26 Mayıs 2015 Salı

Seçim Yazıları (1)


Artık seçime ilişkin yazılara ağırlık vereceğimi söyledim, ama inanın ki bu iş insanın boyunu aşıyor (hele benim 1.58 m.’mi hayda hayda aşıyor). Özellikle de bu seçim için. Ama söz verdik bir kere, çabalayacağız.

Bu işi sözlü sohbetlerde yapsak sorun değil, bir terslik olursa çamura yatarız, olur biter. Ama yazılı olunca eloğlu hatanı kafana çakabilir (bak. YAE’cilerin başına gelenler). Son yazılarımdan birinde (“Niyete filan bakma, doğru anla” başlıklı yazı) boşuna savunmadım Süleyman Demirel’in “dün dündü, bugün bugündür” ifadesini. Gerektiğinde kullanılabilir.

Bu kadar ön tedbir yeter bence, gelelim işin aslının bir kısmına. “Bir kısmına”dan kastım şu: Siyaseten akl-ı baliğ olduğumdan bu yana –yedi yaşındayken her akşam oyunu filan bırakıp, radyoda Yassıada saatini dinlerdim- yani yaklaşık yarım asırdan beri siyasette izlediğim kadarıyla bu ülke böylesine kritik ve çok bilinmeyenli bir seçim görmedi.

Yalnız yazılan yüzlerce köşe yazısında, katılınan yüzlerce TV ve radyo programında bence mutlaka gözönüne alınması ve üzerine en azından üzerine birkaç kelime söylenmesi gereken bazı faktörlerden kimse söz bile etmiyor (birkaç istisna var tabii). Bu “bir kısmı” mecburen vurgulamam gerekiyor.

Emperyalizm var mı, yok mu?


Yıllarca bu ülkedeki darbeleri, iktidar değişikliklerini, yoktan var ediliveren siyasi figürleri, neredeyse hiç bir iç dinamik yokmuşçasına gerçekleştirdiği iddia edilegelen emperyalizmden kimse söz etmiyor. Yoksa benim dışımda herkes, bu küreselleşme nedeniyle emperyalizmin ortadan kalktığı yavesine filan mı inandı?

Boş verin bu işleri beyler! Ortadoğu gibi bir bölge ve bu bölgedeki petrol rezervleri varlığını sürdürdükçe, burada emperyalizm de oyunları da varolacaktır – tabii devrimlerle yenilene kadar.

Kürtlerin uluslararası meşruiyeti


26 Mayıs 2015 tarihli sol görüşlü Alman gazetesi Junge Welt’te yayınlanan bir yazıyla, ABD tarafından kurulduğu (2012) belgelenen IŞİD’e karşı savaşmak üzere PYD gerillaları “biji serok Obama” sloganlarıyla TC sınırlarından geçerek Kobane’ye gittiler. Komik değil mi, piyonlar birbirini dövüyor. Bu durumun Türkiye için önemi ise şuydu: ABD’nin Frankenstein’ı IŞİD’e karşı mücadele edebilen yegane güç, bölgedeki Kürt gruplarıydı. Irak, Suriye ve Türkiye Kürtlerinden oluşan kuvvetler, önce Kobane’yi kurtardılar. Ardından da IŞİD’e karşı mücadeleye devam ettiler. Bunun en önemli sonucu da, Kürt hareketinin uluslararası düzeyde elde ettiği meşruiyet oldu. Bu meşruiyet, Kürt hareketinin siyasal platformlarının en büyüğünü oluşturan HDP’nin elini çok güçlendirdi.

Şimdi soruyu soralım: Böylesine uluslararası önem kazanmış Kürt hareketinin Türkiye’de elini güçlendirmiş olan siyasi platformu HDP, acaba % 10’u geçer mi, yoksa % 9,5’ta kalır mı nağmeleriyle bir seçim kumarına girecek, bu bölgeye yıllardır önemli bir güç ve mesai harcayan Anglo-Amerikan emperyalizmi de öylece durup seyredecek, size uydu mu? Bana uymadı. Dolayısıyla yapılan bütün hesapların içine bu emperyalizm faktörü katılmak zorunda.

Unutmamak gerekir ki, Anglo-Amerikan emperyalizmi (neden böyle adlandırdığımı başka bir yazıda anlatmaya çalışacağım), bizzat ve uzantıları aracılığıyla bu ülkede NATO’nun ikinci büyük ordusunu adım atamaz hale getirdi, toplumu büyük ölçüde yeniden dizayn etmeyi başardı. Ya da sevilen ifadelerle söyleyelim: 80 yıldır bu toplumun iliğine, kemiğine, genetiğine işlemiş (!) olan askeri vesayeti, bir, bilemedin iki darbeyle yerle yeksan edebildi. O kadar uğraştıktan sonra, böylesine kritik ve önemli bir seçimi kendi haline bırakacaklarını düşünmüyorum açıkçası.

Ha, müdahele şekli nasıl olur, bilemiyorum. Bu konuda akıl yürütmeye devam edeceğim. Şimdi biraz da bir başka emperyalist projeye, çözüm sürecine bakalım.

Çözüm Süreci: Kim ne anladı acaba?


Birkaç yıl önce farklı kapsamlar ve farklı adlarla başlatılan ve bugün çözüm olarak adlandırılan sürecin aslı esası ne yazık ki toplumun büyük kısmı tarafından ya anlaşılamadı ya da yanlış anlaşıldı.

Olayın aslını doğru anlayanlar, başta Abdullah Öcalan olmak üzere Kürt siyasi hareketinin silahlı ve silahsız önderleri,  farklı kesimlerden adlarını bilemediğim az sayıda insan ve -kasılmak gibi olmasın- bir de bendim.

AKP ve onun önderi, aslında ABD tarafından kendisine dayatılmış olan öneriyi, kendi yararına nasıl kullanabileceğini hemen farketti. Bu konuda deneyimliydi. Yaptığı bir dolu numarayı, ABD’nin de AB’nin de (hatta kullanışlı aptalların da) farkedebilmeleri yıllar sürmüştü. Herkesi kandırabilmişti. Aslında adamların bir kabahati de yok. “Yok ulan, bu kadar da olmaz” diye düşündükleri için, hep ofsayta düştüler. RTE’nin hesabı basitti: Zaman kazanmak. Analar ağlamıyorken kendi iktidarını garantilemek, Cumhurbaşkanı ve sonra da başkan olmak. Ve tabii buna uygun rejimi kurmak. Atı alan Üsküdar’ı geçecekti, Kürtlere sonra bakılacaktı.

ABD’nin niyeti ise, bu ülkeyi askeri vesayetten kurtarmak filan değildi. Kendi kafalarındaki çözüm sürecine muhalafet etmesi mutlak olan TC Ordusunu yoldan çekmekti. Bu, RTE’nin de işine geldiği için, Cemaat’in de büyük katkısıyla mükemmelen başarıldı.

