sorum yok.

Dokunulmazlıklar


Genellikle ağzı bozuk bir adam olarak tanındığımdan, bloğa başladığımda kendime bir söz verdim. Blokta küfür kullanmayacaktım. Bugüne kadar da bu sözümü olabildiğince tuttum. O nedenle Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlık konusundaki tavır açıklamasını duyduğum anda, ağzımdan gayrıihtiyari çıkan sözleri buraya yazmayacağım. Ama şunu itiraf etmeliyim, o sözümü tutmak giderek zorlaşıyor.

MHP’deki Mücadele


Üzerine şu anda en az yazmak istediğim konu bu. Çünkü sonuçları itibarıyla parti içinde neyi ne kadar değiştirecek olursa olsun, asıl etkisi RTE, AKP ve Davudoğlu üzerinde olacak. Başkanlık için gözü dönmüş bir adamın, bu meseleyi zamana yayalım noktasına gelmesinin bence en önemli nedeni, MHP’deki belirsizlik. Göreceğiz.

Güncel Tavır Açıklamalarının Sonu


Kişisel Meselem: Kıskançlık


Bu kadar zaman sonra artık şüphem kalmadı ki, benim blog, hele periyodik yazan bir köşe yazarı olabilmem için, bu ülke yerine İsveç, Norveç, Danimarka benzeri bir ülkede yaşıyor olmam lazım. Haftada bir, on günde bir dişe değecek nitelikte bir olay olacak, ben de onun üzerine sindire sindire yazabileceğim. Burada hem hayat çok hızlı, her gün en az iki sağlam gündem maddesi çıkıyor. Hem de bunlar beni öyle sinirlendirecek şeyler oluyor ki, yazmak kesmiyor.

Bu girişten sonra gelelim kıskançlık meselesine.

Hayatımdaki en büyük eksikliklerden biri olarak kıskançlığı sayarım. Olumsuz, haset fesat anlamında değil ama. Yani birini bir şey yaparken gördüğünde daha iyisini yapmak istersin ya. Öyle bir kıskançlık, ne bileyim biraz hırs. Bende olamadı.

Ama bu yazı işine bulaştıktan sonra, işler biraz değişti. Kalkıp her gün yazıyor, çok ekonomik yazıyor diye Bekir Coşkun’u kıskanıp hırs yapacak halim yok. Ama mesela eski dostum Ümit. Bir sürü araştırma belgesel filan yapıyor, yabancı basını takip ediyor, hemen her gün bloğuna bir yazı koyuyor. Üstüne üstlük bir de dışarıya yazı veriyor. Tamam, deli çalışkan bir adamdır, ayrıca bu onun mesleği, geçim kaynağı, hadi kıskanmayayım, hırs yapmayayım.

Mesela Osman (Balcıgil). Adam utanmasa haftada bir roman yazacak. Hem de tarihsel altyapı bakımından son derece dolu romanlar. Yani dünya kadar araştırma yaparak yazıyor. Hepsi de birbirinden akıcı, roman keyfinin yanı sıra bilgi veren romanlar.

Ama sadece bu ikisi değil ki. Bir başka eski dostum Turan Akıncı da beni deli ediyor. O da Ümit ve benim gibi İstanbul Erkek Lisesi’nde okudu.

Burada bir açıklama yapmam lazım. Almanca dili, özellikle yazılı edebiyatta sona eklenebilen ek cümleler nedeniyle upuzun cümleler kurmaya olanak verir. Bunu sanki bir marifetmiş gibi yaparlar. Rivayet odur ki, İsviçreli ünlü tiyatro ve polisiye yazarı Friedrich Dürrenmatt, iddia üzerine sadece bir adet nokta işareti kullandığı bir uzun hikaye (ya da roman) yazmıştır. Nokta, metni oluşturan cümlenin en sonundaymış.

Benim asla, Ümit’in ise kısmen kurtulamadığı bu ek parçalı uzun cümleler merakı, Turan Akıncı’nın yanından bile geçmemiş. Adam üç, dört kelimelik cümlelerle, şiir gibi dizayn ettiği yazıları her gün Facebook’a koyabiliyor. İşin ilginç tarafı, ne Ümit gibi gazetecilik, ne de benim gibi redaktörlük geçmişi var. Adam mimar, tekstil işi yapmış, kendini emekliye ayırmış, bir yandan da Osmanlı mimarisiyle ilgili internet siteleri yapıyor.

Gel de kıskanma, hırs yapma.

Bu Kıskanma Konusu Nereden Çıktı?


