5 Ocak 2015 Pazartesi

İkinci Bildiri: Daha Büyük Herze


Geçen hafta içinde “Demokrasiye Darbe” başlıklı ikinci bir bildiri yayınlandı. Gerek içerik gerekse imza sayısı bakımından bir öncekinden daha kapsamlı. Bloğumdaki “İsa’nın Yanağı. Bize Uyar mı? Uymaaz (2)” başlıklı yazımda, basit bir sayım işlemine başvurmuş ve on iki satırlık ilk bildirinin dokuz satırının Cemaat’e ilişkin olduğunu saptamıştım. Bu ikinci bildiride oran değişmiş. Yirmi iki satırlık bildiride doğrudan Cemaat’e ayrılmış olan satır sayısı beş. Okuyamayacak kadar uzaktan bakacak olursanız, metnin birinci bildiriden daha uzun gözüküyor olmasından dolayı, “Ergenekon, Balyoz, Askeri casusluk, Odatv” gibi davaları da kapsadığını sanabilirsiniz. Ama nerdee, elinize alıp da okuduğunuzda, bırakın bu davalarda kumpaslar yardımıyla içeri atılmış olan gazeteci ve askerlerden bahsediliyor olmasını, “son bir kaç yıl”dan geriye giden dönemi adeta hiç gözönüne almadığını görebilirsiniz. O dönem için de yapılanları değil, sadece değiştirilen ve ağırlaştırılan kanunları görmüş bu bildiri. Evet, bir çok kanun son birkaç yıl içinde değiştirildi, ama daha önce yürütülmüş bir dolu kanunsuz uygulama gerçekleştirilirken, ne iktidar ne de Cemaat bu değişikliklere ihtiyaç duymamıştı. Bildirinin dördüncü paragrafında vurgulanan “medyaya baskı” bu hükümetin sadece son birkaç yıllık tavrı değildir. Sahte suçlamalarla, sahte hard disklerle, gizli tanıklarla içeri atılan, bir telefonla işinden olan gazetecileri, maliye denetimi baskısıyla satılmak zorunda kalınan kanalları, belirli yazılı ve görsel medya kuruluşlarına reklam verilmesini engellemek için firmalara yapılan tehditleri, yalnızca son birkaç yılın baskıları olarak görmek pek doğru değildir. Yani bu bildiri, ama kasten, ama bilmeden işi son birkaç yılla sınırlayarak, daha önceki suçları gölgeliyor. Uyanık olmak gerek. “Anayasa Mahkemesi barajı iptal edecek olursa, bu kararı yok sayarız, tanımayız” diyebilen bir iktidar var karşımızda. Ne kanunu, ne yönetmeliği?

Bildirinin yayınlanmasından sonra imza atanlar ve atmayanları temsilen birer köşe yazısıyla karşılaştım. Başka yazılar da olabilir belki, ama ben bu ikisini seçtim. Atanları temsilen Ataol Behramoğlu’nun ve atmayanları temsilen Can Dündar’ın yazıları. Temsilen dememe bakmayın, tabii onlar kendi kişisel tavırlarını açıklıyorlar, ama bence bu açıklamalar genele teşmil (Osm.) edilebilir. Ataol Behramoğlu tavrını açıklarken ’80  öncesi bir olaydan yola çıkıyor. Ülkücü yazar İlhan Darendelioğlu’nun öldürülmesi üzerine ilan verip vermeme konusunda Türkiye Yazarlar Sendikası’ndaki tartışmaları anlatıyor ve kendi tavrını şöyle açıklıyor: 

Yukarıdaki anı benim kişisel tutumumu açıklar. Kim olursa, hangi görüşten yana olursa olsun, sadece bir yazar ya da gazetecinin değil, sıradan bir yurttaşın düşüncesini şu ya da bu biçimde dile getirdiği için yargı önüne çıkarılmasını, tutuklanmasını, üstelik de deli saçması suçlamalarla karşı karşıya bırakılmasını kabul edemem. Böyle bir uygulamayı kınayan (kuşkusuz kendim yazacak olsam daha farklı bir üslup ve yaklaşımla kaleme alacak olduğum) bir bildiriyi, başka imzacılar kim olursa olsun imzalamakta tereddüt etmem, edemem…”
Can Dündar’ın imza koymama tavrının nedenleri temel olarak iki noktada toplanıyor. Birinci nokta, bildirinin yalnızca son birkaç yılda yapılan kanunlar ve baskılara ağırlık vermesi. İkincisi ise, bu konuda AKP hükümetinden bir şey dileniyor olması:

“Neden imzalamadım?’Demokrasiye Darbe’ başlıklı bildiri imza için adresime yollandığında, çoğu cümleye katılmakla birlikte metindeki iki ifadeden rahatsız oldum.İlki şu:’Son birkaç yılda pek çok yasa değiştirilerek, hukuk sistemi evrensel hukuk normlarından  uzaklaştırılmış ve temel kişi hak ve özgürlükleri aleyhine bir baskı aracına dönüştürülmüştür.’'Son birkaç yılda’ mı?
 Yıllardır temel hak ve hürriyetlere yönelik saldırılardan yakınmıyor muyuz? Hukuksuzluğun, Cemaat’in baskı altına alındığı ‘son birkaç yıl’la sınırlanması, daha önce yargısız infazlarda evi basılan, tutuklanan, yargılanan, mahkûm olanlara haksızlık değil mi?İkinci itirazım ise, bildirinin iktidara, ‘girdiği tehlikeli yoldan dönme’ davetiyle sona ermesine…Tehlikeli yolun bitmesi için, o yolu açanlardan insaf ummak, bir çaresizlik ifadesi…Bir felaketin nedeni, onun panzehiri olabilir mi?
 Artık bizim, iktidara yönelik, ‘Yoldan dön’ ricalarına değil, ‘Onu yoldan çevirmek için dayanışma ve güç birliği’  çağrılarına ihtiyacımız var.”

Bu iki tavır ve gerekçeleri üzerine sayfalarca tartışılabilir. Ama burada tarafların kabul edebileceği ortak bir tavra erişmek bence imkansızdır.

Gelelim benim tavrıma (çok da umurunuzdaydı):

Önce temel prensip: Bu tür bildiriler kaleme alınırken, mümkün olan en etkili ve en geniş katılımı sağlamak üzere, imzalarının bulunması istenen her grubun fikrini almak ya da onun zaten bilinmekte olan tavrını kapsayan bir metin oluşturmak gereklidir. Bir diğer yol da, olabilecek en komprime, en kısa metni kullanmak ve böylece farklı görüşlerin karşı çıkabilecekleri fazlalıklara izin vermemektir. Şimdi uyduruyorum: “Yazılı ve görsel medyaya uygulanan her türlü baskıya karşı çıkıyor ve kınıyoruz” nokta. Böyle bir bildiri çok daha farklı görüşlerden çok daha fazla kişi ve grup tarafından imzalanabilir.

