23 Haziran 2015 Salı

Seçim bitti, n’olacak şimdi?


İtiraf etmem lazım, toplumun önemli bir kesimi gibi ben de 8 Haziran günü gevşek bir moda geçmiştim. İstenen olmuş, AKP yenilmişti. O günün akşamına doğru, RTE’nin yüzünü görmüyor ve sesini duymuyor olmaktan dolayı hissettiğim huzura rağmen, içimde ters bir şeyler kıpırdanmaya başladı. Ben değil miydim, “Seçim Yazıları”mda, AKP’nin, hele hele RTE’nin bir yenilgiyi asla kabul etmeyeceğini, iktidarı kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapacağını yazan? Bu amaçla savaş bile çıkarabileceğini bile dile getirmiştim.

Allah’tan RTE’nin şişik egosu bu sonucun olabileceğini önceden hesap etmesine izin vermedi, Allah’tan dindar Kürtler AKP’den vazgeçti ve yine Allah’tan bir kısım CHP’li kendi partilerinin aleyhine olabileceğini bile bile, demokrasiyi tercih ederek oylarını HDP’ye (ödünç) verdiler. Burada Kılıçdaroğlu’nun hakkını teslim etmek gerek. Kampanya boyunca bir kere bile HDP aleyhine laf etmediği gibi, barajı aşmasını dilediğini de defalarca söyledi.

Tabii, bir de bu işi canı gönülden destekleyen eski “yetmez, ama evet” tayfası vardı. Bu seçimde onların katkısının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Bir defa referandum sırasında tutmuş oldukları köşeler artık ellerinde değildi. Ayrıca referandumdan bu yana gerçekleşen gelişmeler, karizmalarını oldukça çizmiş ve güvenilirliklerine büyük zarar vermişti.

Hükümet senaryoları? Ben yokum


Daha seçim sonuçları kesinleşmeden, seçim gecesinin geç saatlerinden itibaren hükümet senaryoları telaffuz edilmeye başlandı. Ertesi gün neredeyse tüm gazetelerin köşe yazıları, tüm TV haber ve tartışma programları, yalnızca bu senaryoları işliyorlardı. Çeşitli azınlık hükümeti ihtimalleri, dört partinin farklı kombinasyonlarından oluşan koalisyon hükümeti ihtimalleri irdelenmeye başlandı. Tabii bir de erken seçim ihtimali.

Bunların hepsini tek tek irdeleyerek ne zaman ne satır ne de sabrınızı harcamak istemem. Nasıl olsa bunu yapmakta ve yapacak olan bir dolu gazeteci var. Ama, ilerideki yazılarımda daha derinlemesine değineceğimi belirterek, erken seçim ihtimali üzerinde biraz durmak istiyorum.

RTE’nin hedefi erken seçim mi?


Bence kesinlikle evet. Aksi takdirde, AKP dışındaki üç partinin koalisyon için anlaşamasalar bile, kendisine kadar uzanabilecek bir Yüce Divan işbirliğine girebileceklerinden çok korkuyor.  AKP’nin bölünmesine yol açabilecek bir Eskiler-Gül operasyonundan da korkuyor.

Dolayısıyla tek çaresi, Eskiler’i ikna ederek, partinin başına da farklı bir kişiyi getirerek, ülkeyi bir erken seçime götürmek, bu sırada da HDP’nin ödünç oylarını kaybetmesine yönelik bir takım girişimlerde bulunmak. Barajı aşamayan bir HDP sayesinde Güneydoğu bölgesinden kazanacağı milletvekilleriyle de yeniden tek başına iktidar olmak.

Bu konuyu bir başka yazıda daha detaylı analiz etmeye çalışacağım. Şimdilik bu kadarı, önümüzdeki kısa dönemde RTE’nin yapmaya çalışacakları açısından bir ön görüş verebilmek için yeterli.

Bence ülkemin ağırlıklı ve öncelikli sorunu


Bu ülke geçtiğimiz on üç yıl boyunca inanılmaz boyutlarda bir ahlaki erozyona uğradı. Sorumlu mevkilerde olan herkesin, ki bu durumda bunlar başta seçmiş olduğumuz milletvekilleri oluyor, birinci görevleri bu ahlaki çöküşü geri döndürecek, tedavi edilemez gibi görünen ahlaki yaraları sağaltacak tedbir ve tedavileri kafa kafaya vererek bulmaları ve taviz vermeksizin uygulamalarıdır. Şahsi menfaatleri, partilerinin menfaatleri bunun önüne geçtiği takdirde, bu toplumu kurtarmanın imkanı yoktur.

Bu sorunun önceliğinde, bireylerin, partilerin asla önemi yoktur. “Benim partim burada oy kaybeder”, “ben partimin yönetimini kaybederim” vb. kaygıların hepsi, vatana ihanetle eşdeğerdir.

Ay karanlık

Seçimden bugüne kadar, aklımdan çıkmayan bir şiir, onun da bir bölümü var. Takıldı kafama, çıkmıyor. Olayın kahramanlarını mı öyle görüyorum, bilmem, ama şiir aklımdan çıkmıyor:

Dört yanım puşt zulası,
    Dost yüzlü,
    Dost gülücüklü
    Cıgaramdan yanar.
    Alnım öperler,
    Suskun, hayın, çıyansı.
    Dört yanım puşt zulası,
    Dönerim dönerim çıkmaz.
    En leylim  gecede ölesim tutmuş,
    Etme gel,
    Ay karanlık...

Belki o zuladan çıkabileceğim tek imkan gelmiş ve ben çıkamayacağım.


Sağlıcakla kalın, kalabilirseniz

5 Haziran 2015 Cuma

Seçim yazıları (son)


Yazı değil, Sırat köprüsü vallahi


Hayatım boyunca bir sürü dergi, bülten, ansiklopedi yazısının ardı sıra bu blogta da kırkın üzerinde yazı yazdım. Sizi temin ederim, bu yazmakta olduğum yazı kadar tereddüt ettiğim, çekindiğim bir yazı olmadı. Bunu sağ salim bitirebilirsem, herhalde seçim sonrası keyfi ya da kahrı ile birlikte, yazılara biraz ara veririm diye düşünüyorum.

Aslında bu çekinmemin (hatta korkumun) nedenlerini yazıyı okudukça farkedeceksiniz, ama ben baştan da biraz ön açıklama yapmaya çalışacağım.

Biraz geçmişe bakalım


Çok az okunmuş olmalarına rağmen, bir konuda gönlüm rahat. Çünkü “Niyete bakma, doğru anla” (1) ve (2) başlıklı yazılarımda aslında bunun altyapısını yapmaya çalışmıştım.

