6 Mayıs 2016 Cuma

Ahmet Altan, Cengiz Çandar’ı Arkaya Attı


Bir önceki yazıda bu yazıyı Cengiz Çandar’a ayıracağımı belirtmiştim. Gelin görün ki, Taraf’ın kurucu lideri, liberallerin önderi, Çandar’ın da yoldaşı Ahmet Altan, yazının bir bölümü için öne geçti. Önemli değil, bazı ifadelerim bu liberallerin tamamına yönelik olacağı için Çandar’ı da kapsayacak. Ayrıca yazının ikinci bölümü de ona ayrıldı.

Altan'ı Taraf'tan ayrı düşünmemek lazım
Efendim, mümtaz Altan ailesinin bir üyesi olan Ahmet Altan’ın 24 Nisan tarihli P24 internet dergisinde “Kendilerine solcu, Atatürkçü diyenleri anlamıyorum; sizi vuracak tetiği niye öpüyorsunuz?” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Alt başlık ise daha hoş: “Aptal mısınız; yoksa Noel Baba gelip sizi kurtaracak mı sanıyorsunuz?”

Gel de sakin ol


Ensemdeki saçlar dikildi. Bir insan sonradan infazcılığı kanıtlanmış olan Taraf’ın kurucu yayın yönetmenliğini üç farklı nedenle kabul etmiş olabilir: Kişi ya çok büyük (gerçekten çok büyük) bir menfaat temin etmektedir, ya ailesinden kaynaklanan genetik hainliğini sürdürmektedir ya da süzme aptaldır. İlk iki ihtimalden birini seçmek istemiyorum, ağır olabilir. En hafifi üçüncü ihtimal. Büyük bir iyi niyetle hakkında “herhalde süzme aptaldır, canım” diyebildiğimiz biri, karşısındaki oldukça geniş bir kesime “aptal mısınız” diye sorabiliyor. Buna çok kızdım. Öyle ya Noel Baba diye birinin var olmadığını biliyoruz, demek ki o soruda bize aptal demeye çalışıyor bu mahluk. (Ya da Noel Baba sembolizmasıyla başka bir güçten bahsediyor, malum başlıkta hitap ettiği kitle, darbeci ya!)


Yalnızca iki kere korunabilseydi yeterdi


Yazıyı hemen okudum. Daha önce bir sürü seviyesiz yazısını okumuştum, ama bunun seviyesi dibe çok yakın. Dipte demiyorum, çünkü Altan’ın  daha düşük seviyelere erişebileceğine güvenim tam.

Artık tamamen inanıyorum, ki...


Neyse bu yazının bana faydası olmadığı da söylenemez. Uzun süredir bu kafaya karşı vermeyi sürdürdüğüm sözlü ve yazılı mücadelemde, başlarda ufak ufak  huylandığım, giderek daha çok kani olduğum ve bazı yazılarımda ara sıra bahsettiğim bir ihtimal, bu yazıyla kesin bir veri halini aldı.

Bu kişiler (sol liberaller, YAE’ciler, kullanışlı aptallar vb.), tanıdıklarımın hepsi, muazzam büyük egolarla maluller. Akıllarına çevreye bakmak geldiğinde, sadece çevrelerini kaplayan dev aynalarındaki akislerini görebiliyorlar. Bulundukları yükseklik ve aynalar yüzünden toplumun çeşitli kesimlerini görebilmeleri çok zor. Hayal meyal görseler de, onları tanıyabilmeleri, anlayabilmeleri imkansız.


Bu da Çetin Altan'ın diğer günahı


İslamcı kimdir, nasıl düşünür, nasıl davranır? Köylü kimdir, nasıl düşünür, nasıl davranır? İşçi kimdir, nasıl düşünür, nasıl davranır? Genel olarak halk kimdir, nasıl düşünür. Nasıl davranır? Bunları katiyen göremedikleri için analiz de edemiyorlar. Salakça bir ön kabulle ¨niyet okumak¨ da ayıp olduğundan, hep hata yapmaları kaçınılmaz oluyor. Mesela birileri bunları kolayca kandırabiliyor.

Dönelim Ahmet Altan’a


Bu kadar analiz kafi. Biraz da Altan’ın yazısına bakalım. Aslında bu yazı satır satır, cümle cümle eleştirilmeli. Ama değmez. Diğer yandan da Altan’ın başvurduğu pis bir hileyi de açığa çıkartmak gerekiyor.


Büyük planı yakalamışlardı


En sondaki önermeden başlayalım. Ergenekon ve AKP “yeni koalisyon” olarak örgütlenmiş. (Ben bu herzeyi başkalarından da duydum.) Yazının başından, sonundaki bu herzeye kadar, bir araya getirilemeyecek ama aklınıza gelebilecek her şey iç içe sokulmuş. Yazı adeta bir Ergenekon iddianamesi (ya da aşure).