Benim tavrım büyük ölçüde Can Dündar’ın tavrıyla uyuşuyor. Konu baskı ve zulüm ise, bunu 14 Aralık’ı vurgulayarak kınamak yetersiz ve yanlıştır. Önceki tüm kanunsuz baskı ve zulüm örnekleri verilip, bunların son örneği olarak da 14 Aralık verilirse, tamam. Yani Cemaatçiler ile AKP’nin ortaklaşa yapmış oldukları Ergenekon, Balyoz, OdaTV gibi zulümleri de bu bildiriye katarlarsa, tamam. Birkaç vurucu örnek seçerek, işinden edilmiş olan medya mensuplarını anarlarsa, tamam. Ama “son birkaç yılda….bla, bla, bla” deyip, sonra da “son olarak 14 Aralık 2014’te Zaman ve Samanyolu TV….. bla, bla, bla” yazılmış bir bildiriye, başlığı ne kadar iddialı olursa olsun, katiyen imza falan koymam, koyanı da sevmem. Türlü çeşitli yalan habere, tezvirata, çamur atmaya, iftiraya nasıl katkıda bulundularsa, nasıl büyük bir keyifle imza attılarsa, bu bildiriye de atsınlar. Ben yokum.

Can Dündar’ın yazısının son satırlarına da aynen katılıyorum. Geldiğimiz aşama bu iktidarı bir şeylere davet etme noktasını çoktan geçmiştir. Dündar’ın dediği gibi, gün “onu yoldan çevirmek için dayanışma ve güç birliği” daveti günüdür.

Bence ihmal edilmemesi gereken üçüncü bir nokta daha var. Blogta yer alan “İsa’nın Yanağı.  Bize Uyar mı?  Uymaaz (2)” başlıklı yazının sonunda “büyük merak konumdan” bahsetmiştim:

Dört: Büyük merak konumu en sona bıraktım. Okuduysanız biliyorsunuzdur, okumadıysanız da bir an evvel alıp okuyun. Sevgili Merdan Yanardağ’ın Liberal İhanet kitabında sergilediği isimlerin en önemlileri bu ilanda imzacı olarak yer
almıyor. N’oluyor? Neredeler? Onlara imza için gidilmedi mi? Acaba neden? Yoksa gidildi de onlar imza koymayı mı reddettiler? Peki, eğer böyleyse de acaba neden? 

Merak beni öldürecek bu konuda. Yoksa artık dergilerinde, gazete köşelerinde, internet sitelerinde, bloglarında yazmayacaklar mı? İlana imza koyan eski yoldaşlarını neden yalnız bıraktılar? Yoksa varolma savaşı vermekte olan cemaatçiler bile ‘bunların fazlası fazla, zaten çoğunun ipliği de pazara çıktı’ deyip bunlardan imza istemediler mi?”

Sağolsunlar, beni merakın pençesinde uzun süre bırakmadılar. Bu ikinci imza metninde bazıları yer aldı. Buradan yola çıkarak, 12 Eylül 2010 referandumunda “evet” ya da “yetmez ama evet” tavrı almamış olan ama bu bildiriye imza koyan herkesi eleştiriyorum. 

İmza koymanızın nedeni Ataol Behramoğlu’nunkiyle aynı olabilir veya başka bir olumlayıcı nedeniniz olabilir. Yalnızca bu iki bildiriyle sınırlı da bakmayalım. Can Dündar’ın ve benim üzerinde durduğumuz içerik ve kapsam meselesi de çözülmüş olan herhangi bir başka bildiri de olabilir. Her halükarda gözardı etmememiz gereken önemli bir durum var:

Cemaatçiler bile başlarına 14 Aralık taşı düştüğünde, simgesel olarak Ahmet Şık’tan özür dileme noktasına geldiler. Ama o dönemde Cemaatin ateş gücüne destek olan, aynı gayretle tetik düşürmüş olan “yetmez, ama evet”çiler, ne bir özeleştiri, ne bir özür dileme olmaksızın, bu tür bildirilere imzacı demokrat kisvesiyle sızıyor ve çok eski meşruiyetlerini yeniden kazanmaya çalışıyorlar.

Dolayısıyla işte tavrımın son nedeni:

İçeriği ve kapsamı ne olursa olsun, özeleştirisini vermemiş, özür dilememiş, “biz o zaman, o koşullarda haklıydık” saçma klişesi dışında haklılığını kanıtlayamamış, bugünden baktığında o günleri ve tetikçi dostlarını farklı gördüğünü açıklamayan hiç bir “yetmez, ama evet”çiyle, aynı bildiri metnine asla imza koymam.

Bu kadar.


Sağlıcakla kalın




27 Aralık 2014 Cumartesi

Bu Defa da Orhan Bursalı Vurdu Beni


Bu yazımda sevgili Orhan Bursalı’nın 25.12.2014 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazısından bahsedeceğim. Orhan Ağabey, yazısında AKP’nin 2002 yılından bu yana yararlandığı ve kullanıp attığı müttefiklerini sıralıyor ve bu “kullan at” yöntemine örnekler veriyor. AKP’nin ilk günden beri bu yöntemi ne kadar etkili ve başarılı bir biçimde kullandığını örneklerle ortaya koyuyor. Tespitlere karşı söylenecek bir şey yok. Hepsi son derece doğru.

“Vurdu beni” dediğim yer, yazının ilk paragrafı. Şöyle:

“İlk kuruluş aşamasındaki müttefikleri: ABD, çeşitli cemaatler, neredeyse tüm İslamcı/ muhafazakâr liderler (Mesela Prof. Nevzat Yalçıntaş...) 
İlk genişleme halkası: 2002 seçimini kazandıktan sonra eklenen halka: Liberaller ve solcu eskileri... Mehmet/Ahmet Altan’lar, 
H. Cemal’ler + Cengiz Çandar familyaları... Birikimciler, Murat Belge’ler... Barlas vb. gibi her iktidarın şakşakçıları... Avrupa Birliği... Gülen Cemaati... Tabii ki Merkez Medya, Hürriyet ve çoğu yazarı gibi...”