Çok uzun süredir geçmişi sola dayanan birçok kişi arasında amansız mücadeleler oldu. En şiddetli ayrışma 12 Eylül 2012 referandumunda kendini gösterdi. Esas olarak üç ana grup ortaya çıktı. 1)”Yetmez, ama evet” formülünü kullanan evetçiler, 2) Hayırcılar, 3) Boykotçular.

Fazla derine gitmenin yeri ve zamanı değil. Ama bu grupların birincisi ve maalesef en güçlüsü, diğer iki gruba amansızca saldırdı. “Gizli faşist” ya da “açık faşist” diyenler bile oldu aralarından. Birinci gruba dahil olanların etkili kısmı, “sol liberaller” ya da “liberal solcular” gibi adlarla tanımlandılar. 2.Grup, sayıca azdı ve güçsüzdü. Çok lezzetli bir sürü referandum maddesinin arasından, yargıya yönelik hain maddeyi yakalamış ve adeta bugünü o günden bütün çıplaklığıyla görmüş olanlardı. Ayrıca bunların ezici çoğunluğu, Ergenekon, Balyoz, OdaTV gibi tiyatroların da farkına varmış ve diğerlerini bu konuda uyarmaya çalışan kişilerdi. 3.Grup ise sol olarak en doğru tavrın boykot olduğuna inanmışlar, ama maalesef bu tavırlarıyla “evetçi”lerin, dolayısıyla AKP’nin ekmeğine yağ sürmüş olanlardı. Onların da sayısı azdı.

İdeolojik (!) mücadele


Birinci grubun esas gücü sayılarından kaynaklanmıyordu aslında. Ama çok sayıda “aydın”ları vardı. Bunlar gazetelerdeki köşe yazılarıyla, TV’lerdeki programlarıyla, katıldıkları yurtiçi ve yurtdışı açık oturum, panel vb. etkinliklerle çok etkili oluyor ve mücadelelerinin ideolojik boyutunu, diğer iki gruba yönelttikleri suçlama, aşağılama ve hakaretlerle süslüyorlardı.

Bir önceki milletvekili seçimleri de benzer ideolojik (!) tartışmalarla geçti, ama ilginç bir süreç başladı. Bizim “sol liberaller” bazen birer birer bazen üçer beşer bulundukları yerleri kaybetmeye başladılar. Hatta AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, adeta kendilerine teşekkür ederek bundan sonraki süreçte beraber davranmalarının imkânsız olduğunu açıkça söyledi.

Uyanış


Zaten “uyanık”tılar, ama neyse bu konuda da uyandılar. Kalpleri kırılmıştı. Bir kısmı RTE’nin değiştiğini iddia ettiler, kandırıldık dediler (kandık demediler), hatta Oya abla (abla ifadesi bana ait değil, kopya çektim) “beni kandırdılar, şahsen AKP’den alacaklıyım” bile dedi (hem vallahi, hem billahi).

Uyanmalarına rağmen, nefisleri elvermedi, bir, ikisi hariç
özeleştiri yapamadılar. Kimisi sessizce durmayı yeğledi, kimi sanki hiç YAE’ci olmamış gibi, edinebildiği yeni köşelerden RTE’ye saydırmaya başladı. Ama belirtmekte de yarar var, bir daha asla eski şaşaalarına ulaşamadılar. Ne zamana kadar? Az sonra!

Gelelim bugüne


HDP’nin seçime bağımsız adaylar ile değil, parti olarak gireceğini açıklamasından bu yana, köşe yazıları, bloglar ve genel olarak da dijital ortam adeta çıldırdı. “Neden vermeli”, “neden vermemeli”, vermenin on nedeni”, vermemenin on beş nedeni”, “veren hain”, vermeyen alçak”; yüzlerce yazı.

Bıkmadan usanmadan, inanılmaz bir sabırla bu yazılardan tüm rastladıklarımı okudum (bu delicesine çabam sırasında bana desteğini esirgemeyen sakinleştirici ilacıma teşekkürü bir borç biliyorum. İsteyenler FB’deki hesabımdan özel mesajla adını sorabilirler). O kadar çok yazı okudum ki, artık istatistiksel bazı tespitlerde bulunabilirim.

“Vermem” diyenlerin yazıları genellikle, hatta tümüyle ciddi havada yazılar. “Ben vereceğim, sen de ver” diyenlerde ise genellikle alaycı, pejoratif ifadeler yer alıyor. Yine bunların çoğunda, satır aralarından fışkıran bir sol düşmanlığı (hatta nefreti) sezilebiliyor. Bazı yazarlar, bunu doğrudan yapmaya cesaret edemedikleri için, başına parantez içinde ya da dışında bir “ulusalcı” ibaresi ekliyorlar. Bu ibarenin herkesce malum olan, bariz bir anlamı yok ama, hakarete sanki farklı bir boyut, bir derinlik katıyor.

Benim asıl üzüldüğüm konu, bu sol düşmanlığını kendilerince kabul edilebilir kılmak için, adeta çıktığı deliğe işer gibi, solun büyük bölümünü gizli ya da açık faşistlikle suçlamaları. Bunu aslında 12 Eylül referandumunda da yapmışlardı, ama bu tavrı bugün de sürdürebiliyor olmaları, gerçekten beni benden alıyor. Tarih, daha ne yapsın? Sopası yok ki, kafalarına ekleştirsin kardeşim.

Kürt solu mu, Kürt sorunu mu?


Ben sol siyasete 1974’te girdim. Daha önce 1971’de TMGT, Dev-Lis gibi kısa süreli ilişkiler oldu, o sayılmaz. Çocuktum.

Aradaki 12 Eylül kesintisi dışında her zaman bulunduğumuz siyasi hareketlerin içinde Kürt yoldaşlarımız vardı. Ayrıca tümü ya da büyük çoğunluğu Kürtlerden oluşan, ama öncelikle sosyalist, siyasi hareketler de vardı. Yanlış hatırlamıyorsam o dönemde (vay be kırk yıl olmuş) DDKD, DDKO gibi derneklerle başlayan Kürt solu, daha sonra TİKKO, Rızgari, Alarizgari, Tekoşin, Burkaycılar vb. bir dolu hareket doğurdu. Bunlar ağırlıkla Kürt olmalarına rağmen önce solcu, sosyalisttiler. Entelektüel düzey ve teorik üretim olarak da çok iyiydiler.

PKK ise, kurulduğu günden itibaren bir yanda yanına çekebilmek için Kürt halkı üzerinde, diğer yanda ise muhtemel rekabeti ortadan kaldırabilmek için Kürt sol hareketleri üzerinde, cinayetlere varan amansız bir baskı uyguladı.

Sonuçta Kürt solu darmadağın oldu. Bir kısmı PKK’ya biat etti. Bu konuda Evren’in Diyarbakır Cezaevi de uygun ortam sağladı. Bir kısmı yurtdışına kaçtı, arazi oldu. Kaçanların bazıları da PKK tarafından orada yakalanıp infaz edildiler.