Kürtlerin durumu


Yüzyıllardır, hatta binyıllardır bölgede bir devlet kurmamış, ama kurulan devletlerle bir şekilde geçinmeyi becerip varlıklarını bugüne kadar sürdürmeyi başarmış Kürtler açısından ise bu süreç tadından yenmezdi. Hem silahlı güçleri  kayıp vermeyecek, hem bölgede paralel devletlerini inşa edebilecekler, hem de (çok daha önemlisi) ABD, AB ve Dünya önünde TC Devleti’nin resmen muhatabı olabileceklerdi. Çözüm sürecinin AKP tarafından sonuna kadar dürüstçe götürüleceği konusunda en ufak bir inançları da yoktu. Ama sürecin sanki olması gerektiği gibi yürüdüğünü, en azından kendileri tarafından sorun çıkmadığını, eğer sorun çıkarsa bunun AKP tarafından çıkarıldığını tüm Dünyaya teşhir edebilmek için olaya ciddiyetle eğildiler.

Suriye krizi, IŞİD sorunu gibi durumların da katkısıyla Kürt siyasi hareketinin elde ettiği uluslararası meşruiyet, yukarıda da vurgulamaya çalıştığım gibi, bu seçimleri Anglo-Amerikan emperyalizmi açısından çok önemli kılıyor. Ve bu emperyalistler, kendileri için önemli konularda seyirci olmaktan pek hoşlanmazlar.

İşi yine sonraya bıraktık


İtiraf etmeliyim ki, bu da tam bir seçim yazısı sayılmayabilir. Arada bazı ipuçları var yalnızca. Ama daha somut şeyler yazabilmem için, böyle bazı altyapı yazılarına ihtiyacım var.

Ayrıca, 7 Haziran tarihine kilitlenmeye de gerek yok. Bu seçimin sonucu ne olursa olsun, seçim sonrası daha önemli olacak. Asıl tahmin edilmesi ve belki de ona bağlı olarak bugünden uygun tavır alınması gereken süreçle seçim sonrasında karşılaşacağız.

Sağlıcakla kalın.


22 Mayıs 2015 Cuma

Artık konumuz seçim olmalı


Blogspotun istatistiğinden anlaşıldığına göre, Türkan Hocam’a ilişkin yazıdan önce binbir umutla koymuş olduğum beş yazı pek rağbet görmedi (böğüm). Halbuki onları yazarken, seçim öncesinde tarafların ifade ve tavırlarının ön ve arka cephelerini anlamayı kolaylaştıracak ipuçları vermek istemiştim. Ossun, “sen iyilik yap denize at, balik bilmezse halik bilir” demişler.

Ben de genel konularda ukalalık yapmaktan vazgeçip, seçim konusuna gireyim artık dedim. Ne de olsa önümüzde çok az zaman kaldı.

Önce kendi tavrım


Bugünden açık, seçik ifade etmem gereken bir durum var. Bu seçimde tercihimi kendime uygun gördüğüm bir siyasi görüş ya da ideoloji doğrultusunda kullanma şansına sahip değilim. Oyumu verip vermeyeceğimi ya da kime vereceğimi belirleyecek olan büyük ölçüde pragmatizm olacak. Kesin iddiam ise şu: Bu pragmatizmi asla siyasi ve ideolojik bir gereklilik olarak sunmayacağım. Pragmatizm, pragmatizmdir, o kadar.

Bugünden açıklamam gereken ikinci bir durum da şu: Oy verip vermeyeceğimi, verip vermediğimi, vereceğim ya da verdiğim partiyi, ne seçim öncesinde ne de sonrasında açıklamayacağım. Çünkü büyük olasılıkla seçimde alacağım tavrın bana verebileceği bir tatmin, bir huzur olmayacak. Dediğim gibi, yalın pragmatizm.

Tabii kesinlikle yapmayacağım şeyler var: AKP ve MHP’ye asla oy vermem. Gelmiş olduğumuz noktayı düzeltebilecek tek parti bile olsa, MHP’ye oy vermem, veremem. Kanım uymaz. Bu noktaya getiren de AKP olduğuna göre, zaten ona oy vermek saçma olur, bu da kanıma uymaz.

SP ile BBP’nin seçim ittifakı, AKP aleyhine büyük bir hoşluk oldu, ama sırf bu nedenden ona da oy vermem sözkonusu değil, tabii ki. Yine kan meselesi.

Önceki önceki bazı seçimlerdeki tavırlarım: 

Siyasi mi? Pragmatik mi? Mavracı mı?


Son yerel seçimlerden bu yana çoğu kişinin birdenbire aktif parti militanları haline gelmeleri sizi yanıltmasın. Büyük sayılabilecek bir çoğunluğumuz, bu tür seçimleri, burjuva demokrasisinin bir oyunu olarak gören görüşlerden geliyoruz. Ama nedense bu seçim bazıları için farklı anlamlar taşıyor gibi.

Benim yaşıtlarım için en önemli seçim, o da aslında seçim değil referandum, 1982 Anayasası oylamasıydı. Ülke çapında (Kürdistan da dahil) muhalafet gerçek boyunu o referandumda gördü: % 8 (yazıyla yüzde sekiz). Bu muhteşem (!) oranın içinde yalnızca solcular değil, CHP’liler, Adalet Partililer, dinciler, bir miktar Kürt de vardı.

Tabii bugün gençler bilmez, referandumda kullanılan zarflar öyle inceydi ki, içine konan farklı renkteki evet ve hayır oyları dışarıdan görülebiliyordu. Belki oranda bunun da biraz payı vardır (züğürt tesellisi).

Açıkçası sonraki seçimlerle pek ilgilenmedim. Ama 3 Kasım 2002 seçimlerinde DEHAP’tan aday olan Mihri Belli’ye oy verdim. DEHAP’lı ya da o zamanki söylenişiyle Mihri’ci değildim, ama olay tam bir göle maya çalmaktı. Mihri Belli, milyonda bir ihtimalle bile seçilebilse, en yaşlı milletvekili olarak ilk günlerde Meclis Başkanı olacaktı ve yeni başkan seçilene kadar bir ya da iki oturuma başkanlık edecekti. Tanıdığım Mihri Belli, sadece iki oturum bile başkanlık yapsa, o oturumlar tadından yenmezdi ve mutlaka tarihe geçerdi.

Bir sonraki 2007 genel seçimlerinde ise oyumu TKP’ye verdim. İki enfarktüsümü geçirmiş, by-pass’ımı olmuştum. Bir daha seçim kısmet olur muydu, bilemezdim. Fikirleri bana tam uymasa da hiç olmazsa bir kez olsun mührü, üzerinde o sihirli kelime yazılı olan Türkiye Komünist Partisi’ne basmam şarttı, ben de öyle yaptım.

Bu ikisi pek de önemsemediğim, bölüm başlığındaki “Mavracı mı?” kısmına denk gelenler.

Geldik 12 Eylül 2010’a


Ölümüne ciddiye aldığım seçim, pardon referandum, pardon kepazelik buydu. Siyaset biliminde asla referandum olarak nitelenemeyecek bir plebisit, halkımıza yutturuldu. Şimdi referandum nedir, nasıl olur sorularına girecek değilim. Bu konuda bir dolu yazı yazdım. Ben bile neredeyse bıktım. Ama YAE’ci kardeşler sevinmesin, öylesine kapsamlı ve uzun vadeli bir suç işlediler ki, ben bıkmış olsam da mutlaka yine yeri gelecek ve ben onları hayırla yadetmeye devam edeceğim.