Uzun zaman önce, Ergenekon, Balyoz kumpaslarını kuranların bir yerden öğrenip de kendilerine örnek aldıklarını zannettiğim bir yöntemle uzaklaştırılmış olmama rağmen (kusura bakmayın dostlar, hep böyle hissettim, ayrıca itiraf etmeliyim, baba kompleydi), kendimi hep solcu, devrimci ve de Birikimci olarak gördüm. Nitekim, İletişim’deki kendimi yırtarcasına çalışmalarım da bu nedenledir. (Merak etmeyin, kendimi hazır hissettiğimde, Anektodlar sekmesi altında bu komployu da yazacağım).

Sevgili Orhan Bursalı, yazısının yukarıdaki giriş bölümünde yalnızca kişi isimleri (Mehmet/Ahmet Altan, Murat Belge, Barlas gibi) ya da genel tanımlar (liberaller, solcu eskileri gibi) kullansaydı, hiç sorun yoktu. Ama ne yaptı? Kişi isimleri ve genel tanımlar arasında,1980 öncesinde devlet kaynakları tarafından varoldukları ileri sürülen 55 fraksiyondan yalnızca birinin, Birikimcilerin adını verdi. Hem de RTE’nin balkon konuşmasında adını vererek teşekkür ettiği DSİP’den bile bahsetmeden.

Üstüne üstlük, Birikimcileri aralarında saydığı diğer isimlere bir bakın allah aşkına. 

Arkadaş, bu bana bir dokundu, bir ağırıma gitti. Anlatamam.

Ne kadar fraksiyon olarak nitelenebilir bilmem, ama bu dergi ve onun tezlerini benimseyen çevreyi oluşturanlar, 1980 öncesinde bulundukları ortamlarda bir yandan engellenmeye çalışılırken, bir yandan da kıskançlıkla karışık bir saygı görürlerdi.

Farazi bir örnek verelim: A fraksiyonundan 100, B fraksiyonundan 70, C fraksiyonundan 25 öğrencinin faal olduğu bir okulda, 5 kişilik bir “Birikimci” grubu bile “acaba bu konuda ne tavır alacaklar?” diye izleniyordu. Hiç unutmam, bir üniversitedeki (Kurtuluşçu) öğrenci liderlerinden biri, “sen necisin?” sorusuna rahatça “Birikim etkisi altında bir Kurtuluşçuyum” diyebilmişti.

Yine 80 sonrası dönem için yorumda bulunan farklı görüşten bir arkadaş, Birikimciler için, mealen “bu dönemi en az kirlenerek geçenler, Birikim çevresidir” demişti.

Allah kahretsin, peki ne oldu? Bir dolu şeye malolarak elde edilmiş olan bu saygınlık nasıl yok oldu? Ya da yok edildi, harcandı?

Kusura bakmayın, sıkıldım. Bu kadar yeter. İleride belki bu konuya devam ederim. Aslında bu blogta “yetmez, ama evet” üzerine yazdığım yazıların bir kısmı, bu iflas hakkında ipuçları veriyor. Ama tabii bu kadarı “yetmez”.

Neyse, şimdilik benden bu kadar.


Sağlıcakla kalın.






4 Ocak 2015

Bu yazının önemli noktası sonundaki kitap listesi. Ben, yapılan "yetmez, ama evet" hatasının bir nedeninin de cehalet olduğuna inanıyorum.

Neden "Yetmez, ama evet"e düştü bu çocuklar?


Bu konuya ilişkin diğer yazılarımda birden fazla nedeni araştırmaya ve bulabildiğimce açıklamaya çalıştım. Tabii bunlar benim naçizane görüşlerim.

O yazılarda pek vurgulamadığım, ama bence en önemli nedenlerden biri de “cehalet” ya da hafifletilmiş bir ifade ile “okumamışlık”. Bence bu YAE’ci arkadaşların çoğu, uzun zaman önce “olmuşlar”. Doğruları, eğrileri kafalarında netleşmiş. Belli bir zamana kadar okumuş ya da birilerinden duymuş, dinlemiş oldukları onlara yetmiş. Belki okumaya devam etmişler, ama biraz roman, biraz hikaye, dilerim biraz şiir, belki biraz da kişisel gelişim kitapları vb.

Güncele ilişkin ya da güncelden yola çıkarak kaynak olması için başvurulabilecek kitaplar sanki eksik kalmış. Hele tarih konusu tamamen ihmal edilmiş. Nasıl böyle bir yargıya varabildiğim sorulabilir, hatta bana bu yüzden bana kızılabilir. Ama durun, kızmayın hemen. Haklı olup olmadığımı ölçmek için basit bir sorgulama yeterli olacaktır. Bu yazının sonunda bir kitap listesi vereceğim. Bu listedeki kitaplardan sadece (seçmece) ikisini okumuş olan bir solcu (bu da asgari koşul tabii) işkence altında bile “yetmez, ama evet”e düşmezdi. Kitapların bir kısmı referandumdan sonra yayınlandı, tamam, ama sonrakilerden okuyanların da çoktan özeleştiri vermiş olması gerekirdi. (İşte önceki yazılarda bahsettiğim menfaat şüphesi burada bütün ağırlığıyla devreye giriyor.) Tabii okuyup da anlayamamış olmak ya da bağlantıları teşhis edememiş olmak da bir olasılık. Ama o zaman da “sen nasıl solcu olabildin” diye sorarlar adama.

Belki son on yıldaki gelişmelerin net anlaşılamamış olmasına, AKP-Cemaat koalisyonunun ustaca kullanıma sundukları bazı gözlükler neden olmuş olabilir. Bu gözlüklerin birincisi ve bazılarında belki de tam bir körlüğe neden olanı, bu arkadaşlarımızın asker düşmanlığıydı. Nefret o kadar büyüktü ki, askeri vesayete karşı tavır aldığı görülen AKP’nin bazı “ufak, tefek” kusurları görmezden gelinebilirdi. Tabii aslında bu “ufak, tefek” kusurlar, kusur filan değil, maalesef bir plana, bir projeye uygun olarak inşa edilmekte olan bir yapının yapı taşları, tuğlaları idi.

Bu gözlükler, aslında farklı buğulanmışlık düzeylerinde, AKP iktidarının ilk günlerinden itibaren bizim eski dostların gözündeydi. Buğu, AB kandırmacasıyla başladı, AB müktesebatına uyum sağlanacakmış gibi yapılan yasal düzenlemeler (ihale yasası, CMUK vb.) ile giderek arttı.