Nihai durum şudur: 1984’e kadar adından bahsedilebilen Kürt solu (Tunceli bölgesindeki TİKKO dışında) artık yoktur, onun yerine Kürt sorunu, Kürt etnik hareketi vardır. Solun da bir etnik hareketin destekçisi olması zorunluluğu yoktur, ilişki ancak solun etnik hareketi bir sol harekete dönüştürebilmesi durumunda söz konusudur. Şu anda böylesi bir sol hareketten söz edilemez.

Eeee, n’olacak şimdi


Geldik bu yazının tehlikeli noktasına. Yukarıda bahsedilen üç gruptan birincisi, bugün “ben verecem, sen de ver, vermeyen ne olsun”cular. Bunu stratejik değil, siyasi bir tavır olarak savunuyorlar. İkinci grupta ağırlık, “hadi bu seferlik vereyim, ama stratejik haa, ayrıca vermeyebilirim de, ne olacak mışım ki”ciler. Üçüncü grup en sağlamı, “vermem arkadaş, benim kendi gerçek sol partim var” diyenler.

Kendimi ikinci grubun çok emektar bir üyesi sayıyorum. Bu mücadeleye referandumdan filan çok önce başladım çünkü. Ama buradaki esas derdim, yaşadıkları kısa “YAE” huzurundan sonra, “Heyoo, dayanacak yeni bir yer bulduk, öbürlerine gene faşist, ulusalcı filan diyebileceğiz” diyen, birinci grup.

Garip bir kıyaslama


Birinci grubu oluşturan yazar, çizer, düşünür, konuşurlar (bazıları gerçekten çok konuştu), uzun yıllar boyunca AKP aleyhine tek bir laf etmezken, CHP’ye ana avrat gittiler (AKP karşıtı söz söyleme yasağı, son MV seçimine, tasfiyelerine kadar sürdü). CHP aleyhine söz söyleme aşkı ise bugün bile devam ediyor.

Şimdi ise ileri demokrasi getirecek olan AKP’nin yerini HDP (PKK, Apo, Kandil) aldı.

Gerilla dersi


Biz, gerilla hakkında ilk bilgileri, Regis Debray’ın kitaplarından öğrendik. Oradaki gerillalar, işkence yaptığı belirlenen, halka karşı suç işlediği kanıtlanan polis, asker, özel timci gibi adamları vurur, cesetlerinin üzerine idam ilamını bırakırdı. Mesela, bugünkü gençler bilmez, Arjantin'in ERP gerillaları, Nikaragua diktatörü Anastasia Somoza’yı sığındığı Paraguay'da arabasında infaz etmiş, bu infazı Nikaragua'nın FSLN gerillalarına hediye etmişti.

Gerilla asla silahsız halka ateş etmemiş, sadece ihbarcı olduğu belirlenenleri, o da suçun şahsiliği prensibini göz önünde tutarak, yargılamış ve idam etmişti.

Bizde böyle olamadı. Kültür farkı mıydı, genetik miydi, neydi bilemiyorum. Ama bir şeyi gözlemleyebiliyorum, PKK ve HDP sözcüleri dışında kimse, dağdakiler hakkında “gerilla” kavramını kolayca kullanamıyor. Çünkü dünyada hiç bir gerilla hareketi, jandarma ya da özel tim elemanı olmadığı için, “gerilla” ile savaşmamış, tezkeresini almış ve evine dönmekte olan 33 askeri, sadece diğer etnik kökenden gördüğü için kurşuna dizmedi.

Bu örnek yeterli değilse, Google’da “Neşe Alten” adını yazın ve gelenleri okuyun.

Özeti: PKK bir etnik harekettir. HDP ise onunla organik bağını inkar etmeyen bir partidir. Arada on defa kapatılmış, farklı kadrolarla yeniden açılmış CHP’yi 77 yıl önceki Dersim katliamı ile suçlayabilen bir zihniyet, 1984’teki, yani 31 yıl önceki bir katliamı görmezden gelebilmekte.

Ne olursunuz, Ziya CHP’liymiş demeyin. Hayatımın hiç bir anında CHP’li olmadım. Benim buradaki derdim, ideolojik bakışın, insanı nasıl yanıltabildiğini göstermek.

Bu seçimdeki tavır


HDP’ye oy vermek için, HDP’li olmak ya da Kürt olmak gerekmiyor, tamam. Bu stratejik bir oy olabilir, ama bu oyu verirken, diğer örneklerin yanısıra Neşe Alten öğretmeni ve yukarıda ustalardan edinilmiş gerilla derslerini unutmamak zorunda olduğunuzu bilin.

Sağlıcakla kalın.


4 Haziran 2015 Perşembe

Seçim Yazıları (2)


Demirtaş, partisinin seçimlere bağımsız adaylarla değil de parti olarak katılacaklarını açıkladığında çok şaşırmıştım. O günlerde HDP’nin parti olarak barajı geçebilmesi çok zor görünüyordu. Bana makul gelen tek yol, seçim öncesinde AKP’yi çözüm süreci bağlamında barajın düşürülmesine zorlayacağı, burada da diğer muhalefet partilerinin desteğini alacağıydı. Buna teşebbüs bile etmedi. Bu durumda HDP’nin bu kararının nedenleri ve hedefi hakkında çok kafa patlattım, ama sağlıklı bir sonuca varamadım.

Emin olduğum tek bir veri söz konusuydu. Çözüm sürecinin, tarafları tatmin edecek biçimde sonuçlanması imkânsızdı ve taraflar (en azından yöneticileri) bunu başından beri biliyorlardı. Burada taraflar derken, AKP ve HDP/PKK’dan bahsediyorum, Türkiye halklarının tümünden değil.

Özellikle ABD’nin hedeflediği, çok daha büyük ve kapsamlı bir projenin (BOP) önemli bir etabı olarak dayattığı bu çözüme ilişkin süreç, AKP ve HDP/PKK tarafından farklı örtük amaçlar için kullanılıyordu. “HDP/PKK” biçimindeki kullanım bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir, ama temel görüşmelerin AKP-devlet/İmralı-PKK-HDP arasında yapıldığı, gözden kaçırılmamalı.

AKP’nin, aslında Erdoğan’ın amacı, bir yandan Kürtleri diğer yandan ABD ve bağlantılı dış güçleri aldatarak, oyalayarak kendisi için öngördüğü, hayal ettiği diktatoryal tek adam rejimini oldu bittiye getirebilmekti. Kürtler ise, bu pazarlıklar sırasında elde edebilecekleri kısmi kazanımları, özellikle uluslararası kamuoyu nezdinde meşrulaştırmanın, kayıtlara geçirmenin, resmileştirmenin peşindeydiler.