17-25 Aralık, Ergenekon, Balyoz, şike, hepsi bir  arada. Mehmet Cengiz’in küfrünün altında Zarrab’ın ABD’de tutuklanması, bu işte Obama’nın katkısı, Ensar, kötü cin (FETÖ), ardından Sabancı cinayeti. Tabii ki, JİTEM, kumpas, hapishane stadyumlar, 28 Şubat, Gölcük’teki Balyoz belgeleri, 17.000 “faili meçhul”.

Bu ilginç olayın boyutlarını, inilen seviyeyi görebilmek için yazının tamamını aslından okumak gerekiyor. Böylece harfler, kelimeler ve cümleler kullanarak aşure yapmayı öğrenebilirsiniz. Ama büyük ihtimalle ahlaki değerleriniz sizin de aşure yapmanıza izin vermeyecektir. Bu iddialar çorbasının tamamına burada cevap vermeye gerek yok. Ama toplumu ve hayatı tanımadıklarının açıkça kanıtlanabilmesi için, bazı konulara değinmek gerekiyor.


Bu zavallı Altan'ın ası



AKP-Ergenekon Koalisyonu


Sondan başlayalım. Neymiş? Ergenekon (yeni biçimi) AKP ile koalisyon kurmuş. Silahını bizlere doğrultuyormuş. Bizi vuracak tetiği öpüyormuşuz. Aptal mıymışız?

Şimdi burada önemli bir sorunun yeri geldi. Kimmiş bu Ergenekon? Eğer Altan ve şürekasının suçlu olduklarından emin oldukları ve bu davadan yıllarca yatmış olanlarsa, AKP ile ne pahasına olursa olsun, bir ittifak yapmayacaklarına kalıbımı basarım. Bir, Atatürkçülük meselesi bunu kesinlikle engeller. Bir de, o kadar sene yatmış olmanın gıcığı var tabii. Eğer böyle bir koalisyonun ipucu olarak Başbuğ’un tavrı, veriliyorsa, o saftirik kendince bir ¨böl, parçala¨ oynuyor, ama işe yaramaz.


Bu da Altan'ın papazı


Yok eğer birileri yeni bir Ergenekon kurduysa, burada da bir ittifak söz konusu olamaz. O yeni örgüt, malum şahsa biat etmeden bu ülkede yaşayamaz. Ayrıca bu tür örgütler de öyle köy yardımlaşma derneği gibi kolayca kurulup kapatılamaz.

Çamurluğun Alemi Yok


(Burayı tam anlamak için yazıyı okumak gerekli aslında)
Benim tanıdığım,  konuştuğum ve okuduğum hiç kimse, “devlet içerisinde bu tür bir örgütlenme katiyen yoktur” demedi. Hatta ezici çoğunluk da “vardır” dedi. Ama o olması muhtemel örgütün, Ergenekon davası ile bir ilişkisinin olmadığı çok barizdi. Nitekim böyle bir ilişki kanıtlanamadı.

Ne oldu şimdi?

Türkiye’de futbol seyreden herkesin, şikenin şu veya bu düzeyde varlığına ilişkin bir fikri vardır. Benim bildiğim kadarıyla dava sırasında kimse “bu ülkede şike yoktur” demedi. Ama bu davayla hedeflenen, gerçek bir şike olayını ortaya çıkarmak, ülkede şikeyi engellemek filan değildi. Türkiye’nin en büyük sivil toplum gücü Fenerbahçe’yi  ele geçirmekti.

Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı, canı isteyen herkesin girip bu planları bırakıp çıkabileceği bir yer değilmiş. Askerliği de bilmiyor bu çocuklar. O ödünüzün patladığı ordu öylesine laçka bir yerdir ki, üzerinde üniforma olmak koşuluyla neredeyse herkes her yere girebilir. Genelkurmay Başkanı’nın odasındaki bir tamirat için odaya yalnız yetkili generaller mi girer? Tamiratı onlar mı yapar? Kendimden bir örnek: Onbaşı rütbesiyle Balıkesir Garnizon karargahındaki Sicil, Kıdem, Nöbet Başkanlığı’nın her odasına girebiliyordum ve çoğu zaman da yanımda kimse olmuyordu.


En sevdiğim manşet


Şimdi sırada Altan’dan şairane bir alıntı var. Ama bu konuyu irdelemem çok uzun olabilir. O nedenle bu 17.000 konusunu bir başka münferit yazıya bırakmak istiyorum. Cengiz Çandar’ı daha fazla bekletmeyelim.

“17.000 münferit cinayet… 17.000 farklı insan, 17.000 farklı insanı, 17.000 farklı nedenden öldürüp, 17.000 farklı nedenle  yakalanamadı”.(A.A.)

Hay bin yağlı köfte! Kaptan Swing’i tanımayan gençler için bir başka efekt: Hay kahrolası federaller!

Şu kadar söyleyip geçeyim:

Siyasi bir mücadele içindeysen, hele de solcuyum diyorsan, bunu ahlak kuralları içinde sürdürmek zorundasın. Yalanla, dolanla, abartılarla, demagojilerle yapılmamalı bu iş.