Şimdi körlük ya da flu görmenin vahametini gösterecek uzun bir alıntıya geldi sıra. 2010 Şubat ayında bir solcu arkadaşımız, kendisiyle Yeni Harman dergisinde yapılan söyleşide sorulan soruya (metinde italik) şöyle cevap (bold) veriyordu:

Soru: “Nuray Mert’in Vatan’a verdiği bir röportaj var biliyorsunuz, çok ses getirdi. O röportajında Andrew Arato adlı, anayasa yapım süreçleri uzmanı bir siyaset bilimcinin bir tespitini aktarıyor. “Türkiye’de devrim olmadan devrim yapılmaya çalışılıyor” diye bir tespiti var Arato’nun. Şimdi, Türkiye’de gerçekten de ne nesnel koşulları var bir “devrimin”, ne de bunun aktörleri var. Ama bir şekilde, biraz da mizansen, köpürtme ve makyajla böyle bir hava yaratılmaya çalışılıyor gibi…
Cevap: Nerden çıkıyor bu sonuç? Ben niye çıkarmıyorum bu sonucu? Bakın, binlerce yasa değişti birkaç ay içinde. Ve bir kısmı önemli şeylerdi onların. Normalde hiçbir parlamento birkaç ay içerisinde binlerce yasa değiştirmez. Bence 500 yıl sonra bugünkü Türkiye’yi inceleyen biri “o dönemde Türkiye’de devrim olmuş galiba” der… Ama yanlış anlaşılmasın, “devrim” kelimesini yalnızca bu manada kullanıyorum. Ve bunların hiçbiriyle nasıl ilgilenmediğimize dikkat çekmek istiyorum. Bugün olan devrim falan değil. Ama, hani nerdeyse “ulan bu devrim gibi bir şey” dedirtecek olaylar oldu. MGK Genel Sekreteri olan adam ifadeye çağrılıyor, ve bize göre hiçbir şey olmuyor, oyun oynuyorlar sadece… Veli Küçük içerde nihayet. Hadi Veli Küçük’ü falan bırak, Sabih Kanadoğlu ifade vermeye gitti bu ülkede. Kozmik Oda’da arama yapılıyor. Bizim hepimizin oraya toplanması lazım.”
Bu arada belirtmeden geçmeyelim, neredeyse devrim yapıldığı izlenimi yaratan o kanunların en önemlileri, daha sonra AKP tarafından getirilen torba yasalarla, eskisinden çok daha geriye götürüldü. Yalnızca İhale Yasası bile yüzden fazla kez değiştirildi ve yönetim için bir avanta kanunu haline getirildi. Yani 500 yıl sonra bugünkü  Türkiye’yi inceleyen biri “o dönemde Türkiye’de karşı devrim olmuş galiba” diyebilir. Zaten arkadaşımız tarafından olumlu yorumlanan bu “devrim yapıtaşları”nın çoğu da, AKP iktidarı döneminde değil, AB müktesebatına uyum sağlayabilmek amacıyla Ecevit başbakanlığındaki koalisyon hükümeti zamanında kabul edilmişlerdi.

Bu arada “assolist, komplo yıldızı” Tuncay Güney’in ekranlardaki şovu devam ediyordu. Fikri Sağlar gibi adamlar bile kendisini ciddiye alıp, soru cevap programlarına katılıyorlardı. Dersi çok iyi ezberletilmiş bu kişinin sunduğu abes örgüt komplosuna Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Sedat Peker gibi isimler de katılarak gözlüğün daha da buğulanması sağlanmıştı. (Ergenekon iddianamesini satır satır okuyup inceleyen arkadaşların, bu mahkeme komedisi sürecinde geçen yıllar boyunca Ergenekon, Susurluk vb. konularda Veli Küçük’e kaç adet soru sorulduğuna bakmalarında yarar var ya da boşverin bakmasınlar. Ama belki mahkemenin sulanmasını da Ergenekon sağlamış olabilir, burada gülünecek). Artık bizimkilerin varlığına kesinlikle iman edebilecekleri bir örgüt bulunmuştu. Toplumun daha geniş bir kesimi için de “Kurtlar Vadisi” dizisi, algı operasyonunun güçlendirilmesine yardım ediyordu. Buğulu gözlüklerin görülmesini engellediği Türkan Saylan, Kuddusi Okkır gibi kurbanlar hakkında burada bir şey yazmak istemiyorum. İnşallah başka yazıya. Sondaki listeye bu Ergenekon hikayesine takılanlar için de birkaç kitap koymak istiyorum.

Yalnız belirtmeden geçmek istemediğim bir konu var. Kendilerini uyaran ben ve benim gibi arkadaşların varlığında, sözüne değer vermeyi tercih ettikleri kişinin Tuncay Güney olması ayrıca ağırıma gidiyor. Yanlış anlaşılmasın, benim açımdan burada cinsel tercih konusu hiç önem taşımıyor, ama bizimkiler açısından sanki onun lehine bir pozitif ayrımcılık, bir kayırma kokusu alıyorum.

Balyoz faciasına da burada girmek istemiyorum. Çünkü Balyoz olayına bugün hala inanmakta olan birinin gözlerinin ancak Türk filmlerinde olabilecek bir mucizeyle bile açılabileceğini zannetmiyorum. (Sormayın, başıma bu da geldi, rastladım böyle birisine.)

Gelelim zurnanın zırt dediği yere: Referandum.

Başta YÖK olmak üzere ele geçirilmiş ya da işlerine gelen hiçbir 12 Eylül kalıntısı Anayasa maddesine dokunmayacak olan bu referandumda, eğer tek bir madde yer almamış olsaydı, diğer maddelerin içerikleri bizim arkadaşları hiç ilgilendirmeyecekti. Bu maddeyi anlamışsınızdır: 12 Eylül sorumlularının yargılanması. Bu madde görüldüğü anda spotlar, flaşlar bir anda patladı ve bizimkiler anında tamamen kör oldular.

İşin enteresan tarafı, körlüğe neden olan bu madde de AKP’nin kendi buluşu değil, ayakları kurşun yaralarıyla dolu olan Deniz Baykal ve CHP tarafından önerilmiş bir maddeydi. (“Bir insan bu kadar kurşunu kendi ayaklarına görevli değilse ya da bedavaya sıkar mı?” sorusu da kafamı kurcalıyor.)

Birer demokrasi atılımı olarak görünen diğer maddeler ise AKP’nin Cemaat’le ya da büyük burjuvaziyle yaptığı pazarlıkların ve de ağırlıklı olarak AB’nin baskılarının sonucunda oraya konmuştu. Örneğin HSYK’na ilişkin düzenlemeler, Cemaat+AKP koalisyonunun yargıyı tümüyle ele geçirme hamlesiydi. Sonradan “kullanışlı aptallar” tarafından “Ergenekoncular”a karşı kullanılan ve “o evetler sayesinde çıktınız” ifadesine yol açan Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı ise, AKP’nin demokratlığı değil, Avrupa Konseyi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yoğun baskısı sonucunda o referandumun maddeleri arasında yer almıştı.