AKP’nin (RTE’nin), diğer bir dolu konuda olduğu gibi, bu konuda da bakkal kurnazlığı ile vakit kazanmaya çalıştığını ABD çok geç anladı. Ama anladı. Ve bence RTE adının üzerine kalınca bir çizgi çekti. Bu çizginin bazı detaylarını ve olası etkilerini özellikle önümüzdeki günlerde yoğun olarak göreceğimizi sanıyorum. Aslında bunun ilk atışı da Cumhuriyet’in TIR’lar haberiyle yapıldı bence.

Potus ve Beyefendi


Hürriyet Gazetesi Washington Temsilcisi Tolga Tanış’ın yakın zamanda yayınlanan kitabının adı bu. Tanış kitabında, Obama ile RTE’nin ilk telefon konuşmasını yaptıkları 16 Şubat 2009’dan, RTE’nin cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra 12 Ağustos 2014’te mevcut ünvanlarıyla yaptıkları son telefon konuşmasına kadar geçen 2002 günlük süreyi anlatıyor. POTUS’un açılımını vermekte de fayda var: “President of the United States”in başharfleri.

Çok kapsamlı bir kitap. Okurken, bilmediğim çok şeyi öğrendim. Ama asıl bomba kitabın sondan bir önceki bölümünde patladı. Bölüm başlığı şöyle: “Kürt Petrolü: Kuzey Irak-İstanbul-Singapur-BVI hattında karanlık bir ticaretin öyküsü”. Burada anlatılan ticari ilişki o kadar girift ki, burada özetlemek imkânsız. Ama Tolga Tanış’ın titiz araştırmasıyla ilmek ilmek çözdüğü bu ticari ilişki öyle noktalara erişiyor ki, şaşmamak da imkânsız.

Burada verilen bilgiler, geçen gün Cumhuriyet gazetesinde verilen TIR bilgilerinin üzerine koyulduğunda (kimbilir daha zulada bekleyen ne bilgiler var?), RTE’nin başkanlık ve diktatörlük hevesinin sadece şişik ego, narsistik kişilik yapısı gibi duygusal faktörlerden değil, gerçek anlamda “duygusal” ($, £, €, TL gibi) bir takım faktörlerden de kaynaklandığı görülebiliyor.

Açıkça anlaşılacağı gibi, RTE’nin başı üzerinde sallanan Demokles kılıcı, yalnızca Lahey’de savaş suçlarından değil, yine uluslararası başka mahkemelerde kara para, illegal ticaret vb. suçlardan da yargılanma ihtimali.

Bu durumda en azından geçici olarak kurtulabilmesinin tek yolu ise başkan olabilmek. Ama o durumda da o pahalı uçağını yalnızca Sudan’a, kardeşi Beşir’e gidip gelebilmek için kullanabilecek. Çünkü büyük olasılıkla hakkında savaş ve kara para suçlusu olarak yakalama kararları çıkmış olacak ve RTE pek başka bir ülkeye uçamayacak.

Bu tablonun zorunlu kıldığı bir durum sözkonusu. RTE ve bağlantılı olarak AKP, seçim sonuçları ne olursa olsun iktidarı bırakmamak zorunda. Başkanlık artık bir hayal. Anketlere göre HDP’nin barajı geçmesi durumunda da AKP belki tek başına iktidara bile gelemiyor. Bu durumda AKP’nin yapabilecekleri ya da daha doğru bir ifade ile yapmak zorunda kalabilecekleri çok kısıtlı. İlk seçeneği, bir azınlık hükümeti. Diğer üç partiden birinin bunu destekleme ihtimali çok az. Bu olabilse bile, AKP’nin buna karşılık olarak ödeyeceği bedel çok yüksek olabilir. Bu tür bir destek alamadığında da güven oyu alamayan hükümet düşer. Erken seçime gidilir.

Benim tanıdığım RTE, asla bir başka partiye hükümet kurma görevini vermez. Erken seçimi tercih eder. Ama eğrisi aşağı yönelmiş bir partiyi 45-50 günde yeniden tek başına iktidar yapabilecek bir sihirli formül de görünmüyor. Hele de bu TIR vb. darbeler geldikçe. Yapabileceği tek şey, seçimleri ileri bir tarihe ertelemesine izin verecek bir provokasyon. Suriye ile savaş gibi.

İlginç bir başka formül


Okulun Aşure Günü’nde bir arkadaşım başka bir formül attı ortaya. Bu arada belirtmeden geçmeyeyim, o gün boyunca en çok konuşulan şey okul anıları filan değil, seçim tahminleriydi. Bu formül, bir AKP-MHP koalisyonu. AKP’nin çaresizliğinden yararlanan MHP, ülkeyi hükümetsiz bırakmamak bahanesiyle, tutulabilmesi neredeyse imkansız sözler karşılığında, hükümete girecek. AKP, vakit kazanmak için bu sözleri verecek. Makûl bir süre sonra AKP, kıvırtmaya başlayınca MHP hükümetten çekilecek ve ülkeyi seçime zorlayacak. Böylece bir yandan kendi oylarını artırırken, diğer yandan da AKP’ye zarar vermiş olacak.

Benzer bir AKP-HDP koalisyonu? Out of question.


Arkadaşımın MHP için öngördüğü formülün, HDP tarafından uygulanması bence hiç mümkün değil. Gerek Kürt, gerekse Türk seçmeninde kaybedeceği prestiji yıllarca yerine koyamaz. Geniş bir muhalif kitlenin üzerinde en çok durduğu ihimal olmasına rağmen, bence bir AKP-HDP koalisyonu imkânsızdır.

Gerek ülkenin gerekse kendi ifadeleriyle Kürdistan’ın sorunlarının ancak toplumun geniş kesimlerinde kabul görecek ortak bir demokratik anayasayla çözülebileceğini bilecek kadar akıllı bir HDP’nin, AKP ile bir kapkaç anayasa yapmaya kalkışması  düşünülemez. Zaten böyle bir anayasayı referanduma götürebilecek milletvekili sayısına erişmeleri de çok zor.

Diğer bazı ihtimaller


Üzerinde durmak istediğim bir iki ihtimal daha var. Bunlarda gerekli koşul, HDP’nin barajı geçmiş olması. AKP’nin ya 276’yı kıl payı geçmesi ya da 276’nın da altında kalmış olması. Geçerse zaten hükümeti kuracaktır.