Aslında bu 2010 kepazeliği, yol açtığı diktatörlük rejiminin yanı sıra çok önemli bir başka zarara da neden oldu. Özellikle belli bir siyasi yönde, farklı isimlerle de olsa yer alan arkadaşlarımız (sol, liberal sol, sosyalist ve hatta komünist vb.) 2010’da tavırlarını haklı çıkarabilmek için çok saldırgan üsluplar benimsediler. Onlara karşı çıkanları, uyaranları kitleler önünde alabildiğince  teşhir ve mahkûm edebilmek için (italikler mavra) ellerinden gelenin fazlasını yapmaya gayret ettiler. Öylesine gayretliydiler ki, ileri demokrasinin bayraktarı onları balkon konuşmasında tebrik bile etti. Kendilerine karşı çıkanlara öyle yaftalar yapıştırdılar ki, adeta bunların bir daha birilerinin önünde söz söyleyebilmesi bile imkansız hale gelecekti. İleri demokrasiye erişilecekti ve bunun için yapılacak her şey mübahtı. (Netekim beklenen ileri demokrasi de geldi. Nasıl, siz görmediniz mi?)

Aslında haklarını da vermek zorundayım, o günden bu yana çok zorlu bir direniş göstermek zorunda kaldılar. Çok az kayıp verdiler. Aralarında benim de olduğum bir sürü eski mağdur, acımasızca saldırdı. Bazıları hiçbir şey olmamış gibi bazı yayın organlarına (deyimi mazur görün) yıvıştı. Bazısı ortalıktan sıvıştı. Bazıları da yüzsüze vurdu, vaziyeti idare etti.

Buradaki derdim aslında YAE’cilerle değil


Ama maalesef belirtmeden geçmemem gereken bir husus var. Bugün, seçim arifesinde de yukarıda vurguladığım üslubun bir benzerini görmek mümkün. Ve bugün de bu üslubu benimseyenler arasında YAE’cilerin önemli bir “özgül” ağırlığı sözkonusu. Köşe yazıları, bloglar, seminerler, paneller… Erişebildikleri her mecrada, bulabildikleri her fırsatta, oyların mutlaka HDP’ye verilmesi gerektiği, aksi bir davranışın gaflet, ihanet hatta bazı durumlarda faşistlik olacağı üzerine katı, ermiş, bilmiş nutuklar atıyorlar.

Yanlış anlaşılmasın, HDP’ye de oy verilebilir, ama bunu böyle herşeyini (!) verircesine ifade etmek, karşı söz söyleyenleri de, eleştirmek ya da kınamak bile değil, mahkûm etmek nasıl bir anlayıştır?

Bahsi geçen kitlenin ağırlıkla ateist, belki agnostik vb. eğilimlerde oldukları varsayıldığında, durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bir oy verme kararı için bu kadar inanmış, imanlı, adanmış olmaya ne gerek var? Alt tarafı önümüzde duran görev, AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması. Bunun için birilerine aşık olmaya, kendini tüm varlığıyla adamaya ne gerek var? Bunu nereden mi çıkarıyorum? Bu tavrı önceden tanıyorum. O zaman da onların fikirlerine karşı çıkanlar neredeyse faşisttiler, bugün de öyleler.

Bir sonraki yazıda seçim meselesine biraz daha gireceğim.


Sağlıcakla kalın.

19 Mayıs 2015 Salı

Önemli bir yüzleşme, hesaplaşma fırsatı



Dün benim için çok önemli bir gündü. Çok kıymetli bir insanı kaybetmemizin altıncı yıldönümüydü. Prof.Dr.Türkan Saylan’ı altı yıl önce bir 18 Mayıs günü ışıklara yolcu etmiştik. 
Fikrimi ve kalemimi serbest bıraktığım takdirde bu konuda sayfalarca yazabileceğimi biliyorum.
İster istemez de bir noktada 19 Mayıs’ta binlerce kişinin katıldığı cenaze kortejinde saf tutmak yerine, onun doğal düşmanlarıyla birlikte saf tutmayı tercih eden ve bugüne kadar en ufak bir nedamet getirmeyen malum zevata uzanacak dilim ve kalemim. Yapmadım.
Ama bir karar verdim. Onlardan biriyle yüzyüze geldiğimde yalnızca iki kelime söyleyeceğim: “Türkan Saylan”. Ne diyebileceklerini çok merak ediyorum. Belki bazılarına bir özeleştiri fırsatı vermiş ve yüklerini biraz hafifletmiş olurum.
Kendim yazmak yerine bloğuma onu çok güzel anlatan bir yazıyı koymayı tercih ediyorum. Kalemine sağlık, Candaş Tolga Işık.
……………………………………………………..
Hocam…
Soğuk bir Aralık sabahı Çapa’daki odasının kapısından içeri giren, üniversiteyi bitireli birkaç yıl olmuş genç bir biyologdu.
Kapıyı iki kere çaldıktan sonra kafasını uzattı.
─Hocam müsait misiniz? Biyoloji Bölümü’nden Avni Bey gönderdi beni…
Aramıştı sizi…
─Hatırladım, hatırladım. Melanoma (cilt kanseri) genetiği ile ilgili 
çalışıyormuşsun, gel içeri gel…
Yüzünde son nefesini verirken bile eksilmeyen o tatlı gülümsemeyle
Genç adama “Kahve mi içersin çay mı?” diye sordu.
─Zahmet olmasın hocam… bir iki sorum vardı. Onları sorup sizi 
çok yormadan gideyim ben…
─Zahmet filan olmaz. Ben de şimdi tomografiden çıktım. İki laflarız işte...
Genç adam duraksadı.
─Meme kanseri tedavisi görmüştüm. Geçti bitti diyorduk. Bugün 
öğrendim ki karaciğerimde de küçük bir leke varmış.
“Küçük bir leke” dediği, memesinde başlayan kanserin vücuduna
yayıldığının ilk haberiydi aslında.
Genç adam durumunun farkına varınca, endişe dolu bakışlarla, nazikçe, 
“Daha sonra rahatsız edeyim sizi isterseniz?" dedi.
Hoca güldü ve “Çevrende hiç kanser teşhisi konan oldu mu çocuk?” diye sordu.
“Hayır hocam." dedi.
─Bak o zaman sana ilk dersi veriyorum: Bu kanser denen mikrop tek başına hiçbir gücü olmayan zavallıcıktır. Kanser tek başına kimseyi öldürmez; ölümcül olması bir yalnızlık, bir çaresizlik, bir umutsuzluk, bir üzüntü, bir stres arar. Ona bu fırsatı vermesen, er ya da geç çeker gider. O yüzden sen şimdi hocanı bu zavallı mikropla yalnız bırakmayı çıkar aklından ve anlat bakalım, 
ne yapıyorsun, ne ediyorsun?”
Böyle tanışmıştık Hocam Türkan Saylan’la.
“Tanışmıştık” diyorum ama bazen tanımak için tanışmak yetmiyor.
Bazı insanları tanımak için onları yaşamak, anlamak, attıkları 
her adımdan, ağızlarından çıkan her heceden bir şey öğrenmek 
gerekiyor. Hoca da öyle biriydi.
O gün kapısından çıkarken "Sakın ha literatürü açıp 'Hocanın ne kadar ömrü kaldı?" diye bakma, literatür insan hikâyesi yazmaz, rakam yazar." demişti.
Aradan geçen yıllar içerisinde Hocayı çok daha yakından tanıma fırsatım olmuştu. Ne zaman başım sıkışsa telefona sarılıyordum.
Bir gün “Ben bilim adamı olmaktan vazgeçtim Hocam!" diye aradım.
Kızacağını sanıyordum, kızmadı. Sadece bir öğüt verdi ki hâlâ kulağıma küpedir: “İnsan olmaktan vazgeçme yeter.”
Hoca haklıydı. Her karar aslında bir vazgeçiştir… O yüzden vazgeçebilirdi insan birçok şeyden ama insan kalmakta israr etmeliydi.
Böyle bir Mayıs ayında kaybettik Türkan Hoca’yı…
“Kanserden öldü."dediler.
Yalan!
Hocayı kanser öldürmedi.
Genç kızlar da okula gidebilsin diye hayatını ortaya koyan, bu ülkenin yetiştirdiği en aydınlık yüzlü kadındı Türkan Saylan.
Onu ölüm döşeğinde “terörist” ilan edenler öldürdü. Onu televizyonların canlı yayınlarında, gazete köşelerinde “muhabbet tellalı” ilan eden medya pezevenkleri öldürdü.
Bakmayın siz şimdi kurdukları sahnede oynadıkları “masum” rollerine…
Türkan Saylan’a ölüm döşeğinde ‘darbeci’ diye operasyon yapılırken sessiz kalan, cenazesine katılmaya tenezzül etmedikleri gibi bir çiçek bile göndermeye korkanlar yüzünden öldü Hoca.
Tanıştığımız gün kapısından çıkarken “Bakma” dediği o literatüre
Türkan Hocam öldüğü gün bakmıştım.
Biliyor musunuz ne yazıyordu? “En fazla bir sene…”
Oysa Hoca o günden sonra tam 13 sene daha yaşadı. Ve bıraksalar belki bir 13 sene daha yaşayacaktı…
Hatırlıyor musunuz ne söylemişti?
“Kanser kimseyi tek başına öldürmez…”