Okuma bağlamında üzerinde durulması gereken bir diğer konu, gazete konusu. Bu tayfa, yayın hayatına atıldığı ilk günden itibaren, bir merkezden emir almışcasına Taraf okuru oldular. O zamana kadar belki arada sırada almakta oldukları Cumhuriyet, Radikal, Milliyet gibi gazeteleri derhal terkettiler. Bu tercihleri gözlerindeki buğulu gözlükleri aynı zamanda at gözlüğüne dönüştürdü. Böylece gelişmekte olan olaylar hakkında toplumun diğer kesimlerini temsil eden yayın organlarındaki yazıları görmezden geldiler. Kulaklarını da tıkayınca, kendileri çalıp kendileri oynayan gruplar oluşturdular.

Okuma, araştırma konusunun önemini ve bu çevrelerdeki tarihini vurgulamak amacıyla gelecek yazılardan birini Anektodlar sekmesi altında buna ayıracağım. O yazıyı okuyacak olanlar, ufak bir anıdan yola çıkarak, bu faaliyetin nereden nereye geldiğini daha iyi görebileceklerdir.

Hiç unutulmamalı ki, referandumdan çok önceki bir tarihte başlamıştı bu okumamazlık, bu bağnaz ve hatalı eğilim. Yine hiç unutulmamalı ki, o tarihte aralarında benim de olduğum bir sürü insan, bu eğilimin hatalı olduğu konusunda beyhude uyarılarda bulunduk. Heyhat, suçlandığımız ve aşağılandığımızla kaldık. Neyse tarih bizleri hiç beklenmeyecek kadar kısa sürede haklı çıkardı.

Böyle giderse konudan iyice uzaklaşma tehlikesi var. Kitap listesini verelim de kendinizi bir sınayın haydi sevgili YAE’ciler:

 1.   Balyoz – Bir Darbe Kurgusunun Belgeleri ve Gerçekleri
      Pınar Doğan-Dani Rodrik

 2.  Yargı, Cemaat ve Bir Darbe Kurgusunun İçyüzü
      Pınar Doğan- Dani Rodrik

     3. Samizdat                                   
         Soner Yalçın

     4. Teğmen         
         Mehmet Ali Çelebi                 

     5. Sivil Darbe        
         Ataol Behramoğlu
                 
     6. O Duvarın Ardında
         Atila Sertel                          

     7. Hedefteki Donanma
         Cem Gürdeniz                          

     8. Vatan Yahut Silivri
         Müyesser Yıldız
                          
     9. Baba Seni Neden Oraya Koydular
         Nedim Şener                 

  10. Kırmızı Cuma-Dink’in Kalemini Kim Kırdı?
        Nedim Şener        

  11. Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları                 
        Nedim Şener                 

  12. Ergenekon Belgelerinde F. Gülen ve Cemaat        
        Nedim Şener                 

  13. OOO Kitap - Dokunan Yanar                 
        Ahmet Şık                          

  14. Pusu Devletin Yeni Sahipleri                          
        Ahmet Şık                          

  15. Ergenekon Tezgahı                 
        Vedat Yenerer                 

  16.  Korku  (Hedef Belli: Korkun ve Susun)                                    
         Taylan Büyükşahin        

  17. Beraber  Yürüdük Biz Bu Yıllarda                 
        Yılmaz Özdil                 

  18. TSK’ya İndirilen Balyoz Digital Terör                 
        Y.S.Demirağ        

  19. Nefret-Malatya-Bir  Milli Mutabakat Cinayeti                 
        İsmail Saymaz                 

  20. Ergenekon Fay Hattında Erzincan                 

         Kemal Özdemir                 

22 Aralık 2014 Pazartesi

Aslında bu başlık tek bir yazı için konmuştu. Fakat güncel bir gelişme öne geçince, bu iki numaralı yazının da başlığa uygun olduğunu düşündüm. Güncel olana (2) numarayı, daha genel olana da (1) numarayı (altta) verdim. Malum, bloglarda önce yazılan altta, son yazılan en üstte oluyor. (2). yazıda bir iki Osmanlıca kelime kullandım, alıştırma babında yani.

  

İsa’nın Yanağı. Bize Uyar mı? Uymaaz! (2)


14 Aralık operasyonunun hemen ardından önde gelen gazetelerin neredeyse tümünde tam sayfalık bir ilan yayınlandı.

İlanı önce bir gazetede değil, bir TV programında gördüm ve çok sevindim. Hemen internete daldım ve önce ilanın metnini ardından da metnin altındaki imzaları bir solukta okudum. Yalan, yalan. Bir solukta okuyamadım, çünkü imzaların bazılarını (daha doğrusu çoğunu) görünce soluğum kesildi.

Tam da şu “yetmez, ama evet” işine biraz ara vereyim diyorum. Bunlar bir yerlerden fışkırıyorlar. Tanrım, onlar neşv-ü nema peşindeler (Osm. yeniden doğma). Olanaksız gibi gözüken bir su bulma çabası içindeler (Gremlinler’den mülhem). Bitmemişler, olmaları gereken yerden bir çıkış yakalamaya çalışıyorlar, hem de bir imza metninde organize olarak.

İlandaki isimlerin büyük bir kısmı şu ya da bu ölçüde cemaatle birlikte anılan isimler. İkinci büyük grubu ise “Yetmez, ama evet”çiler oluşturuyor. Cemaatçileri anlarım, şu anda canhıraş bir varolma mücadelesi sürdürüyorlar. Bu resmen bir ölüm kalım savaşı. Benim bu mücadelede bir taraftan yana olmam sözkonusu değil. “Oh, oh, yesinler birbirlerini” demiyorum, ama bu kavga onların kardeşler arası ya da aynı yatağı paylaşmış olan eşler arası bir kavga. Buna karışmak bize düşmez.

Peki ama YAE’ciler? Onlara ne oluyor? Onlar için bir varolma mücadelesi söz konusu değil ki. Onlar zaten yok hükmündeler. Yok olmaları gerekiyordu, oldular. Tarih, kendisi için çok kısa sayılabilecek bir süre içinde onlara yok olma görevini uygun gördü (Bak. Liberal İhanet, Merdan Yanardağ, Kırmızıkedi Yayınları, 2014).