Söz konusu olan Nedim Şener ve Ahmet Şık


Ben de kimlere söylüyorum bunları? Bir yandan da söylemeden duramıyorum. Hani o meşhur hikayedeki gibi belki bir deniz yıldızını kurtarabilme ümidi belki de. Tabii bu yıldızın adı asla Ahmet Altan olamaz.

Ahmet Altan’ın bize yönelik sorusunun bir kez daha yeri geldi: “Aptal mısınız?” Cevap sizde.

Gel Cengiz’im. Sıra Sende


Çandar röportajı iki bölümden oluşuyor. 11 Nisan tarihli birinci bölümde yaşam hikayesi verildikten sonra, Hazal Özvarış’ın sorularına geçiliyor.

Bu bölümde, gazeteciliği bırakma kararı üzerine açıklamalar, siyasetçilerle ilişkiler, medya ilişkileri, özellikle Doğan Medya konusu, telefonlarının dinlenmesi, geleceğe ilişkin planları ve son olarak da Turan Yavuz konusu yer alıyor.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, Ahmet Altan’da kullandığım ayna fenomeni burada daha çok kuvvetli. Bu nasıl bir ego? Nerede, nasıl büyüttün bunu? Kim şişirdi seni? 

Ego Örnekleri


“Radikal benim yüzümden kapandı”. Dur yahu. Belki maddi nedenler vardı, belki başka bir yazar neden oldu. En önemli, en kıymetli yazar sen misin? Diğerleri önemsiz mi, yaramaz mı? Neyse canım, bunu onlar düşünsün.

Atma Recep, din kardeşiyiz

1 Kasım seçimlerinden kısa süre sonra Çandar, “iç politikaya dair değil, dünya odaklı yazmaya başlayacağım” demişti. Hafif arazi olma durumu. Ama gene de kendisini gazetenin kapanmasının en önemli nedeni olarak görebiliyordu. Kaçırmamak gerek, bu iç-dış siyaset meselesi de önemli. Çandar’ın bu konudaki cümlesi aynen şöyle: ¨Onu günlük Türkiye siyasetinin 1 Kasım sonrası vıdı vıdı konularıyla uğraşmayacağımı söylemek için yazmıştım”.

Bak sen, daha önce yıllarca AKP iktidarının değirmenine su taşı, iktidarı kaybediyorlar zannedip karşılarında aslan kesil, 1 Kasım seçiminden sonra ¨ben iç siyaset yazmıyorum artık¨ deyip, sütre gerisine saklanmaya çalış.

Hep söyledim, tanımıyor bunlar bugün bile ne İslamcıları, ne de Erdoğan’ı. Affetmez seni o İslamcı eski kardeşlerin. Bir yere yazarlar, zamanı gelince hesabını sorarlar.


Talabani'nin ¨En Yakın Türk Dostu¨

Birinci bölümün ilginç kısımlarından biri de, Çandar’ın çeşitli devlet adamlarıyla kişisel dostluklarını sıraladığı paragraf. Yaser Arafat’ın, Talabani’nin ¨en yakın Türk dostu¨, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı sırasında yakın çalışma arkadaşı ve danışmanı. Kendi ifadesiyle, ¨kıdemli ve iyi bir gazeteci olmakla birlikte, dış dünyada ‘public intellectual’ olarak nitelendirilecek biri.¨


Reis ve ¨public intellectual¨ uçakta. Yabancılar kesmemiş.


Acıklı Bir Hikaye: Turan Yavuz Olayı


Birinci bölümün sonunda Hazal Özvarış Çandar’ın cevaplamakta zorlanacağı bir konuda soruyor: Turan Yavuz olayı. Google’a girip ¨Turan Yavuz Cengiz Çandar¨ yazdığınızda bu konuya ilişkin bir dolu yazı bulabiliyorsunuz.

Turan Yavuz, Milliyet Gazetesi’nin Washington muhabiri, sevilen bir gazeteci, Çandar’ın ABD’ye kaçmak zorunda kaldığında onu 35 gün evinde ağırlayan yakın dostu.

Emrah Göker’in 15/05/2007 tarihli Birgün gazetesindeki yazısından:


Resminden tanırsınız: Turan Yavuz


Turan'a atılan 'yakın arkadaş' kazıkları arasında Cengiz Çandar'ın da özel bir yeri vardır. Çandar Sabah'ın temsilcisi, Turan da Milliyet'in... Gazeteler arasında 'ansiklopedi savaşları' başlamıştı:
Kimin ansiklopedisi daha iyi?
Turan Milliyet'in verdiği ansiklopedi için bir uzmanla söyleşi yapıyor. Söyleşinin hissesi malum: En iyisi sizin verdiğiniz ansiklopedi!
Cengiz Çandar telefonu açıyor:
-Ne oğlum böyle bizimki iyidir falan muhabbetleri?
-Ya ne yapayım? Gazeteden istediler işte... Bizim ansiklopedi kötü mü diyeyim?
Yakın arkadaşlar arasında klasik gazeteci konuşmaları işte... Karşılıklı gülüşüp telefonu kapatıyorlar.
Ertesi gün Sabah'ın manşetinde Turan Yavuz vardır:
"Milliyet temsilcisi verdikleri ansiklopedinin iyi olmadığını itiraf etti!"
Meğerse Cengiz Çandar, Turan'a tuzak kurmuş konuşmaları banda almış!