Bence her iki durumda da gerçekleşecek tablonun en önemli ve belki imkânsız gibi görünen sonucu, AKP’nin kendini RTE’den ayırması ve onu sarayda tecrit etmesidir. Bunu sağlayacak olan da, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Cemil Çiçek gibi ağır topların, bir baskın kongreyle partiyi ele geçirmeleridir. Yeni bir kimlik edinebilmek için bu kadro, eski bakanların ve 17-25 Aralık’ta yer alan diğer kişilerin (bakan çocukları, Reza vb.) yargılanmasına yol verecek, partiyi uzun vadede yaşatabilmek için İslamcı çizgiden merkez sağa kaydıracak ve orada tutunmaya çalışacaktır. Yakın tarihten edinilen tecrübeye göre, bu operasyon oldukça zordur ve küçülme kaçınılmazdır (ANAP sendromu).

Bir diğer ufak ihtimal de, hükümeti kuramayan bir AKP’nin çok hızlı dağılması ve özellikle milliyetçi görüş kökenli milletvekillerinin MHP’ye geçmeleridir.

Ebe Zehra'nın öngörüsü


Her durumda seçim sonrası için geçerli olan tek kesin öngörü, Ebe Zehra’nın veciz ifadesinde kendisini bulmaktadır:”Geceler gebe”. Dileğim, doğum ne şekilde olsun, doğan ne olursa olsun, operasyonun mutlaka kansız olmasıdır.

Seçime kadar tek bir yazım daha kaldı (tabii çok anormal bir gelişme olmadığı takdirde). Kararını verenler zaten vermiştir, artık kimseyi şu ya da bu yönde etkilemenin sorumluluğu üstüme kalmaz diye düşünerek, mahut HDP’ye oy vermek konusunu biraz irdeleyeceğim. Bunu şahsi bir görev olarak görüyorum ve ileride “şerefsizim, ben bunları düşünmüştüm, ama söylememiştim” dememek için yapmak zorunda hissediyorum kendimi.


Sağlıcakla kalın.

26 Mayıs 2015 Salı

Seçim Yazıları (1)


Artık seçime ilişkin yazılara ağırlık vereceğimi söyledim, ama inanın ki bu iş insanın boyunu aşıyor (hele benim 1.58 m.’mi hayda hayda aşıyor). Özellikle de bu seçim için. Ama söz verdik bir kere, çabalayacağız.

Bu işi sözlü sohbetlerde yapsak sorun değil, bir terslik olursa çamura yatarız, olur biter. Ama yazılı olunca eloğlu hatanı kafana çakabilir (bak. YAE’cilerin başına gelenler). Son yazılarımdan birinde (“Niyete filan bakma, doğru anla” başlıklı yazı) boşuna savunmadım Süleyman Demirel’in “dün dündü, bugün bugündür” ifadesini. Gerektiğinde kullanılabilir.

Bu kadar ön tedbir yeter bence, gelelim işin aslının bir kısmına. “Bir kısmına”dan kastım şu: Siyaseten akl-ı baliğ olduğumdan bu yana –yedi yaşındayken her akşam oyunu filan bırakıp, radyoda Yassıada saatini dinlerdim- yani yaklaşık yarım asırdan beri siyasette izlediğim kadarıyla bu ülke böylesine kritik ve çok bilinmeyenli bir seçim görmedi.

Yalnız yazılan yüzlerce köşe yazısında, katılınan yüzlerce TV ve radyo programında bence mutlaka gözönüne alınması ve üzerine en azından üzerine birkaç kelime söylenmesi gereken bazı faktörlerden kimse söz bile etmiyor (birkaç istisna var tabii). Bu “bir kısmı” mecburen vurgulamam gerekiyor.

Emperyalizm var mı, yok mu?


Yıllarca bu ülkedeki darbeleri, iktidar değişikliklerini, yoktan var ediliveren siyasi figürleri, neredeyse hiç bir iç dinamik yokmuşçasına gerçekleştirdiği iddia edilegelen emperyalizmden kimse söz etmiyor. Yoksa benim dışımda herkes, bu küreselleşme nedeniyle emperyalizmin ortadan kalktığı yavesine filan mı inandı?

Boş verin bu işleri beyler! Ortadoğu gibi bir bölge ve bu bölgedeki petrol rezervleri varlığını sürdürdükçe, burada emperyalizm de oyunları da varolacaktır – tabii devrimlerle yenilene kadar.

Kürtlerin uluslararası meşruiyeti


26 Mayıs 2015 tarihli sol görüşlü Alman gazetesi Junge Welt’te yayınlanan bir yazıyla, ABD tarafından kurulduğu (2012) belgelenen IŞİD’e karşı savaşmak üzere PYD gerillaları “biji serok Obama” sloganlarıyla TC sınırlarından geçerek Kobane’ye gittiler. Komik değil mi, piyonlar birbirini dövüyor. Bu durumun Türkiye için önemi ise şuydu: ABD’nin Frankenstein’ı IŞİD’e karşı mücadele edebilen yegane güç, bölgedeki Kürt gruplarıydı. Irak, Suriye ve Türkiye Kürtlerinden oluşan kuvvetler, önce Kobane’yi kurtardılar. Ardından da IŞİD’e karşı mücadeleye devam ettiler. Bunun en önemli sonucu da, Kürt hareketinin uluslararası düzeyde elde ettiği meşruiyet oldu. Bu meşruiyet, Kürt hareketinin siyasal platformlarının en büyüğünü oluşturan HDP’nin elini çok güçlendirdi.

Şimdi soruyu soralım: Böylesine uluslararası önem kazanmış Kürt hareketinin Türkiye’de elini güçlendirmiş olan siyasi platformu HDP, acaba % 10’u geçer mi, yoksa % 9,5’ta kalır mı nağmeleriyle bir seçim kumarına girecek, bu bölgeye yıllardır önemli bir güç ve mesai harcayan Anglo-Amerikan emperyalizmi de öylece durup seyredecek, size uydu mu? Bana uymadı. Dolayısıyla yapılan bütün hesapların içine bu emperyalizm faktörü katılmak zorunda.

Unutmamak gerekir ki, Anglo-Amerikan emperyalizmi (neden böyle adlandırdığımı başka bir yazıda anlatmaya çalışacağım), bizzat ve uzantıları aracılığıyla bu ülkede NATO’nun ikinci büyük ordusunu adım atamaz hale getirdi, toplumu büyük ölçüde yeniden dizayn etmeyi başardı. Ya da sevilen ifadelerle söyleyelim: 80 yıldır bu toplumun iliğine, kemiğine, genetiğine işlemiş (!) olan askeri vesayeti, bir, bilemedin iki darbeyle yerle yeksan edebildi. O kadar uğraştıktan sonra, böylesine kritik ve önemli bir seçimi kendi haline bırakacaklarını düşünmüyorum açıkçası.

Ha, müdahele şekli nasıl olur, bilemiyorum. Bu konuda akıl yürütmeye devam edeceğim. Şimdi biraz da bir başka emperyalist projeye, çözüm sürecine bakalım.