Candaş Tolga Işık 
KAFA dergisi /Mayıs sayısı

8 Mayıs 2015 Cuma

Eşek sevmenin bile bir usulü var, kardeşim


13 Mart’ta aynı başlığı taşıyan bir yazı koymuştum bloğuma. Yazının içinde kullandığım ilk fotoğraf, otomatikman Facebook paylaşımıma yerleşti ve orada kaldı. Benim kasten yaptığım bir şey değildi, daha önceki yazılarda başıma gelmemişti. Sanıyorum, kullanılan fotoğrafın boyutu böyle bir sakatlığa sebep oldu ve yaba saplanmış o popo bütün ihtişamıyla Facebook’ta yerini aldı.

Buraya kadarki, benim suçum, benim özeleştirim. Ama belirtmeden geçemeyeceğim bir başka durum var: Bu yazının aldığı olağanüstü rating. Biliyorsunuzdur, Blogspot bir hizmet olarak yazıların okunma sayılarını veriyor. Çıplak erkek popolu yazı, başlığın da vuruculuğuyla birleşince, benim yazılarımın ortalama okur sayısının yaklaşık beş katına ulaştı. Şimdi gel de her yazıya böyle cazip fotoğraf bul.

Bu yazılar neden yazıldı?


Son yazmış olduğum dört yazının kendi içinde belirli bir insicamı var. Girdiğimiz, seçim sathımaili, çok dikkatli, çok hassas, çok ileri görüşlü, çok niyet okumacı olmayı gerektiriyor.

O yazılarda sırasıyla yanlış anlamlandırılmış kelimelerin, yanlış anlamlandırılmış eylem ve deyimlerin ve yanlış anlaşılmış ifadelerin üzerinde durdum.

Seçim ile ilgili analizler yapabilmek, bir tavır belirleyebilmek için bugün de siyasiler tarafından kullanılmakta olan ifadelerin, alınan tavırların doğru analiz edilmesi şart. Önceki yazılarda bir, iki örnek verdim. Bundan sonrakilerde günümüzde kullanılan ifade ve tavırların nasıl anlaşılması gerektiği üzerine yorumlar yapmaya çalışacağım.

Sevgi Soysal ve Yürümek


Aslında usul konusunun onların öncesinde vurgulanması gerekiyordu. Ama fotoğraf kazası nedeniyle yazıyı kaldırmak zorunda kaldım.

Yalnızca fotoğraf da değil. Yazının içinde edebiyatımızın en naif, ama en güçlü kalemlerinden biri olan Sevgi Soysal’ın “Yürümek” kitabından yaptığım alıntı da birileri tarafından kötüye kullanıldı.

O alıntıyı bir kez daha yayınlamayacağım, ama yerini belirteceğim. İsteyenler oradan okuyabilirler. Sayfasını tam olarak veremiyorum, çünkü farklı baskılarda farklı olabilir. İlk baskısı Bilgi Yayınları’ndan çıkmıştı. Sevgi Soysal, Yürümek, sayfa 78-80 civarı.

Usul meselesini Türk edebiyatında en iyi vurgulayan örnek olduğu için kullandım o alıntıyı. Ülkemizin en beter gerçeklerinden birinin bir kadın yazar tarafından anlatılması sorun olmuyor da, dilinin belli özellikleriyle haklı bir şöhrete sahip Ziya Tozan aktarınca bir ayıp oluyor ki, sormayın.

Neden tutturduk bu usul meselesini?


Uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, devlet yönetimi, hukuk gibi temel alanlarda, tartışmasız her şeyin başı usuldür. Usule bilerek, isteyerek aykırı davranmak, ancak bedeli göze alınarak yapılabilir. Uluslararası planda verilebilecek en iyi örneklerden biri, İran Devrimi sırasında ABD Büyükelçiliği’nin işgal edilmesi ve diplomatların rehin alınmasıydı. İran bunun bedelini hâlâ ödüyor.

Devlet yönetiminde ve hukukta usulü görmezden gelmek veya bilerek aykırı davranmak, bumerang etkisini göze almaktır. Görmezden geldiğiniz usule gün gelir siz de muhtaç olabilirsiniz. Bu duruma da en iyi örnek, daha doğrusu yüzlerce örnek, son yıllardaki davalar ve AKP-Cemaat savaşında görülebilir.

Bugünkü hukukumuzun eski dayanaklarından biri olan Mecelle’de “usul esasa mukaddemdir” (usul esastan önce gelir) hükmü en başa konmuştur.

AKP’yi oluşturan kadroların yirmi yılı aşkın İstanbul Belediyesi yönetimi ve AKP’nin onüç yılı aşkın iktidarı, çok ağırlıklı yüzdesi usule ve hattâ ahlaka aykırı binlerce uygulamadan oluşuyor. Bu usul ve ahlakdışı uygulamaların da en güçlü yardımcısı ve ortağı ise Cemaat idi. Kavga etmeleri neticesinde benzer usuldışı uygulamalara uğrayan ve cıyak cıyak bağıran Cemaat, hiç şüphe duymamalıdır ki, şimdi bu uygulamaları yapmakta olanlar, tabii Cemaat de, bir gün yargının karşısına çıkacaktır. Yargılanabilecekleri konular ve suçları o kadar açıktır ki, hiçbir usulsüz uygulamaya gerek kalmaksızın son derece adil yargılamalarla zaten cezalarını bulacaklardır.

Benim vurgulamak istediğim ise, Batılı eğitim almış, kendisini demokrat, liberal, sosyalist vb. olarak tanımlayan bir dolu kişinin bu usulsüzlükler karşısında gıklarını çıkarmamış olmasıdır. (Yazar burada ağırlıkla YAE’cileri kastediyor.) Yaptıkları, usuldışı uygulamalarla gadre uğrayan kişi ve kadroların geçmişe dayalı ya da potansiyel düşman olmaları nedeniyle görmezden gelinmesi, hatta bu durumdan haince bir keyif alınmasıdır.