Bilerek büyük koydum. En üstteki yazı


Esasında Çandar’ın bu konudaki cevaplarının tamamını 
dergiden okumak lazım. Sanırım, kendisini tanımaya yeterli olacaktır. Ben kısaca özetlemeye çalışayım: Efendim, bu olay Çandar’ın büyük bir pişmanlığı imiş. Aslında itibar kaybeden kendisi olmuş. Turan Yavuz’un bir kaybı yokmuş. Çandar, bilindiği gibi suçlu değilmiş, kendi kelimeleriyle ¨hayatın insanı karşı karşıya bıraktığı ve belki de doğru cevabının asla bulunamayacağı, olamayacağı ikilemlerden biri¨ imiş.
Gene başarısız olan biziz. Bu adam haklı mı, haksız mı? Haksız olan o değil de hayat mı? Nasıl bileceğiz doğruyu? 

Hay bin kunduz!

Gelecek yazı: Çandar röportajının ikinci ve asıl önemli bölümü.

¨Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...¨
"Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır".

1 Mayıs 2016 Pazar

Kurban olduğum, verdikçe veriyor


Bülent Arınç bir defasında ardı ardına seçilen aynı görüşten yüksek yargı başkanları hakkında, ¨kurban olduğum, verdikçe veriyor¨ demişti.

Benim herhangi bir güce kurban olma durumum yok, ama bir sürü olumsuzluğun yaşandığı bu günlerde bazı olumlu ve hoş olaylar da ardı ardına geliyor, sanki onları gerçekten bir doğaüstü güç veriyormuş gibi: AP raporu, ABD raporu, Yargıtay’ın Ergenekon kararı, şike davasındaki gelişmeler vd.
 


Kurban olduğum bunu verdi
Aslında bunların hepsine tam manasıyla sevinemedim, çünkü özellikle raporlar uluslararası planda bizi çok rezil ediyor. Yurt dışına gitmekten ve bu konularda sorulara muhatap olmaktan korkar oldu insanlar. Diğer yandan da bu raporların iktidarı yıpratmasından sinsi bir zevk aldığımız doğru (Schadenfreude).

Bunların her biri başlı başına birer yazı konusu. Ama ben bu yazıda beni benden alan, mutluluğa salan bir başka olaydan bahsetmek istiyorum.

Çandar buraya, yumruk havaya


Büyük  gazeteci, yazar, fikir önderi, Orta Doğu uzmanı, siyasi çizgisinden ömrü boyunca bir milim sapmamış dürüstlük abidesi Cengiz Çandar’ın özeleştirisi yayınlandı. Nerede mi? T24 internet dergisinin 11 ve 12 Nisan tarihli sayılarında.

Durun, hemen heyecanlanmayın. Yayınlanan, iki bölümlük bir röportaj. Bazı insanlar, özellikle ikinci bölümü bir özeleştiri olarak algılamayı tercih ettiler. Ama gerçeklik bu değildi.
 


Bu ne yaman çelişki
Mesela, Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, ¨Mahalle baskısına maruz kalmadan ifade edeyim: Helal olsun Cengiz Çandar'a. Keşke, hepimiz bu derece samimi, net bir özeleştiri yapabilsek.¨ diye tweet atarken, aynı gazetenin yazarı Orhan Bursalı, Çandar röportajlarını ¨mide bulandırıcı bir metin¨ olarak niteliyordu.

Aslında bu röportaj dizisi üzerine rahatça içinde psikoloji, sosyoloji, kriminoloji, aşk (Şems-Mevlana türünde tabii) vb. olan bir kitap yazılabilir. Cengiz Çandar için böyle bir uğraşa girişmeye değer mi? Bence değmez. Peki, benim yazacağım bu yazılara değer mi? Vallahi aslında buna da değmez, ama bir yandan da es geçemeyeceğim bir durum söz konusu.

Cengiz Çandar’ı tek başına bir birey olarak görmek mümkün değil. Röportajları okuduğunuzda ya da yapacağım alıntılarda göreceksiniz, arada bir sorumlulukları isim de vererek birilerine paylaştırıyor. Siz de ben de o isimleri zaten biliyoruz, o kişileri yakından tanıyoruz.

Büyük bir sabırla iki haftadan fazla bekledim, hani belki onlardan birisi çıkar da ¨ben şu konuda Çandar’a katılmıyorum¨ der diye. Çıt çıkmadı. Bana da bu konuda bir şeyler yazmak düştü. Ne demiştik yazının başında: ¨Kurban olduğum, verdikçe veriyor¨.

Daha ileriye geçmeden yapmak zorunda olduğum önemli bir görev var.