Çözüm Süreci: Kim ne anladı acaba?


Birkaç yıl önce farklı kapsamlar ve farklı adlarla başlatılan ve bugün çözüm olarak adlandırılan sürecin aslı esası ne yazık ki toplumun büyük kısmı tarafından ya anlaşılamadı ya da yanlış anlaşıldı.

Olayın aslını doğru anlayanlar, başta Abdullah Öcalan olmak üzere Kürt siyasi hareketinin silahlı ve silahsız önderleri,  farklı kesimlerden adlarını bilemediğim az sayıda insan ve -kasılmak gibi olmasın- bir de bendim.

AKP ve onun önderi, aslında ABD tarafından kendisine dayatılmış olan öneriyi, kendi yararına nasıl kullanabileceğini hemen farketti. Bu konuda deneyimliydi. Yaptığı bir dolu numarayı, ABD’nin de AB’nin de (hatta kullanışlı aptalların da) farkedebilmeleri yıllar sürmüştü. Herkesi kandırabilmişti. Aslında adamların bir kabahati de yok. “Yok ulan, bu kadar da olmaz” diye düşündükleri için, hep ofsayta düştüler. RTE’nin hesabı basitti: Zaman kazanmak. Analar ağlamıyorken kendi iktidarını garantilemek, Cumhurbaşkanı ve sonra da başkan olmak. Ve tabii buna uygun rejimi kurmak. Atı alan Üsküdar’ı geçecekti, Kürtlere sonra bakılacaktı.

ABD’nin niyeti ise, bu ülkeyi askeri vesayetten kurtarmak filan değildi. Kendi kafalarındaki çözüm sürecine muhalafet etmesi mutlak olan TC Ordusunu yoldan çekmekti. Bu, RTE’nin de işine geldiği için, Cemaat’in de büyük katkısıyla mükemmelen başarıldı.

Kürtlerin durumu


Yüzyıllardır, hatta binyıllardır bölgede bir devlet kurmamış, ama kurulan devletlerle bir şekilde geçinmeyi becerip varlıklarını bugüne kadar sürdürmeyi başarmış Kürtler açısından ise bu süreç tadından yenmezdi. Hem silahlı güçleri  kayıp vermeyecek, hem bölgede paralel devletlerini inşa edebilecekler, hem de (çok daha önemlisi) ABD, AB ve Dünya önünde TC Devleti’nin resmen muhatabı olabileceklerdi. Çözüm sürecinin AKP tarafından sonuna kadar dürüstçe götürüleceği konusunda en ufak bir inançları da yoktu. Ama sürecin sanki olması gerektiği gibi yürüdüğünü, en azından kendileri tarafından sorun çıkmadığını, eğer sorun çıkarsa bunun AKP tarafından çıkarıldığını tüm Dünyaya teşhir edebilmek için olaya ciddiyetle eğildiler.

Suriye krizi, IŞİD sorunu gibi durumların da katkısıyla Kürt siyasi hareketinin elde ettiği uluslararası meşruiyet, yukarıda da vurgulamaya çalıştığım gibi, bu seçimleri Anglo-Amerikan emperyalizmi açısından çok önemli kılıyor. Ve bu emperyalistler, kendileri için önemli konularda seyirci olmaktan pek hoşlanmazlar.

İşi yine sonraya bıraktık


İtiraf etmeliyim ki, bu da tam bir seçim yazısı sayılmayabilir. Arada bazı ipuçları var yalnızca. Ama daha somut şeyler yazabilmem için, böyle bazı altyapı yazılarına ihtiyacım var.

Ayrıca, 7 Haziran tarihine kilitlenmeye de gerek yok. Bu seçimin sonucu ne olursa olsun, seçim sonrası daha önemli olacak. Asıl tahmin edilmesi ve belki de ona bağlı olarak bugünden uygun tavır alınması gereken süreçle seçim sonrasında karşılaşacağız.

Sağlıcakla kalın.


22 Mayıs 2015 Cuma

Artık konumuz seçim olmalı


Blogspotun istatistiğinden anlaşıldığına göre, Türkan Hocam’a ilişkin yazıdan önce binbir umutla koymuş olduğum beş yazı pek rağbet görmedi (böğüm). Halbuki onları yazarken, seçim öncesinde tarafların ifade ve tavırlarının ön ve arka cephelerini anlamayı kolaylaştıracak ipuçları vermek istemiştim. Ossun, “sen iyilik yap denize at, balik bilmezse halik bilir” demişler.

Ben de genel konularda ukalalık yapmaktan vazgeçip, seçim konusuna gireyim artık dedim. Ne de olsa önümüzde çok az zaman kaldı.

Önce kendi tavrım


Bugünden açık, seçik ifade etmem gereken bir durum var. Bu seçimde tercihimi kendime uygun gördüğüm bir siyasi görüş ya da ideoloji doğrultusunda kullanma şansına sahip değilim. Oyumu verip vermeyeceğimi ya da kime vereceğimi belirleyecek olan büyük ölçüde pragmatizm olacak. Kesin iddiam ise şu: Bu pragmatizmi asla siyasi ve ideolojik bir gereklilik olarak sunmayacağım. Pragmatizm, pragmatizmdir, o kadar.

Bugünden açıklamam gereken ikinci bir durum da şu: Oy verip vermeyeceğimi, verip vermediğimi, vereceğim ya da verdiğim partiyi, ne seçim öncesinde ne de sonrasında açıklamayacağım. Çünkü büyük olasılıkla seçimde alacağım tavrın bana verebileceği bir tatmin, bir huzur olmayacak. Dediğim gibi, yalın pragmatizm.

Tabii kesinlikle yapmayacağım şeyler var: AKP ve MHP’ye asla oy vermem. Gelmiş olduğumuz noktayı düzeltebilecek tek parti bile olsa, MHP’ye oy vermem, veremem. Kanım uymaz. Bu noktaya getiren de AKP olduğuna göre, zaten ona oy vermek saçma olur, bu da kanıma uymaz.

SP ile BBP’nin seçim ittifakı, AKP aleyhine büyük bir hoşluk oldu, ama sırf bu nedenden ona da oy vermem sözkonusu değil, tabii ki. Yine kan meselesi.

Önceki önceki bazı seçimlerdeki tavırlarım: 

Siyasi mi? Pragmatik mi? Mavracı mı?


Son yerel seçimlerden bu yana çoğu kişinin birdenbire aktif parti militanları haline gelmeleri sizi yanıltmasın. Büyük sayılabilecek bir çoğunluğumuz, bu tür seçimleri, burjuva demokrasisinin bir oyunu olarak gören görüşlerden geliyoruz. Ama nedense bu seçim bazıları için farklı anlamlar taşıyor gibi.