Metne imza atanlardan bazılarını tanımıyorum. Dolayısıyla bu gruplardan birine dahil olup olmadıklarını ya da bunların dışında kalıp kalmadıklarını bilemiyorum. Birine, öbürüne ya da her ikisine dahil olanlar umurumda değil. Onların kendi dertleri kendilerine yeter. Beni ilgilendirenler, her iki grubun dışında kalıp, tanıdığım, aşina olduğum, yazılarını ve genel tavırlarını beğeniyor olduklarım.

Bunların da hepsini yazmayacağım. Aralarından bazılarını seçtim, haklarında fikirlerimi belirtmek için. Kimden başlamalı? İlandaki sıraya göre gidelim bari:

Hayko Bağdat: “Yetmez, ama evet” sloganının mucidi olduğunu iddia etmesine rağmen, dürüstçe sayılabilecek bir özeleştiri yapmıştı. Ama demek ki virüs tümüyle çıkmamış bünyesinden.

Dengir Mir Mehmet Fırat: AKP ve RTE’ye yönelik çok güzel eleştiriler yapıyor. Sanırım burada “AKP’ye karşı olma” oltasına geldi. Aslında kalibre olarak ilana imza koyanların çoğuyla yarışabileceği rahatça söylenebilir.

Kadri Gürsel: Bu isimde ağır yaralandım işte. Ona bir ayrıcalık tanıyorum ve yazımın ilerki bölümünde özel yer ayırıyorum.

Nuray Mert: Uzun bir zamandır yazılarının çoğuna imzamı (ya da parafımı) koyabileceğim bir kişi. Ne de olsa aforoza uğramayı göze alarak otoriterleşme konusunu ilk açan oydu. Nitekim göze aldığı aforoza da uğradı. Belki bu ilanda o da muhalif olunmasının gazına geldi. Ama bu sefer imzasının yanına benden ne imza ne de paraf var.

Şimdi Kadri Gürsel’in 21.12.2014 tarihli Milliyet Gazetesi’nde ilanı eleştirenlere yönelik köşe yazısının son iki paragrafını görelim. Ciddiye alınıp eleştirilmesi gereken görüşler. Ama sanki yazarken o da biraz zorlanmış gibi:

“Beş: Bazı meslektaşlarımız, geçmişte kendilerini “terörist” ve “darbeci” diye suçlayıp hapse atan iktidar koalisyonuna karşı çiğnenen hukuklarını basın özgürlüğü için savunanları, bugün
14 Aralık’ı aynı nedenle protesto ediyorlar diye “ahmaklıkla” suçlayacak nispette siyasi kavrayış, izan ve muhakeme yetisinden yoksun durumdadırlar.


Altı: Yarın devran değişir ve bugünkü iktidar gazetecileri benzer suçlamalarla benzer akıbete maruz kalırsa, onların hukuklarını gelecekte savunmayacak olanlar bu davranışlarının nedenlerini açıklamakla yükümlüdür. Tıpkı bugün Cemaat gazetecilerinin hukukunu savunmak için basın özgürlüğünü yeni hatırlayanların durumunda olduğu gibi. Onlar geçmişte yapılan zulmü sessizce geçiştirmek bir yana, desteklemişlerdi.”

Kadri Gürsel, 5 no.lu paragrafta “ahmaklıkla” suçlanmış olmaktan dolayı sinirlenmiş (suçlayanı bilmiyorum) ve o kişiyi (veya potansiyel kişileri, bunlara ben de dahilim) “siyasi kavrayış, izan ve muhakeme yetisinden yoksun” olmakla damgalamış. Buna da ben sinirlendim. Genel eleştirim aşağıda.

6 no.lu paragrafta ise istikbale yönelik muhtemel bir yükümlülük atfediyor. O arada ilana beraber imza koyduğu bazı imzacılara da “yeni hatırlayanlar” diyerek üstü kapalı çakıyor. What fayda?

Gelelim eleştirilerime. Ben de Kadri Gürsel gibi numaralama yöntemi kullanmak istedim.

Bir: Bir atasözü: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim”. Arkadaş olmasan da hangi yolu hangi kişilerle birlikte yürüyebileceğini iyi belirle. Oyuna gelme, sonradan pişman olabileceğin, haklı gerekçelerle suçlanabileceğin şeyleri körlemesine yapma.

Bir de vecize: “Cehenneme giden yol iyiniyet taşlarıyla döşelidir”. “Arkadaş, ben içeriğe bakarım. Bana doğru geliyorsa imzayı çakarım, başka kimin imzalamış (ya da imzalayacak) olduğuna bakmam” dersin, ileride biri çıkar “bu içeriği hiç mi okumadın, buna imza konur mu?” diye sorar. Ya da “yahu, kardeşim. Kimlerle birlikte imza koymuşsun bu metne” der. Ya da birileri (hadi biraz da komplo) “zaten o da bizden, koskoca imzasına bak” derler.

İki: Diyebilirsin ki “ben gerçekten sadece içeriğe bakarım, gerisi beni ilgilendirmez”. Tamam, buyrun içeriğe bakalım. Aritmetik bir ölçü kullanalım. Toplam on iki satırlık (rakamla 12) bildirinin dokuz (rakamla 9) satırı 14 Aralık’ta gözaltına alınanlarla, yani cemaat basını ve televizyonu ile ilgili.

AKP iktidarının cemaatle koalisyonu döneminde, dandik sebepler, hile ve desiseyle gözaltına alınan, tutuklanan, yılları aşan sürelerle hapis yatan başka gazeteciler yok muydu? AKP’li, Cemaatçi ya da YAE’ci olmadığını bildiğimiz bir kişinin, örneğin Kadri Gürsel'in, Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Müyesser Yıldız ve daha bir dolu gazeteci kurbandan bahsedilmeyen bir metne imza atmasının nedeni, hadi peki “ahmaklık” demeyelim de, nedir?

Savunma olarak şu Kadri Gürsel söyleyebilir: “Ben gerek gazetedeki köşemde, gerekse katıldığım TV programlarında bu arkadaşlarımı savundum. Hapis yatmalarına karşı çıktım. Tavrım zaten biliniyor”. Olmaaaaz, bu ilanı okuyanların hepsi, senin o yazılarını ve tavrını bilmeyebilir. İleride bu ilanla hatırlanabilirsin.

Üç: Gelelim kişilere. Metne imza koyanlardan kaç tanesi, yukarıda isim olarak saydığım gazetecilerin ve arkadaşlarının içeri atılmasını, bırakın ortak bir protesto metnine imza koymayı, ne kendi köşelerinde ne de verdikleri ropörtajlarda ve beyanatlarda kınadılar. Aksine desteklediler. Şimdi bu insanlarla aynı metne (içerik eleştirisi yukarıda) imza koymak, çok ihtiyaç duydukları meşruiyetin ve aklanmanın değirmenine su taşımak olmuyor mu? (Yazar burada cemaatçileri değil, YAE’cileri konu ediyor.)