Hazal Özvarış

 

Çandar'ı ufalamış, bravo

Böylesine kurt (bana kalsa çakal demeyi tercih ederim, ama hadi neyse), tecrübeli, kendi tanımlamasıyla ‘public intellectual’ bir gazeteciyle, bu kadar uzun ve kapsamlı bir röportaj  yapmaya cesaret edebilecek çok az basın mensubu vardır. Seçtiği sorular, bunların akış sırası, bağlantıları, hiç çekinmeden (dümdük) son derece net ve açık sorulmaları, zavallı Çandar çok istese de narsizmini saklayamayacağı bazı soruların kurgusu ve daha sayabileceğim bir dolu olumlu özellik. Tüm bunlar için, Hazal Özvarış’ı tebrik etmek istiyorum. Küçücük resminden anladığım kadarıyla benden çok genç olması nedeniyle bir amcası, bir ağabeyi olarak alnından öpmek istiyorum. Bu iş ancak bu kadar iyi yapılabilirdi. Aşk olsun kız sana. (Diğer röportajları da harika, ama burada malum, bir çakal söz konusu).

Bir de ricam var


Ricam şu. Bütün sabrınızı ve dikkatinizi vererek bu iki röportajı okuyun, İkisi fazla gelir, beni bayar derseniz, yalnızca ikinciyi (12 Nisan-T24) mutlaka okuyun. Sonra isterseniz benim bunlar üzerine yazacaklarımı hiç okumayın. Size kalmış.

Gelecek yazılarımda bu röportajlardan alıntılar yaparak bazı analizler oluşturmaya çalışacağım. Eğer röportajları okumamış olursanız, yapacağım alıntıların uydurma, cımbızlanmış, kasti seçilmiş oldukları izlenimine kapılabilirsiniz. Bu nedenle dikkatlice okuyun, töhmet altında kalmak istemem.

Neden Cengiz Çandar?


Cumhurbaşkanlarına, başbakanlara danışmanlık yapmış, onlarla dost olmuş, binlerce köşe yazısı, ona yakın kitap yazmış, yüzlerce açık oturum, panel ve konferansa konuşmacı olarak katılmış bir Türkiyeli aydının (!) liberallikle buluşunca nereye kadar ilerleyebileceğinin (ya da düşebileceğinin) acı bir örneği.

Şimdi tanıyıp bilenler, sol liberal yoldaşları dahil, çıkıp diyebilirler ki, ¨yahu, adam Aydınlıkçı olarak yola çıkmış, yıllar boyu fırıldak gibi dönmüş, bir sürü siyasi görüşe ve tavra az veya çok uğramış, bu noktaya gelmiş. Şimdi tutup Cengiz Çandar’ı mı ölçü alacağız?¨

Allahı var, güzel soru. Ama benim için bu sorunun cevabı, daha doğrusu cevabi sorusu çok kolay:

¨Peki kardeşim, eğer Çandar’ın (en azından YAE ya da Ergenekon konusundaki) tavırları bir noktada seni bağlamıyorsa, fark ya da farklar nerede? Adam birçok yerde senin adına da konuşuyor gibi. Eğer onun ifadeleri, seni taşımak ya da paylaşmak istemediğin bir yük altına sokuyorsa, neden kendini ondan ayırmıyorsun, neden farkını koymuyorsun?¨.
 

Behlül kaçar

Şimdi tabii burada 
eski bir Birikimci hilesine başvurulabilir. ¨Biz bir örgüt, teşkilat ya da organizasyon değiliz. Bir dergide yayınlanan fikirleri beğenen, benimseyen ve bağımsız, bağlantısız bireylerden oluşan bir kitleyiz¨. Bu yolu benimseyerek, ¨biz ‘yetmez, ama evet’ tavrında buluşmuş, bağımsız ve bağlantısız liberal bireyleriz¨ ya da ¨biz, Ergenekon ve Balyoz gibi davalardaki suçlamaların haklı olduğuna inanmış, bağımsız, bağlantısız bireyleriz¨ ayağı çekilebilir. Belki buna inananlar da çıkabilir. Ama bence çok ayıp olur, insanların zekasıyla alay etmek gerçekten ayıptır.

Mesela YAE kampanyası sırasındaki organize işler, açık oturumlar, paneller, otellerde toplantılar, mitingler, pankartlar, afişler, dağıtılan bildiriler (hepsi aynı Pantone renginde), bağlantısız bağımsız bireylerin ürünü olamaz. Bunu iddia ediyor olmak fevkalade ayıptır.

Bu yazdıklarım ışığında gelecek yazılarımda sevgili Cengiz Çandar’ı öperken, bazı YAE’cilerden de makas filan alabilirim. Çünkü bütün iyi niyetime rağmen henüz farklarını göremedim, duyamadım, okuyamadım. Bana göre hâlâ hepsi aynı soydan.

Şimdi YAE’ci kullanışlı arkadaşlarıma bazı tavsiyelerde daha bulunmak istiyorum.