Benim yaşıtlarım için en önemli seçim, o da aslında seçim değil referandum, 1982 Anayasası oylamasıydı. Ülke çapında (Kürdistan da dahil) muhalafet gerçek boyunu o referandumda gördü: % 8 (yazıyla yüzde sekiz). Bu muhteşem (!) oranın içinde yalnızca solcular değil, CHP’liler, Adalet Partililer, dinciler, bir miktar Kürt de vardı.

Tabii bugün gençler bilmez, referandumda kullanılan zarflar öyle inceydi ki, içine konan farklı renkteki evet ve hayır oyları dışarıdan görülebiliyordu. Belki oranda bunun da biraz payı vardır (züğürt tesellisi).

Açıkçası sonraki seçimlerle pek ilgilenmedim. Ama 3 Kasım 2002 seçimlerinde DEHAP’tan aday olan Mihri Belli’ye oy verdim. DEHAP’lı ya da o zamanki söylenişiyle Mihri’ci değildim, ama olay tam bir göle maya çalmaktı. Mihri Belli, milyonda bir ihtimalle bile seçilebilse, en yaşlı milletvekili olarak ilk günlerde Meclis Başkanı olacaktı ve yeni başkan seçilene kadar bir ya da iki oturuma başkanlık edecekti. Tanıdığım Mihri Belli, sadece iki oturum bile başkanlık yapsa, o oturumlar tadından yenmezdi ve mutlaka tarihe geçerdi.

Bir sonraki 2007 genel seçimlerinde ise oyumu TKP’ye verdim. İki enfarktüsümü geçirmiş, by-pass’ımı olmuştum. Bir daha seçim kısmet olur muydu, bilemezdim. Fikirleri bana tam uymasa da hiç olmazsa bir kez olsun mührü, üzerinde o sihirli kelime yazılı olan Türkiye Komünist Partisi’ne basmam şarttı, ben de öyle yaptım.

Bu ikisi pek de önemsemediğim, bölüm başlığındaki “Mavracı mı?” kısmına denk gelenler.

Geldik 12 Eylül 2010’a


Ölümüne ciddiye aldığım seçim, pardon referandum, pardon kepazelik buydu. Siyaset biliminde asla referandum olarak nitelenemeyecek bir plebisit, halkımıza yutturuldu. Şimdi referandum nedir, nasıl olur sorularına girecek değilim. Bu konuda bir dolu yazı yazdım. Ben bile neredeyse bıktım. Ama YAE’ci kardeşler sevinmesin, öylesine kapsamlı ve uzun vadeli bir suç işlediler ki, ben bıkmış olsam da mutlaka yine yeri gelecek ve ben onları hayırla yadetmeye devam edeceğim.

Aslında bu 2010 kepazeliği, yol açtığı diktatörlük rejiminin yanı sıra çok önemli bir başka zarara da neden oldu. Özellikle belli bir siyasi yönde, farklı isimlerle de olsa yer alan arkadaşlarımız (sol, liberal sol, sosyalist ve hatta komünist vb.) 2010’da tavırlarını haklı çıkarabilmek için çok saldırgan üsluplar benimsediler. Onlara karşı çıkanları, uyaranları kitleler önünde alabildiğince  teşhir ve mahkûm edebilmek için (italikler mavra) ellerinden gelenin fazlasını yapmaya gayret ettiler. Öylesine gayretliydiler ki, ileri demokrasinin bayraktarı onları balkon konuşmasında tebrik bile etti. Kendilerine karşı çıkanlara öyle yaftalar yapıştırdılar ki, adeta bunların bir daha birilerinin önünde söz söyleyebilmesi bile imkansız hale gelecekti. İleri demokrasiye erişilecekti ve bunun için yapılacak her şey mübahtı. (Netekim beklenen ileri demokrasi de geldi. Nasıl, siz görmediniz mi?)

Aslında haklarını da vermek zorundayım, o günden bu yana çok zorlu bir direniş göstermek zorunda kaldılar. Çok az kayıp verdiler. Aralarında benim de olduğum bir sürü eski mağdur, acımasızca saldırdı. Bazıları hiçbir şey olmamış gibi bazı yayın organlarına (deyimi mazur görün) yıvıştı. Bazısı ortalıktan sıvıştı. Bazıları da yüzsüze vurdu, vaziyeti idare etti.

Buradaki derdim aslında YAE’cilerle değil


Ama maalesef belirtmeden geçmemem gereken bir husus var. Bugün, seçim arifesinde de yukarıda vurguladığım üslubun bir benzerini görmek mümkün. Ve bugün de bu üslubu benimseyenler arasında YAE’cilerin önemli bir “özgül” ağırlığı sözkonusu. Köşe yazıları, bloglar, seminerler, paneller… Erişebildikleri her mecrada, bulabildikleri her fırsatta, oyların mutlaka HDP’ye verilmesi gerektiği, aksi bir davranışın gaflet, ihanet hatta bazı durumlarda faşistlik olacağı üzerine katı, ermiş, bilmiş nutuklar atıyorlar.

Yanlış anlaşılmasın, HDP’ye de oy verilebilir, ama bunu böyle herşeyini (!) verircesine ifade etmek, karşı söz söyleyenleri de, eleştirmek ya da kınamak bile değil, mahkûm etmek nasıl bir anlayıştır?

Bahsi geçen kitlenin ağırlıkla ateist, belki agnostik vb. eğilimlerde oldukları varsayıldığında, durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bir oy verme kararı için bu kadar inanmış, imanlı, adanmış olmaya ne gerek var? Alt tarafı önümüzde duran görev, AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması. Bunun için birilerine aşık olmaya, kendini tüm varlığıyla adamaya ne gerek var? Bunu nereden mi çıkarıyorum? Bu tavrı önceden tanıyorum. O zaman da onların fikirlerine karşı çıkanlar neredeyse faşisttiler, bugün de öyleler.

Bir sonraki yazıda seçim meselesine biraz daha gireceğim.


Sağlıcakla kalın.