Kardeşim, bırakın yalnız kalsınlar. İyod gibi açığa çıkmış durumdalar. Neden yeni birtakım bileşiklerin içinde saklanmalarına yardım edelim ya da göz yumalım? (Burada yazının başlığına bir  kez daha dikkat çekmek isterim).

İşin daha vahim olan yanı şu: Bu metne imza koyan bazı kişiler, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarda gazeteci kisvesi altında tetikçilik yaptılar. Atılan manşetler, bavullar, yapılan sahte haberler, iftiralar, hepsi ortaya çıktı. Özellikle kuruluşu devletin olanaklarıyla gerçekleşmiş olduğu da ortaya çıkan Taraf gazetesinde çalışmış olanlar, gazetecilik ilkelerini hiç gözönünde bulundurmaksızın, çamurla buladıkları mermileri suçsuz insanlara büyük bir keyifle sıkan tetikçilerdi.

Cemaat gazeteleriyle paslaşarak sürdürmüş oldukları bu tetikçilik faaliyeti, yalnızca masum kurbanlara değil, bu ülkenin geleceğine de çok büyük onarılması çok zor zararlar verdi.

Dört: Büyük merak konumu en sona bıraktım. Okuduysanız biliyorsunuzdur, okumadıysanız da bir an evvel alıp okuyun. Sevgili Merdan Yanardağ’ın Liberal İhanet kitabında sergilediği isimlerin en önemlileri neden bu ilanda imzacı olarak yer almıyor?

N’oluyor? Neredeler? Onlara imza için gidilmedi mi? Acaba neden? Yoksa gidildi de onlar imza koymayı mı reddettiler? Peki, eğer böyleyse de acaba neden? 

Merak beni öldürecek bu konuda. Yoksa artık dergilerinde, gazete köşelerinde, internet sitelerinde, bloglarında yazmayacaklar mı? İlana imza koyan eski yoldaşlarını neden yalnız bıraktılar? Yoksa varolma savaşı vermekte olan cemaatçiler bile “bunların fazlası fazla, zaten çoğunun ipliği de pazara çıktı” deyip bunlardan imza istemediler mi?

Amaaaan, bir yerde bize ne? Benimki de gereksiz merak canım. Yüce Tanrım, onlara bulundukları yerde huzur ve mutluluk versin.






İsa’nın Yanağı. Bize Uyar mı? Uymaaz! (1)


Daha doğrusu uymamalı.

Kısa bir dinsel girişten sonra yerleşik bir tavır ve bu tavrın olası nedenleri ile buna karşı alınması gereken tavır üzerine düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım. Daha sonra da gelmekte olan büyük tehlikeyi irdelemeye, bu mesele üzerinde neden bu kadar durduğumu açıklamaya gayret edeceğim.

Çoğu kişi tarafından kindar ve gaddar olarak tanımlanabilmesine rağmen (ne de olsa oğlunun çarmıha gerilmesine engel olmadı, ayrıca bazıları kendi adına yapılmış ve yapılmakta olan anlamsız savaşlarda milyonlarca masumun ölümlerine seyirci kaldı ve bugün de kalmakta), yine de tüm evrende sahip olunabilecek en büyük torpile sahipti İsa Peygamber. Yani Tanrı’ya.

Dinsel kaynaklara ilişkin bir görüşe göre her işe karıştığı, diğer bir görüşe göre de sadece seyretmekle yetindiği iddia edilmesine karşın, yine dinsel kaynaklarda ileri sürüldüğüne göre bir kızıp da karışırsa, öfkesinin nereye kadar uzanabileceği de belli olmazdı.

Nuh Peygamber döneminde birer çift haricinde tüm canlıları yokettiği tufan, Musa Peygamber döneminde Firavunun ve Mısır halkının çektikleri buna örnektir.

Bu nedenle, arkasında böylesi bir güç bulunduğuna inanan İsa Peygamber’in “bir yanağınıza tokat atana, diğer yanağınızı da uzatınız” demiş olması, anlayışla karşılanabilir.

Her ne kadar İsa Peygamber son anlarında kendini terkedilmiş ve hatta ihanete uğramış hissederek “neden beni yalnız bıraktın, baba?” diye serzenişte bulunmuş olsa da, son anına kadar yanak tavrından vazgeçmemiştir.

Son dönemde çevremdeki, internetteki YAE’ci olmayan arkadaşlarımdan “bu meseleyi artık geride bırakmak (ya da “unutmak”) lazım”, “uzatmak gereksiz”, “ne de olsa onlar bizim eski yoldaşlarımız”, “önümüzdeki zor ve zevkli mücadele günlerinde omuz omuza olmak zorundayız” vb. gibi (bana İsa Peygamber’i hatırlatan) ifadelere rastlıyorum.

Tek tük de olsa hala konuşabildiğimiz YAE’cilerden de “yahu, amma uzattınız bu işi”, “her şeye biz mi neden olduk, kardeşim?”, “ulan, alt tarafı bir oy verdik, ne bu çektiğimiz?” gibi yakınmalarla karşılaşabiliyorum. Tabii bu konuyu büyük bir sessizlikle, her şey son derece normalmiş gibi geçiştirmeye çalışan teflon kaplı YAE’ciler de var.

Her iki tavır da beni çok rahatsız ediyor.

Sevgili arkadaşlarım,

Ne bizler birer İsa Peygamberiz, ne de arkamızda onunki gibi gücü sınırsız güçte olduğu varsayılan bir torpilimiz var. Bir tokat, hem de haklılığı son derece şaibeli, hatta kirli bir tokat bir yemişsek, ki YAE tam anlamıyla budur, bu arkadaşlara öbür yanağımızı da uzatmak gibi bir lükse asla kapılamayız. Önceliğimiz, bu tokatla hesaplaşmak olmalıdır, tabii ileride bu arkadaşlarla beraber bir şeyler yapmayı düşünüyorsak.

Eh, bu görev de bize düşmez aslında. Biz sadece talepte bulunabiliriz. Bu adım, beraber bir şeyler yapmak isteyebilecek olan YAE’cilere düşer. Hiç bir şey  olmamış gibi davranmayı bırakmalı, dört başı mamur bir özür dilemeli, dört başı mamur bir özeleştiri vermelidirler.