Bir önceki yazımda size gösterdiğim ikinci çıkış yoluna (hani içinizden söyleyeceğiniz) sakın sapmayın. O bir tuzak. Onu yapabilmek için, malum, ahlak vanalarını kısmak gerekiyor. Henüz birinci büyük günahınızın kefaretini ödemeden, bir yükün altına daha girmeyin. Bilin ki, onun da hesabını sorabilecek hem azmimiz hem de gücümüz var. (Haydaa, bu birinci çoğul şahıs da nereden çıktı? Kimiz acaba biz?).

Önce hukuk


Hemen dertlenmeyin. Başka çıkış yolları da olabilir. Ama nereye çıkacağınız belli olmaz. Bunların denenmesinden önce, mutlaka göz önünde bulundurulması gereken bazı evrensel hukuk kurallarını vurgulamam lazım ki, o yollara başvurmadan önce bu kurallara uygun olup olmadığını ölçebilesiniz. Gelecek yazılarımda bu kurallar konusuna tekrar dikkat çekecek ve örnekler vereceğim.

Herhalde herkes farkındadır ki, ülkemizde hukuk uzun zamandır perişan olmuş durumda. Bence bunun başlıca nedeni ise, siyasi ve dini saiklerle hukuğun bin yıllara dayalı ve evrensel bazı temel kurallarının göz ardı edilmesi.

Dört örnek:

Masumiyet karinesi: ¨Kişi bir suçtan yargılanıp, hüküm giymedikçe (mahkum olmadıkça) masumdur.¨ Ergenekon Davası’nın tümünde ihlal edilen bu karine üzerine çok şey yazılabilir.

Suçun şahsiliği: Her birey, sadece kendi işlediği suçtan sorumludur. Çok açık değil mi? Bu da Ergenekon’un temel sorunlarından biri.

Usulün esasa önceliği: Latincesi yani taa Roma Hukuku’ndan gelen biçimi ¨Ego sum ​​maxime ad rationem antecedentis¨ olan bu ilke, büyük hukukçu Cevdet Paşa tarafından ¨usul esasa mukaddemdir¨ olarak Mecelle’ye alınmış. Ne yazık ki, bu da Ergenekon vb. davalarda hem mahkeme heyetleri hem de bizim kullanışlılar tarafından göz ardı edildi.

Şüpheden sanık yararlanır: Latincesi ¨in dubio pro reo¨ olan bu binlerce yıllık ilke de, bizim davalarda hiç görülmemiş ve bu körlük liberallerce (tabii Cengiz Çandar’ca da) alkışlanmıştır.


Bunları bu araya sokmanın nedeni şu: Röportajları ya da benim yazacaklarımı okudukça göreceksiniz ki, sevgili Çandar bunları göz ardı etmeyi hala sürdürüyor. Özellikle ikinci yazıda öyle yapmıyormuş gibi laflar ediyor, ama yapmayı sürdürüyor. Bu nedenle de o yazıları özeleştiri olarak kabul etmek imkansız.

 "Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır". 

 ¨Ceterum censeo Carthaginem esse delendam¨.

27 Nisan 2016 Çarşamba

Ah Bu Empati Zaafım, Ah!


Kurtulamadığım bir zaafım var, empati merakı. Sadece bu olsa iyi, çoğunlukla da ardından merhamet ekiyle birlikte geliyor. Bu sefer tarihin zaten ezeceği, benim ise bu zaaflar yüzünden dokunmaya kıyamadığım insanlar, bir müddet sonra içime başka şekillerde dert oluyorlar. Diyorum ki kendime, ¨zamanında uygun şekilde sarsabilseydim, belki bu hatalarını sürdürmez ve bugün tarih tarafından bu şiddette ezilmezlerdi¨.

Geçenlerde olanlar oldu. Yargıtay 16.Ceza Dairesi Ergenekon Davası kararlarını bozdu. Aslında ben bu sonucu bekliyordum. Bir yandan sevinirken, bir yandan da o kahrolası empati ve merhamet duygusu nedeniyle üzülüyordum. Ne yapacaktı bizim solcu Tarafçılar, yaygın kabul görmüş isimleriyle ¨liberaller¨ (ben bu liberal adlandırmasını da beğenmiyorum, liberalizm çok tutarlı ve azami etik sahibi olmayı gerektirir. Bizimkilerde durum böyle mi? Bilemem.), yetmez ama evetçiler, kiralık ve satılık köşe kadıları, neyse bu kadar yeter.

Arınç: ¨Savcısına sorun¨.


Gazeteciler de merak etmişler, ama onlara değil de Bülent Arınç’a sormuşlar. Yıllardan beri adamlara takiyyeci diyoruz, yüzlerce, binlerce kanıtı ortada.
Gerçekten ¨pardon¨ filan mı demesini bekliyorlardı anlamadım? Demedi tabii. Neyse daha sonra ¨savcısına sorun¨ dedi de iş biraz renklendi. Ayrıca o benim kahrolası federaller (yani empati ve merhametim), Arınç gibiler için asla geçerli değil. Gerekli değil, herkes hepsini tanıyor, ama yazının ilerleyen kısımlarında belki alıntılar yaparak birkaç simge isim verebilirim. Yazının uzunluğuna bağlı.