Schadenfreude


Daha önce kafama takılan bir konuda farklı dillerde araştırma yapmıştım. Yalnızca Almanca’da kullanılan bir bileşik kelime var: “Schadenfreude”. Diğer önde gelen dillerde satırlarca açıklama gerektiriyor. Kelime olarak tam çevirisi: “zarar keyfi”. Ama esas anlamı, başka kişilerin uğradığı zarardan haince alınan keyif. Yani alçakça bir duyguyu ifade ediyor.

Bizim malum çocuklar bu duyguyu köküne kadar yaşadılar. Onlar açısından Veli Küçük yakılsın da yanında Dz.Kur.Alb.Murat Özenalp de yanıversindi. (Büyük ihtimalle adını bile duymamışlardır, bu blogta başka bir yazıda tanıtıp kafalarına çakacağım).

Belki Ahmet Şık ve Nedim Şener de içeri alındıklarında ufak bir sarsıntı geçirenler oldu. Ama çabuk toparlandılar. Kısa sürede hayırcılara ve boykotçulara karşı koalisyonun üçüncü yedek ortağı çizgilerine geri döndüler. Usulün ne önemi vardı ki, usulsüz musulsüz de olsa ileri demokrasi geliyordu. Bu dev amaç için, usulün ırzına geçilmesinin ne önemi vardı.

Girdiği her seçimden oyunu artırarak çıkan, Ergenekon maskaralığını da Cemaatin katkılarıyla topluma yutturan AKP, kendi taraftarının yanına bir de ‘‘kullanışlı aptallar’’ı alarak, referandum eşiğini geçti. Ve daha önce zaten kopmuş olduğu usul kavramını tümüyle ortadan kaldırdı. Ergenekon da zaten uyulması zorunlu her türlü usul hiçe sayılarak gerçekleştirilmişti, ardından Balyoz, OdaTV, askeri casusluk vb. davalarda da usul tümüyle gözardı edildi.

Yukarıda da belirttiğim gibi, bu faciayı görmezden gelenlerin başını ise bizim YAE’ciler çekiyordu. Daha doğrusu bu görmezden gelme tavrı, dışarıdan bakıldığında onların üzerinde çok aykırı durduğu için, çok öne çıkıyor ve çok etkili oluyordu. Çünkü onlar aslında “demokrat”tılar, kimileri “liberal”di, çoğu “eski” bazıları da “halen de solcu”ydu. Kendilerini “sosyalist”, hattâ “komünist” olarak niteleyenler bile vardı. Ama hepsi de o kadar körleşmişlerdi ki, orduya ve devlete duydukları nefret, mevcut devlet yapısıyla kavgası varmış gibi algıladıkları AKP ve Gülen cemaati koalisyonunu körlemesine desteklemelerine neden oldu. Usule filan da bakmadılar tabii.

YAE’cilerin usulsüzlük ısrarı


Yüzlerce ''paylaş'' aldı bu karikatür


Bu usulsüzlük tavrı bugün de geçerli. YAE tavrına ilişkin olarak farklı kesimlerden sayısız eleştiri yayınlandı. Kendilerini ne kadar elit hissediyor olurlarsa olsunlar, bu durumda uyulması gereken usul, görmezden ya da duymazdan gelme tavrı olamaz.

Boru değil, çok fazla şeyi etkilediler. Bir şeyler söylemeleri gerekli. Çıkarlar ortaya, “bu doğru değil, biz hiç bir şeyi etkilemedik” derler, “o günkü tavrımız şundan dolayı doğruydu” derler, “safmışız, kandırılmışız” derler ya da “biz zaten solcu falan değiliz, neden bizi solcu değerlerle yargılıyorsunuz ki?” derler. Hatta isterlerse “siz bizim muhatabımız değilsiniz” bile derler. Ama derler, bir şey derler. Biz de boşluğu dövmekten kurtuluruz (yazar burada boşluk diyerek YAE’cileri kastediyor).

Yüzsüzlüğe vurup sessizce tüymek de çaktırmadan bir yere kaynak yapmak da usule (tabii ki hem de ahlâka) aykırıdır, sığındıkları köşelerde suçsuz ama herşeyi bilen adamlar kisvesiyle ahkâm kesmeye bir son vermeli ve özeleştiri yapmalıdırlar.

Sağlıcakla kalın


27 Nisan 2015 Pazartesi

Dönülmez akşamın ufkundayız, 


vakit çok geç, Baransu geldi!


Uzun zamandır içimde bir sıkıntı vardı. Sevgili liberal aydınlarımız, HDP’ye destek vereceklerini kitleler halinde açıklamaya başladıklarından beri de iyice rahatsız hissetmeye başlamıştım kendimi. Üstüne üstlük bunların bir kısmı, destek vermenin de ötesinde, militan HDP’liler haline gelmekteydi. Adeta bir déjà vu yaşıyorduk.

Aynen referandum öncesindeki gibi, bu defa da HDP’ye karşı söylenen en ufak bir söz, en ufak bir eleştiri, “vesayetçi”, “antidemokratik”, “Kürt düşmanı”, “ulusalcı” vb. yaftalara hedef olunması için yeterliydi.

Yaşanmakta olan bütün gelişmelere ve kendilerine yöneltilen tüm eleştirilere rağmen, YAE konusunda bir özür ya da özeleştiriye asla yanaşmayan bu kişiler, bir kez daha bu kadar net bir tavır almaya nasıl cesaret  edebiliyorlardı? Onlar açısından ne değişmişti? Kılavuzlarını mı değiştirmişlerdi ki, burunlarının bu sefer temiz kalacağına güveniyorlardı? İdeolojik bakış, duruş ve tavırlarını tümüyle gözden geçirip, kendilerini sessizce hatalarından mı arındırmışlardı? Peki, bu sessizce yapılabilir miydi? Yine yanılmaları durumunda, bir kez daha yüzsüzlüğe verip, pardon bile demeden geçiştirmeyi mi hedefliyorlardı?

Kafam bu sorularla meşgulken, öldürücü darbe geldi. Hepimizin pek sevdiği ve takdir ettiği (!) mümtaz şahsiyet Mehmet Baransu, tutukluluğunun 51’inci gününde ilginç bir özeleştiri yapmıştı. Böylece de ahlaken birilerinin fena halde önüne geçmiş ve zaten niyetleri olmamasına rağmen muhtemel özür ve özeleştiri fırsatlarının önüne kalın bir set çekmişti. Sevgili liberallerimiz ve YAE’cilerimiz bir gün aydınlanıp özeleştiri vermeye kalksalar bile, artık Mehmet Baransu’nun arkasında kalmış olacaklardı.

Bu kadar laf ettikten sonra Baransu’nun eleştirisini okumamış olanlar için buraya koymamak olmaz. Tabii, herhangi bir muhtemel çamura karşı, özeleştirinin tamamını koyacağım. Bekleneceği gibi mümtaz karakterinin olmazsa olmazı birtakım demagojik numaralara da başvurmuş, bunları italik vereceğim, ama herhangi bir sansür olmayacak.  