Tam da burada, geçen haftalarda kamuoyunda tartışılan bir konuyu, kötü bir örnek oluşturmaması dileğiyle, araya sokmak istiyorum. Başb.Yard. Bülent Arınç, Çerkez Ethem’in itibarının iade edilmesi doğrultusunda bir beyanda bulundu. Suçsuzluğunu ileri sürenler de olmasına rağmen, tarihi belgeler ışığında Çerkez Ethem’in ihaneti tartışma götürmez biçimde belgelerle kanıtlanmış bir olgudur. Bunun konumuzla bağlantısı, yaptığı bir hata neticesinde özür dilemeyi ya da özeleştiri vermeyi kendine yediremeyenlerin, sonunda ihaneti bile göze alacaklarını gösteren acı bir örnek olmasıdır.

Bir uyarı olmak üzere, Ethem’e ilişkin tarihi bir olayı da buraya ekleyeyim: İnönü döneminde 150’liklerin affedilmesiyle Türkiye’ye dönme hakkına kavuşan ve o dönemde Ürdün’de sürgün hayatı yaşayan Çerkez Ethem’in kendisine bu yönde yapılan teklife cevabı çok acıdır: “Ne yüzle dönebilirim ki?”. Neden böyle bir şey yazdım ki ben şimdi buraya?

Nitekim eski solcu ve YAE’ci bazı kesimlerden, kendilerini tüm soldan ayıracak ve dolayısıyla soyutlayacak bazı ifadeler de duyulmaya başlandı. Hatta böylesi bir muhtemel tavra altyapı oluşturmak üzere, eleştiri örneklerini Türk Solu adlı, tüm solu asla temsil edemeyecek ve hatta sol bile sayılamayacak bir garabetle sınırlamaya, solu eleştirmek ya da mahkum etmek için kullanacakları örnekleri oradan almaya dikkat etmeye de başladılar.

Türkiye solunun tarihinde yerleşmiş bir özeleştiri geleneği yoktur. Hatta tutarlı tek bir özeleştiri örneğine rastlanmadığı bile söylenebilir. Bana göre bunun başta gelen nedeni, tipik bir şark kurnazlığı olarak tanımlanabilecek (tersten söyleyelim)  “bugün sana, yarın (Allah korusun) bana” korkusudur.

Taraflardan birinin yapmış olduğu bir hata nedeniyle özeleştiri vermesi, karşı tarafı da muhtemel hatalarında (mazallah) özeleştiri vermek zorunda bırakabilecektir. Her iki tarafı da tehdit eden bu tehlike, hataların görmezden gelinmesine, üzerine gidilmemesine dolayısıyla da hiç ders çıkarılmamasına yol açmaktadır.

Ayrıca bu topraklarda yaşayanların ortak bir genetik özelliği olan adam sendecilik de bu özeleştirisizliğe katkıda bulunmaktadır. Yapılan hatanın üzerinden belirli bir sürenin geçmesi, tarafları unutmaya, giderek önemsememeye, boşvermeye yöneltmektedir. Bu da alınabilecek derslerin alınamamasına, böylece de hataların ağırlaşarak yinelenebilmesine neden olmaktadır.

Türkiye solunun bugüne kadar yapmış olduğu (ve bazılarını kanıyla canıyla ödediği) devasa hataların sonuncusu olmasını dilediğimiz YAE’nin, bu özeleştirisizlik geleneğini sona erdirecek bir milat olması çok önemlidir. Sola şu veya bu düzeyde ilgi duymuş, dahil olmuş, gönül ve emek vermiş bir dolu insan bile YAE tavrı nedeniyle yönünü şaşırmış, güvenini kaybetmiş ve belki de küsmüş ve safları terketmiştir.

Yıllardan beri karşılaşılan her düzeydeki zor rejimine faşizm yaftası takmaya alışmış olan sol hareket şunu bilmelidir ki, hayal bile edemeyecekleri çapta gerçek bir faşizm pek de uzak olmayan bir ufukta görünmekte ve bütün hızıyla üzerimize gelmektedir.

Mevcut iktidar, bir zamanlar çok basit bulduğumuz meşhur faşizm tanımını (faşizm, burjuvazinin en kanlı, en gerici diktatörlüğüdür) ciddiye almış, bunu hayata geçirmek amacıyla ülkede varolan burjuvaziyi kendine uygun görmemiş, onu ezip korkutmuş ve onun yerine güvenebileceği yeni bir burjuvazi yaratmayı tercih etmiştir. İşte gelmekte olduğunu iddia ettiğimiz faşizm, bu yeni burjuvazinin en kanlı, en gerici diktatörlüğü olacaktır.

İşin çok acıklı tarafı ise şudur: Daha önce faşizmi şu ya da bu düzeyde yaşamış ülkelerde burjuvazi, ağırlıklı olarak toplumun eğitimli, kültürlü, bazen entelektüel, kısmen sanatsever, aristokrat kökenli vb. kesimlerinden oluşmaktaydı. Hitler bile ömrü boyunca mimariye ilgi duymuş, tablolar  yapmış, iki kitap yazmış, bütün nutuklarını kendisi hazırlamış ve prompter yerine en fazla iri harfli özel bir daktiloda yazılmış notlarını kullanarak irticalen nutuk söylemiş bir kişiydi.

Bu ülkede gelmekte olduğunu ileri sürdüğümüz faşizmin liderleri, muhtemel kadroları ve destekleyicisi olarak değerlendirdiğimiz yeni burjuvazi, sayısız veciz örneklerini her gün duyduğumuz söz ve görüşlerin sahipleri. Yani eğer başarırlarsa, bu toplum çok daha ilkel, çok daha vahşi, çok daha canavarca bir baskı rejimiyle karşılaşacak demektir.

İşte bu koşullarda karşı karşıya olduğumuz en önemli görevlerden biri, hatta birincisi, örgütlenmedir. Ne çapta, ne düzeyde olursa olsun örgütlenme. Bu örgütlenmelerde yer alacak insanların ise, tüm katılanlarla birlikte sağlıklı ve güçlü biçimde ilerleyebilmek için, geçmiş hatalarından olabildiğince arınmış, onlarla hesaplaşmış ve bunu da (maalesef) deklare etmiş olmaları zorunludur.


Şunu bugünden belirtmeliyim ki, ben ve benim gibi düşünen kişilerin, bulundukları ortamlarda bu eleştiri ve özeleştiri geleneğini yerleştirmek için ödünsüz bir çaba göstermesi, başarıya ulaşabilmenin ve bu faşist saldırıyı yenmenin asgari koşullarından biridir. Aksi takdirde başımıza gelecek olan ise, görmezden gelinecek ya da hesabı hiç bir zaman verilmeyecek hatalar nedeniyle, yeni ve her zamankinden büyük bir yenilgi olacaktır.