Neyse, kararın çıkmasından önceki dönemde liberallere ilişkin üzüntümü anlatmıştım. Ama itiraf etmem gerek, bir yandan bu kişilerle ilgili olarak tereddüt ettiğim noktalar da vardı. Aralarında öyle insanlar vardı ki (bunlar azınlıkta da değil !), kendini haklı göstermek için, ¨biz ‘yetmez, ama evet’ demeseydik, Anayasa Mahkemesi’ne kişisel başvuru hakkı olamayacak, sizin Ergenekoncular da dışarıya çıkamayacaklardı¨ deme arsızlığını, yüzsüzlüğünü bile gösterebiliyorlardı. Sanki hukuğun bugünkü durumunu o referanduma borçlu değilmişiz gibi.

Liberallere Uygun Çıkış Yolları


Saldım empatimi serbestçe ortaya. Aslında yetmiyor tabii. Kendimi onların, en azından çoğunun yerine koyabilmem için ahlaki vanalarımı da kısmam gerekti. Malum, o geçmiş, yalnızca masum bir kanmaca ya da kandırmacayla açıklanamayacak kadar kirliydi. Umutsuz değilim, diğer kirler de zamanla ortaya çıkacaktır. Hiçbirini bilmiyorum da zannetmeyin, ama şimdilik zamanı değil.

Vanaları giderek daha çok kıstıkça, bazı çıkış yolları belirmeye başladı. Belki şunu ileri sürülebilirlerdi:

¨Bugün yargı artık cemaatten neredeyse temizlendi, Peki kimin eline geçti? AKP’nin. FETÖ Örgütü’ne yönelik operasyonlar gibi, bu kararın çıkması da bir intikam operasyonu. AKP yaptırıyor. Halbuki aslında örgüt vardı. Bugün gerçekleşen adalet değil intikam¨.

İçlerinden söyledikleri başka şeyler de olacaktı tabii: ¨Cemaat-AKP aşkı devam ediyorken, köşelerimizde filan AKP aleyhine pek yazmazdık, bütün yazılarımız CHP aleyhineydi, bu iktidar kavgası patladıktan sonra AKP aleyhine daha rahat yazıyoruz. Burada da atalım kabahati AKP’ye. Aslında işin bir ufacık noktasında CHP de olsaydı, çok iyi olurdu. Bir yolunu bulup suçun büyük kısmını ona yıkardık. Neyse bir başka sefere. Hem bir taşla ki kuş. Belki AKP’ye vurarak eski kepazeliklerimizin unutulmasını ya da affedilmesini de sağlayabiliriz.¨

Aaaa yeter! Kapıldım gidiyorum YAE rüzgarlarına. Çocuklara fazla da kızmamak lazım, bu iş göründüğünden kolaymış. Maazallah vanaları biraz kıstın mı, ver elini YAE. Kendi payıma Allah’tan o yeteneğim gerçek hayatta yokmuş, yoksa bugün ben de mi bunları diyecektim? Kabus (!).

Bazı Yazarlar Konuştu Bile


Her zaman yazdıklarım doğru çıkacak diye bir şey yok tabii. Daha ben bu yazıyı yazmaktayken, empatiyle karışık salak iyi niyetimin nasıl boşa çıkacağı belirmeye başladı bile.

Baştan söylemeliyim, bu konuda yazabilecek çoğu yazarı takip etmekten yana değilim. Rastladığım bazı önemli şahsiyetleri yazacağım burada. Yazılarının adreslerini vereceğim. Bazılarından ufak alıntılar da yapabilirim. Aslında bunu yapmayı sevmiyorum. Ne kadar etik davranırsan davran, mutlaka feryat ediyorlar ¨cımbızlamış, ana fikirden koparmış¨ filan diye.
 


Neydi o bir zamanlar

Birinci sırada (öneminden değil, erken davrandığından) vakti zamanının Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmenliği’ni bile yapmış mutena bir isim var: Okay Gönensin. Şimdi Vatan’da yazıyor, anladınız siz onu. 22 Nisan’da Vatan’da yayınlanan ¨Darbe Davaları ve Pişmanlar¨ başlıklı yazısını Facebook sayfama da almıştım. Bu yazıdan her paragraf alıntı olarak kullanılabilir, ama tamamını okumak daha yararlı. Facebook’ta da ana babalardan rica ettim, ne olur buna benzer bir çocuk yetiştirmeyin diye.

İkinci sırada Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk vb. dandik davaların altyapı üstyapı destekleyicisi, bu davaların yalnızca militanı olmayıp, bir dolu başka militanının da önderi, (solcu ve demokrat) Taraf paçavrasının kurucusu ve yöneticisi, bavul araştırmacısı, davaların yedek savcısı, hakimi, hatta celladı, basınımızın Barlas’larla birlikte en mutena ikinci ailesinin evladı Ahmet  Altan bir yazıyla ortaya çıkıverdi.
 


Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın

24 Nisan tarihli P24’te (platform24.org) ¨21 Nisan: Ergenekon Bayramı¨ başlıklı bir yazıyla medya platformunu şereflendirdi. Bu yazıdan da bir alıntı yapabilmek kesinlikle imkansız, çünkü bu arkadaşımız yazısını bir aşure kıvamında yazmış. Yazıya o kadar çeşit katmış ki, içinden çıkabilmek çok zor. Herhalde amacı Ergenekon’la ilgili söyleyeceklerini gargaraya getirmek. Bir yandan da kararın yanlışlığına işaret edip, geçmiş suçlarından yırtmak.  Tabii o zaten asla suçlu filan değildir, ama olsun.

Şimdi sırada bu iki zavallının karşısında esas duruşa geçmeleri gereken bir büyükleri var, yaş, cüsse ya da kıdem bakımından değil. Ön alma bakımından. Bu konuda Hazal Özvarış’a konuştuğunda henüz Yargıtay kararı çıkmamış. Tarih 11-12 Nisan. Kendisinin kariyeri, uzmanlık alanları, çizgisi hakkında bilgileri münhasıran onun bu P24 röportajları üzerine hazırlamakta olduğum yazıda vermek istiyorum. Onu zaten hepiniz tanıyorsunuz: Cengiz Çandar.

Böyle bakıp gördü hep istikbali

Sizden ricam, bu röportajları okumanız. Gerçekten vakit kaybı filan olmaz. İnsanın böyle  bir fenomeni mutlaka yakından tanıması lazım. Hazal Özvarış sorularda çok başarılı. Çandar’ı çok iyi deşmiş.

Bu iki röportajın okunmasını adeta zorunlu kılan bir başka özellik daha var. Liberallerin bayraktarlarından biri olan Çandar, röportajın ikinci bölümünde (12 Nisan) bir dolu farklı konuda soruları cevaplarken ¨yetmez, ama evet¨ gibi konularda da konuşuyor. Çok önemli açıklamalar yapıyor. Röportajdan bu yana iki hafta bekledim. Neyi mi? Liberal cenahtan herhangi bir tavır, bir açıklama. Gelmedi ya da en azından ben rastlamadım.

Eski yoldaşlarından birisi ya da birileri, katıldıkları ya da daha çok katılmadıkları noktaları vurgulayabilir, tavırlarını açıklayabilirlerdi. Çıt bile çıkmadı. Olumlu yönde fikir beyan eden tek kişi ise Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay oldu: “Mahalle baskısına maruz kalmadan ifade edeyim: Helal olsun Cengiz Çandar’a. Keşke, hepimiz bu derece samimi, net bir özeleştiri yapabilsek” diye tweet atan Atalay’a Cumhuriyet Gazetesi’nden Orhan Bursalı ve Güray Öz çok sert yanıtlar verdiler. Zaten bence de Akın Atalay röportajların bir satırını bile okumamıştı.

Her zaman uyardı bizi


Neyse, asıl tavır belirtmesi gerekenlerden bir ses çıkmayınca, durumu ¨sükut ikrardan gelir¨ atasözü ışığında değerlendirmek zorunlu  oldu. Yani Cengiz Çandar’ı eleştirirken, eleştirinin içine tüm YAE’ci, liberal vb. arkadaşlarımızı katabilme imkanına sahibiz artık.

Çandar, Ergenekon, Balyoz, Erdoğan’ın değişimi gibi konularda diğerlerinden biraz farklı tavırlar alabiliyor, ama ¨yetmez,  ama evet¨in haklılığı konusunda hiç geri adım atmıyor.

Aslında bir diğer yazar ve onun da iki yazısı var, sıraya giren: Murat Belge. Yazılarından biri, T24’de 25/04/2016’da yayınlanan ¨Kut’lu günler arifesinde¨ başlıklı yazı, ikincisi ise yine aynı tarihte birikimdergisi.com’da yayınlanan ¨Ergenekon Davası¨ başlıklı yazı. İki yazı da Ergenekon’dan başlayıp (biraz farklı noktalardan bakarak) farklı konulara bağlanıyor.
 


Bence biraz kafası karışmış

İkisini de okurken biraz zorlandım. İçlerine çok farklı şeyler katılmış. Ama izlenimim şu: Özellikle ikinci yazıda Ergenekon konusunda Okay Gönensin ve Ahmet Altan’ın yazılarına benzeyen noktalar var. Hatta biraz daha ileri gidersem, benzer demagojik öğelerden bile söz edilebilir. Belki ileride yazacağım yazılarda bunlara değinebilirim.

Yukarıda da belirttiğim gibi, sanırım yeteri kadar bekledim. Liberal kardeşlerim, eğer Çandar’a ilişkin bir tavır alacaklarsa, bunu benim eleştirilerimden sonra yapmak durumunda kalacaklar.

Ceterum censeo Carthaginem esse delendam...

Bana soracak olursanız, Kartaca mutlaka yıkılmalıdır.