***********************************************************

İşte Baransu karşınızda:


“Darbe planını ve seminerini haber yapmak, tek başıma örgüt kurup yönetmek, kurduğum örgüte üye olmak suçlamasıyla 51 gündür tutukluyum. ‘Sizi önümüze getiren irade tutuklanmanızı istiyor Mehmet Bey’ diyen ‘hukukçular’ başı öne eğik, gözlerime bakamadan tutuklama kararı verdi. ‘Kır kapıyı, içeri gir, Baransu’yu al, biz Meclis’te çoğunluğa sahibiz, yaptığını suç olmaktan çıkarırız’ diyen zihniyet kararı çoktan vermişti çünkü. Susmayacağımı, susturamayacaklarını biliyorlardı. Hücrede ve tek başımayım. Ülkemin çığırından çıkışını, hukuktan kopuşunu, anayasal düzenin yıkılışını ibretle izliyorum… Topluma ve ülkeye karşı işledikleri suçların, yolsuzlukların hesabı sorulamasın diye bir ülkenin yakılışını izliyorum. Tarihe ibretle anılacak günahlar bırakıyorlar. Bu ortamda kader benim inzivaya çekilmeme hükmetti…
İnzivada, hücremde iç muhasebemle baş başayım…

‘Kirlenmiş , kirletilmiş ruhum’



51 gündür kirlenmiş, kirletilmiş ruhumu temizlemeye çalışıyorum. Anlıyor, anladıkça düşünüyor, düşündükçe gözyaşı döküyorum. Kuruyan göz pınarlarımı tekrar ıslatan Rabbim’e binlerce şükür.
Hırsızların önünde diz çöktürmeyip, kendi önünde secde ettiren Rabbim’e hamdolsun. Kaybettiklerimi koca bir dünyada bulamayan bana, küçücük bir hücrede bulduruverdi.
10 metrekarelik sarayımın her bir tuğlası helal. Kaçak, yetim hakkı yenilmiş tek bir çakıl taşı bile yok.
Bıldırcın yumurtaları, altın kadehleri yok bu sarayın.
Beştepe’deki sarayda ruhlar hapisteyken, burada ruhlar özgür.
Yıllarca askeri vesayetle, statükoyla verdiğim kıran kırana mücadelede vardığım sonuç bile değişti.

‘Özür diliyorum’


Ölüm tehditleri arasında, korumalarla geçen son yıllarımda ailemi, çocuklarımı ve kendimi ihmal ettim. Sonunda hücremde anladım ki; Bu ülkenin en büyük sorunu askeri vesayet değilmiş.
Biz değerlerimizi, dinimizi, ahlakımızı yitirmişiz. Bu büyük sorun karşısında askeri vesayetin, statükonun ne önemi var?
Askeri vesayetle, statükoyla canım pahasına mücadele ederken, asıl sorunu göremediğim için; ‘demokrasiyi, hukuku, adaleti, getirecekler’ diye destek verdiğim insanların gerçek yüzünü fark edemediğim için tüm kamuoyundan özür dilerim.

‘Ne deniliyordu’


Ne diyorlardı seminer adı altında darbe toplantısı yapanlar; ‘İstanbul’un üzerine çöküyoruz. Sonra Türkiye’nin. Belediye Başkanlarını, kamu kurumunda çalışanları değiştirip, tutuklayacağız. Acıma yok, tepeleme var. İdris Güllüce’yi ben tutuklayacağım. Liderleri özel operasyonla aynı gece toplayacağız. (Perdede Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafı…) Rejim aleyhtarı dernek, gazeteler, yurtlar, kuruluşların listesi dosyada ve perdede. Çetin Doğan komutanım bunlar kapatılacak. Alışveriş merkezlerine el koyacağız. Yönetime el koyduktan sonra kesintisiz hizmet için listeler hazır komutanım. Belediye Başkanları asker olacak. Belediyeye asker atayacağız. Tüm kilit görevlere asker atayacağız. Yetmediği yerde emekli askerleri atayacağız. 250 bin kişiyi NETAŞ, Burhan Felek, Şükrü Saraçoğlu statlarında toplayıp, sorgulayacağız. Bilahare Ümraniye Cezaevine götüreceğiz. Tutuklayacağız. Cezaevleri yetmezse kışlaları da cezaevine dönüştüreceğiz. Çok zamanımız kalmadı. Hükümetin icraatlarının demokrasiyle engellenmesi mümkün değil. Tutuklanacak, gözaltına alınacak kişilerin listesi el konulacak kurumların listesi, hazır ve dosyada komutanım. Eksikleri tamamlayıp, güncelliyoruz. Harekat günü tüm listeler hazır olacak…’
Konuşmalar böyle uzayıp gidiyordu. Tıpkı hırsızlar gibi bazıları şunu söylüyor; ‘Ses kayıtları doğru, belgeler sahte.’ Balyoz hakkında en çok yazan Sedat Ergin bile ses kayıtlarının gerçek olduğunu açıkça söylüyor. Ses kayıtları gerçekse, o kayıtta komutanın bahsettiği listeler nerede?
Savcılıktaki listeler sahteyse askerlerin bahsettiği gerçek listeler nerede?
Hırsızdan hayırsever çıkaran hırsızlar gibi, statükocular da tüm bu belge, bilgi, kayıtlara rağmen darbecilerden kahraman çıkarmaya çalışıyor.

‘Öz eleştiri yapıyorum’


Bu ülke toptan bir özeleştiri yapmak zorunda… Kendi adıma 51 gündür tek başıma kaldığım hücremde özeleştiri yapıyorum. Kullandığım sert dil başta olmak üzere, dün anlayamadığım, empati kuramadığım kişilerle ve toplum kesimleriyle empati kuruyorum.
Bu özeleştiri ışığında, dün olduğu gibi yarın da haksızlık karşısında dimdik duracağım…
Bu satırlarımı ‘zindandan kamuoyuna’ 51 günlük bir içe yolculuk olarak kabul edin. Tüm kamuoyuna saygılarımla.”

*****************************************************************

Önemli not: Bu yazıda benim HDP’ye ilişkin tavrım konusunda tek bir kelime yoktur. Yakıştırmalarla uğraşmayınız.



Sağlıcakla  kalın

17 Nisan 2015 Cuma

Niyete filan bakma, önce doğru anla (2)


Kişi: Süleyman Demirel


Yine salakça tavır alabilecekler için baştan belirtmekte yarar var. Burada Demirel’den bir tavır, üç de ifade örneği vereceğim. Beni tanıyanlar için vurgulamama gerek yok, Demirel’i sevmem. Hayatımızın baharı onun MC faşolarına karşı dövüşmekle geçti. TBMM’de Deniz’lerin idamı oylanırken iki elini birden evet için kaldırmasını da unutmadık tabii. Ama hakkını da teslim etmek lazım, ne Deniz’i, ne Yusuf’u, ne Hüseyin’i ne de annelerini miting meydanlarında yuhalatacak kadar alçalmadı.

İlk örnek, Demirel’den bir tavır. Özal’ın ölümünden sonra cumhurbaşkanı seçildiğinde, darbeci faşist Kenan Evren’i uçakla aldırıp Ankara’ya törene getirtmiş, bu tavrı çok eleştirilmişti. Attığı hava “devlette küslük olmaz” şeklindeydi, ama esas yaptığı tek bir soru ile açıklanabilirdi: “Nasıl koydum ama?”