Çok basit. Yeni ve farklı bir kıskanma krizinden. Hani o meşhur romana başlangıç cümlesi var ya: ¨Bir kitap okudum, hayatım değişti¨ diye. Ben de bir yazı okudum ve o kıskançlık canavarı içimden fırlayıverdi.

Bildiğiniz ve bazılarınızın artık bıktığınız gibi bloğun ilk günlerinden beri ağırlıkla bir konu üzerine yazıyorum: ¨Yetmez, ama evet¨. Sayfalarca yazdım. Benim sayfalar önemli değil, bu konuda kitap yazan bile oldu. Hem de birçok baskı yaptılar. Bu konuda adeta suya yazdık. Ne dürüstçe, mertçe bir cevap, ne bir özeleştiri, ne bir özür. Neyse bu onların sütüne havale bir durum.

Bana sorarsanız, ben sizin bıkmanızı pek de göz önünde bulundurmadan, çok kolay unutan bu millete unutturmamak, her uygun durumda tarihe bir kez daha not düşmüş olmak gibi saiklerle bu konuda yazmaya devam edeceğim.

Tamam, tamam, kızmayın. Her yazımda değil tabii ki. Arada sırada, gerektikçe. Gerekecektir de. Çünkü hiç merak etmeyin, sanki örgütlü bir güç değilmiş gibi görünen o ¨bireyler¨ topluluğu, YAE’de gösterdikleri hatalı tavrı (bakın ne kadar kibarca yazıyorum) diğer bir dolu siyasi konuda da göstereceklerdir, hiç kuşkunuz olmasın.

Ne olursa olsun bu işi kalemimin, hadi biraz da abartalım, kanımın son damlasına kadar sürdüreceğim.

Neden böyle abartılı bir ifade kullanıyorum? O ¨hatalı¨ tavrın her yeni güne etkisi katlanarak sürüyor da ondan. Yaklaşmakta olan cehennemin yoluna döşemiş oldukları taşlar, giderek belirginleşiyor da ondan. (Taş demişken, iyi niyet taşlarını kastettiğim zannedilmesin, çoğu kötü niyetliydi).

Gelelim Kıskançlığın Kaynağına


Bizim tasavvuf ve edebiyat geçmişimizle ilgili olarak hayali bir sohbet anlatılır. Hayali olmasının nedeni, olayın kahramanlarının farklı zaman dilimlerinde yaşamış olmalarıdır. Rivayet odur ki, Yunus Emre Mevlana’nın (25 700 beyitten oluşan) Mesnevi adlı eserini incelemiş ve şöyle demiştir: ¨Bu kadar uzun yazmaya ne gerek vardı, bu fikir şöyle de ifade edilebilirdi¨:

¨Ete kemiğe büründüm, Yunus deyu göründüm¨.

İşte Diken Dergisi’nde Murat Sevinç de bunu yapmış. Derginin 7 Nisan 2016 tarihli sayısında ¨İnsan ve toplum, kendi eder kendi bulur...¨ başlıklı bir yazısı var. Biraz araştırdım. Ankara Üniversitesi SBF’nin sevilen hocalarındanmış. Benden on altı yaş küçük, ama yazma yeteneği benden çok büyük. Helal olsun.

Sayfalar boyu YAE yazdım dedim ya, Murat kardeşim o işi üç tane A4’te halletmiş, hem de eksiksiz. Bence bu yazısını YAE’cilerin başuçlarına koyup satır satır okumaları ve her cümleye bir cevapları varsa anında vermeleri gerekir. Ben bu faaliyeti potansiyel bir arınma, bir tedavi olarak görüyorum.

Mutlaka çoğunuz Murat sevinç’in yazısını Diken’de okumuşsunuzdur. Ben hem okumamış olanlar için hem de Facebook’taki gibi kaybolup gitmesin diye bu yazının ardından bloğa koyuyorum. İhtiyaç duyan YAE’ciler de bloğumdan bakabilirler.

Çok önemli not:



Ben bu yazıyı planlar ve yazarken, nurtopu gibi bir çocuğumuz oldu. 11 ve 12 Nisan günlerinde T24’de Hazal Özvarış’ın Cengiz Çandar’la uzun bir röportajı iki bölüm halinde yayınlandı. Eh, bunun üzerine bir iki bir şey yazmak farz oldu tabii. Cengiz ağabeyim ve şürekasını boş geçecek halimiz yok herhalde.


Ceterum censeo Carthaginem esse delendam. 

(Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.)