(Demirel’in Kenan Evren hakkındaki görüşlerini en net haliyle on altı sayfalık “Zincirbozan Beyannamesi”nde bulabilirsiniz, benden duymuş olmayın, gramını yiyen kudurur).

Şimdi de yine Demirel’den ifade örnekleri. İlki zayıf yönleri olan bir örnek, ama sanırım ilk kez böyle bir açıklamada kullanılıyor. “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz”. Tamam zayıf, ama biraz irdeleyelim. Dönem MC dönemi, yani içinde Türkeş’in faşist partisinin de olduğu, komünizm geliyor paniğiyle kurulmuş bir koalisyon sözkonusu.

Demirel, “evet, milliyetçiler adam öldürüyor” dese, tüm koalisyonu suçlamış olacak, doğrudan Türkeş’i işaret etse, koalisyon dağılacak (maazallah komünizm geliverecek). Farklı bir şey yapıyor, bir taşla iki kuş vuruyor: Hem koalisyonu tümüyle suçlu olmaktan kurtarıyor, hem de tersten okunduğunda “adam öldürenler milliyetçiler değil” diyerek, milliyetçiliği kendi üzerine alıp, Türkeş’i milliyetçiliğin dışına itiyor. Türkeş de Demirel’in kendisini savunduğunu zannedip, mutlu oluyor.

Zayıf dedik, ama şunu da vurgulamak lazım. Bugün Arınç’ın, Babacan’ın, hatta Davutoğlu’nun bazı konuşmalarını dikkatlice incelerseniz, bu kadar ince olmasa bile, saray korkusuyla örtülü kullanılmış bu tür ifadelere rastlarsınız. 

Demirel’den ikinci örnek ise, onun toplumsal olaylar karşısındaki vurdumduymazlığını vurgulamak ve mahkûm etmek amacıyla kullanıldı: “Sokaklar yürümekle aşınmaz”. Demokrasinin en iyi örneklerinden biri olan bu sözün kıymeti, Ahmet Davutoğlu’nun “sokağa çıkana müsamaha göstermeyiz” mealindeki sözlerinden sonra herhalde anlaşılmıştır. Anlamadıysanız da, davulun tokmağı az.

Demirel’den üçüncü örnek maalesef gümbür gümbür geliyor, özellikle de solculara. Neden? Çünkü solcular kendi tezlerinin ana önermelerinden birini Demirel’in ağzından duydular ve anlamadılar, üstüne üstlük bunu ayıp bir ifadeymiş gibi damgalayıp, yıllarca ağızlarına sakız ettiler. OdaTV’de 12 Nisan Pazar günkü yazısında Cüneyt Ülsever hâlâ “siyaset meydanının en aşağılık reçetesi ‘dün dündür, bugün bugündür!’ safsatası” ifadesini kullanıyordu. Bu ifade, söylendiğinden bu yana ilkesizliğin en güçlü örneklerinden biri olarak anlatılageldi. Özellikle de Demirel karşıtları tarafından.

Ayıba bak. Kendisine solcuyum, hele hele sosyalistim diyen birinin mutlaka tanıması gereken bir antik çağ filozofu var. Adı Herakleitos. En önemli katkılarından biri, karşıtların birliğidir. Ayrıca “görecelilik” kavramını ilk irdelemiş olan kişidir. Ama en meşhur lafı, “aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar”dır. Biz bunu genellikle “aynı nehirde iki kez yıkanılamaz” şeklinde ifade ederiz. Demirel’in “dün dündü, bugün bugündür” ifadesi tümüyle bu esasa dayalıdır. Her yeni gün kendi özgül koşullarında değerlendirilmelidir. Dünün koşulları dünde kalmıştır, bugün yepyeni bir dünya ve yepyeni koşullar sözkonusudur.

Bunun ilkesizlik gibi algılanması ve yorumlanması, bana çok aykırı gelmiyor aslında. Ama ifadenin doğru olduğunu da teslim etmemiz lazım.

Zaten özellikle siyaset alanında bu ifadeyi devreden çıkarabilecek ilkeler de oluşturulabiliyor. Mesela bir parti diyor ki: “Yarınki koşullar ne olursa olsun, bugünden ilan ediyorum ki, AKP ile asla koalisyon yapmayacağım”. Bu türden örneklere ileri demokrasilerde rastlanabiliyor, ama bizde?

Sağlıcakla kalın.


14 Nisan 2015 Salı

Niyete filan bakma, önce doğru anla (1)


Bu yazıda, yanlış söylenen kelimelerden, yanlış algılanmış deyimlerden değil, yanlış algılanmış ve neredeyse tarihe malolmuş bazı tavır ve ifadelerden bahsetmek istiyorum. Yıllar önce söylendiğinde yanlış anlaşılmış olmalarına rağmen, bugün bile o yanlış anlamlarıyla sahiplerine vurmakta kullanılan örnek ve ünlü ifadeler bunlar. 

Siyasetçiler tarafından kullanılan ifadeler, özellikle o alanla ilgilenen kişilerce doğru anlaşılmalı, önü, arkası doğru analiz edilmeli. Bizim insanımız, özellikle de aydınlarımız, hemen kolaycılığa kaçar, söyleyene bakarak sevdiği siyasetçinin söylediği yanlış ifadenin yanlışlığını görmezden gelir, hatta bazen o ifadeyi hiç söylenmemiş kabul eder. Sevmediği siyasetçinin söylediği doğru ifadeyi de yanlış kabul eder, hatta o siyasetçiyi ileride de yerden yere vurabilmek için bu doğru ifadeyi kesinlikle yanlışmış gibi yaftalamayı sürdürür.

Demokrasi Tramvayı


Bu iki tavrı biraz daha açalım ve bir örnek verelim. AKP iktidarının ilk dönemlerinde, hatta yanlış hatırlamıyorsam henüz belediye başkanı iken RTE, “demokrasi bizim için hedefimize vardığımızda ineceğimiz bir tramvaydır” mealinde bir laf etmişti. Niyetini çok net ve açıkça ifade eden bu sözler, daha sonraki bir dolu eylemiyle de tam bir tutarlılık gösteriyor olmasına rağmen, aydınlarımızın büyük bir kesimi tarafından duyulmazdan gelindi. Ben, birçok kişiden, “tamam, belki başta öyle dediler ama paranın tadını aldılar, artık tek istekleri siyasi ve ticari alanda etkin olmak” herzelerini defalarca dinledim. Bu türden birkaç ifadeyi daha hatırlatmakta yarar var: “Yok canııım, bunu da yapacak değiller ya”, “yok canııım, adamlar şimdi neler yapıyorlar (AB palavrası), kalkıp da sonra o dediklerinizi hayatta yapmazlar, çelişir yahu”. Reddetmek, inkar etmek ya da görmezden gelmenin bir de aydınlarımız tarafından onlar adına ifade edilen mazareti vardı: “Adamlar bu kadar sene körolası Kemalist devlet ve de askeri vesayet tarafından ezilmişler, bunu telafi etmeye, eşit vatandaşlar haline gelmeye çalışıyorlar. Şimdi artık keyifleri yerine geldi, tramvaydan niye insinler ki?”. Bu ifadeler benim hayalimden uydurduğum şeyler değil. Kimlerden ne zaman duyduğumu net hatırlıyorum.

Bu örnekte, yerden yere vurulan “niyet okuma” eylemine gerek yok. Adamlar niyetlerini zaten açıkça ifade ediyorlar. Yapılması gereken, bu ifadeyle eylemleri arasındaki ilişkiyi doğru tespit etmek. Bir yol söyleyeyim: Avrupa Birliği müktesebatından o dönemde hızla alınan parçalar, özellikle ileride kimin işine yarayacağı hedeflenerek alındı? Ya da AB müktesebatından birebir çeviriyle alınan (mesela, İhale Yasası) iktidarlarının ilk anlarından itibaren kimin yararına, kaç defa değiştirildi? Zor sorular değil mi?

Niyet Okuma


Şimdi “niyet okuma” kısmı. Burada baştan belirtilmesi gereken şu, eğer siyaset alanında birine “niyet okuma” şeklinde bir suçlama yöneltiyorsanız, “niyeti okunan” kişinin önüne siper oluyorsunuz demektir. İleri demokrasi bu kadar sevilen, istenen bir sistemse eğer, bırakın birileri isterlerse “niyet okusunlar”, hatalı iseler, illaki ortaya çıkacaktır. Size ne? Zaten siyaset bir anlamda da niyet okuma sanatıdır. Karşındakinin niyetini okuyamazsan, anlayamazsan, sonuç senin için çok kötü olabilir.

Şimdi aynı örnekten devam edelim. Adamlar, 70’lerden bu yana ufak kesintilerle gelen bir siyasi görüşün temsilcisi. “Biz artık o görüşten değiliz, gömleğimizi çıkarttık” demeseler, hiç bir resmi görevi ve sıfatı olmadan ABD Başkanı tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmazlardı. Hadi, zavallı Başkan uzakta, ayrıca ABD’liler tümüyle hakim oldukları İran’da bile devrimin gelişini göremediler. Sen buradasın aydın kardeşim. Üstlerinde kamuflaj gömleği bile olsa, gözünün önündeki kadrolaşmaları, tasfiyeleri, ihale tezgâhlarını hiç mi görmedin? İlk günden beri vardı, sonradan olmadı bunlar.

Adam kürsüye çıkıp diyor ki: “Hedefimiz, Gazi Mustafa Kemal’in dediği gibi muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak, ileri demokrasiyi bütün kurumlarıyla oluşturmak”. Bu ifade hemen doğru kabul ediliyor. Bir arkadaşıma bunları neden desteklediklerini sormuştum. Cevabı hâlâ kanımı donduruyor: “Ben çocuğumun ileri demokraside yaşamasını istiyorum.”

Daha önceki yazılarımda da belirttim, işin en acıklı tarafı bu aydın kesimini ne zaman uyarmaya kalksak, binbir hakaretle aşağılandık. “Darbeci” olduk, “postal yalayıcı” olduk, “ulusalcı (?)” olduk. Şimdi aklıma Lazın mezartaşındaki yazı geldi: “Ölüyrum, ölüyrum dedum, inanmadiniz, ne oldi şimdi?”

Buraya kadar yazdıklarım tabii kesinlikle tüm aydınlara yönelik değil. Somut örneklere geçtiğim zaman, bu tavır ve ifadeler hakkında neler düşünmüş olduğunuzu kendinize sorup, yazıda hedef alınanlara dahil olup olmadığınızı sınayabilirsiniz. Bu yazıdan maksadım, şimdiye kadar hatalı algılamış olduğunu kendisine itiraf edecek en az bir kişiyi doğru algılama yoluna kazanabilmek, naçizane hedefim bununla sınırlı.

Tabii, ben de yanılıyor ve ifadelere hatalı bakıyor olabilirim. Ama iddialıyım. En azından ani kabuller yerine analiz etme gerekliliği konusunda tartışmasız haklıyım.

Örneklere geçmeden önce açıklığa kavuşturmam gereken bir husus var. Bunları özellikle sevgili aydınlarımızın sevmediği insanlardan seçtim. Zamanında bazıları beni çok çeşitli şeylerle suçlamış olabilirler, ama bu seçtiğim insanların taraftarı olmakla ya da onları aklamaya çalışıyor olmakla suçlamaya cesaret edebilecek bir kişi çıkarsa, kutsal bildiğim her şey üzerine yemin ederim, pişman olur. Hodri meydan.

İlker Başbuğ


Arkasına TC Ordusu’nun tüm generallerini dizerek bir basın toplantısı düzenlemişti. Çok etkili olacağını zannediyordu. Herkes tırsacak, kendine gelecekti. Bunun ne kadar saçma bir öngörü olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Ama o toplantıda söylediği bir söz vardı ki, aslında çok doğruydu. Tamamen hukuka uygundu. Hatırlayacaksınız, elinde bir kağıt salladı ve “bu bir kağıt parçasıdır” dedi. Üzerinde ıslak imza olmayan bir fotokopi, hukuka göre gerçekten de öyledir. Hiç bir geçerliliği yoktur. Nitekim ıslak imzalı olduğu iddia edilen kağıt daha sonra servis edildi (o da sahte çıktı, ama olsun).

Aynı durum, LAW silahı için geçerliydi. Kontrgerilla tarafından gazete kâğıtlarına ve çöp torbalarına sarılmış olarak yarım metre derinliğe gömülmüş ve krokileri ortalık yerlerde bırakılmış silahlar arasında, ürkütücü etki yaratmak amacıyla konmuş belli sayıda LAW silahı da vardı. O dönemdeki TV görüntülerini hatırlayacak olursanız, kocaman sarı kepçelerin kazdığı yerlerden hiç bir şey çıkmadı, çıkanlar hep elle bile kazılabilecek yerlerdeydi. Zaten tüm dünyada kontrgerilla silahlarını böyle saklardı(!).  Bunların birkaçı kullanılmamış silahlar, çoğu da temini daha kolay olduğu için kullanılmış silahlardı. Özellikle LAW'ların çoğu boştu. Ama safları etkilemek için, haberlerde ''boş'' yerine ''kullanılmış'' ifadesi yer aldı. (İşte, kim bilir nerelerde kullanılmış, kimleri öldürmüştü, ben LAW kullanılmış hiç faili meçhul hatırlamıyorum, ama o kadar da olsun canım). 

Adındaki W harfi nedeniyle (Light Anti-Tank Weapon = Hafif Anti-Tank Silahı) silah olarak nitelenen bu alet, tek atımlıktır. Yeniden doldurulamaz, dolayısıyla da kullanıldıktan sonra gerçekten de etkisiz bir boruya dönüşür. Bu nedenle Başbuğ’un “bu sadece bir borudur” ifadesi de doğrudur. Belki birinin kafasına vurduğunuzda silah olarak kabul edilebilir. Adamcağız anlatmakta yetersizdi, ama zaten anlaması gerekenler de anlamakta yetersizdi. Ya da anlamaya hiç niyetleri yoktu.

Yazı uzadı, arada ufak bir ek yazı koyacağım. Kontrgerilla, Ergenekon vb. üzerine biraz  askeri ve teknik bilgi içeriyor.

Bu yazının ikinci kısmı ise onun ardından gelecek. Bir söz ustası, bir siyaset ustası Süleyman Demirel’den tarihe malolmuş, yanlış anlaşılmış bence doğru tavır ve ifadeler üzerine.

Bakalım, o tavır ve ifadeleri ben nasıl yorumlamışım, siz nasıl anlamışsınız? Eğlenceli bir deneyim olacağını umuyorum.


Sağlıcakla kalın.