19 Mayıs 2015 Salı

Önemli bir yüzleşme, hesaplaşma fırsatı



Dün benim için çok önemli bir gündü. Çok kıymetli bir insanı kaybetmemizin altıncı yıldönümüydü. Prof.Dr.Türkan Saylan’ı altı yıl önce bir 18 Mayıs günü ışıklara yolcu etmiştik. 
Fikrimi ve kalemimi serbest bıraktığım takdirde bu konuda sayfalarca yazabileceğimi biliyorum.
İster istemez de bir noktada 19 Mayıs’ta binlerce kişinin katıldığı cenaze kortejinde saf tutmak yerine, onun doğal düşmanlarıyla birlikte saf tutmayı tercih eden ve bugüne kadar en ufak bir nedamet getirmeyen malum zevata uzanacak dilim ve kalemim. Yapmadım.
Ama bir karar verdim. Onlardan biriyle yüzyüze geldiğimde yalnızca iki kelime söyleyeceğim: “Türkan Saylan”. Ne diyebileceklerini çok merak ediyorum. Belki bazılarına bir özeleştiri fırsatı vermiş ve yüklerini biraz hafifletmiş olurum.
Kendim yazmak yerine bloğuma onu çok güzel anlatan bir yazıyı koymayı tercih ediyorum. Kalemine sağlık, Candaş Tolga Işık.
……………………………………………………..
Hocam…
Soğuk bir Aralık sabahı Çapa’daki odasının kapısından içeri giren, üniversiteyi bitireli birkaç yıl olmuş genç bir biyologdu.
Kapıyı iki kere çaldıktan sonra kafasını uzattı.
─Hocam müsait misiniz? Biyoloji Bölümü’nden Avni Bey gönderdi beni…
Aramıştı sizi…
─Hatırladım, hatırladım. Melanoma (cilt kanseri) genetiği ile ilgili 
çalışıyormuşsun, gel içeri gel…
Yüzünde son nefesini verirken bile eksilmeyen o tatlı gülümsemeyle
Genç adama “Kahve mi içersin çay mı?” diye sordu.
─Zahmet olmasın hocam… bir iki sorum vardı. Onları sorup sizi 
çok yormadan gideyim ben…
─Zahmet filan olmaz. Ben de şimdi tomografiden çıktım. İki laflarız işte...
Genç adam duraksadı.
─Meme kanseri tedavisi görmüştüm. Geçti bitti diyorduk. Bugün 
öğrendim ki karaciğerimde de küçük bir leke varmış.
“Küçük bir leke” dediği, memesinde başlayan kanserin vücuduna
yayıldığının ilk haberiydi aslında.
Genç adam durumunun farkına varınca, endişe dolu bakışlarla, nazikçe, 
“Daha sonra rahatsız edeyim sizi isterseniz?" dedi.
Hoca güldü ve “Çevrende hiç kanser teşhisi konan oldu mu çocuk?” diye sordu.
“Hayır hocam." dedi.
─Bak o zaman sana ilk dersi veriyorum: Bu kanser denen mikrop tek başına hiçbir gücü olmayan zavallıcıktır. Kanser tek başına kimseyi öldürmez; ölümcül olması bir yalnızlık, bir çaresizlik, bir umutsuzluk, bir üzüntü, bir stres arar. Ona bu fırsatı vermesen, er ya da geç çeker gider. O yüzden sen şimdi hocanı bu zavallı mikropla yalnız bırakmayı çıkar aklından ve anlat bakalım, 
ne yapıyorsun, ne ediyorsun?”
Böyle tanışmıştık Hocam Türkan Saylan’la.
“Tanışmıştık” diyorum ama bazen tanımak için tanışmak yetmiyor.
Bazı insanları tanımak için onları yaşamak, anlamak, attıkları 
her adımdan, ağızlarından çıkan her heceden bir şey öğrenmek 
gerekiyor. Hoca da öyle biriydi.
O gün kapısından çıkarken "Sakın ha literatürü açıp 'Hocanın ne kadar ömrü kaldı?" diye bakma, literatür insan hikâyesi yazmaz, rakam yazar." demişti.
Aradan geçen yıllar içerisinde Hocayı çok daha yakından tanıma fırsatım olmuştu. Ne zaman başım sıkışsa telefona sarılıyordum.
Bir gün “Ben bilim adamı olmaktan vazgeçtim Hocam!" diye aradım.
Kızacağını sanıyordum, kızmadı. Sadece bir öğüt verdi ki hâlâ kulağıma küpedir: “İnsan olmaktan vazgeçme yeter.”
Hoca haklıydı. Her karar aslında bir vazgeçiştir… O yüzden vazgeçebilirdi insan birçok şeyden ama insan kalmakta israr etmeliydi.
Böyle bir Mayıs ayında kaybettik Türkan Hoca’yı…
“Kanserden öldü."dediler.
Yalan!
Hocayı kanser öldürmedi.
Genç kızlar da okula gidebilsin diye hayatını ortaya koyan, bu ülkenin yetiştirdiği en aydınlık yüzlü kadındı Türkan Saylan.
Onu ölüm döşeğinde “terörist” ilan edenler öldürdü. Onu televizyonların canlı yayınlarında, gazete köşelerinde “muhabbet tellalı” ilan eden medya pezevenkleri öldürdü.
Bakmayın siz şimdi kurdukları sahnede oynadıkları “masum” rollerine…
Türkan Saylan’a ölüm döşeğinde ‘darbeci’ diye operasyon yapılırken sessiz kalan, cenazesine katılmaya tenezzül etmedikleri gibi bir çiçek bile göndermeye korkanlar yüzünden öldü Hoca.
Tanıştığımız gün kapısından çıkarken “Bakma” dediği o literatüre
Türkan Hocam öldüğü gün bakmıştım.
Biliyor musunuz ne yazıyordu? “En fazla bir sene…”
Oysa Hoca o günden sonra tam 13 sene daha yaşadı. Ve bıraksalar belki bir 13 sene daha yaşayacaktı…
Hatırlıyor musunuz ne söylemişti?
“Kanser kimseyi tek başına öldürmez…”

Candaş Tolga Işık 
KAFA dergisi /Mayıs sayısı

8 Mayıs 2015 Cuma

Eşek sevmenin bile bir usulü var, kardeşim


13 Mart’ta aynı başlığı taşıyan bir yazı koymuştum bloğuma. Yazının içinde kullandığım ilk fotoğraf, otomatikman Facebook paylaşımıma yerleşti ve orada kaldı. Benim kasten yaptığım bir şey değildi, daha önceki yazılarda başıma gelmemişti. Sanıyorum, kullanılan fotoğrafın boyutu böyle bir sakatlığa sebep oldu ve yaba saplanmış o popo bütün ihtişamıyla Facebook’ta yerini aldı.

Buraya kadarki, benim suçum, benim özeleştirim. Ama belirtmeden geçemeyeceğim bir başka durum var: Bu yazının aldığı olağanüstü rating. Biliyorsunuzdur, Blogspot bir hizmet olarak yazıların okunma sayılarını veriyor. Çıplak erkek popolu yazı, başlığın da vuruculuğuyla birleşince, benim yazılarımın ortalama okur sayısının yaklaşık beş katına ulaştı. Şimdi gel de her yazıya böyle cazip fotoğraf bul.

Bu yazılar neden yazıldı?


Son yazmış olduğum dört yazının kendi içinde belirli bir insicamı var. Girdiğimiz, seçim sathımaili, çok dikkatli, çok hassas, çok ileri görüşlü, çok niyet okumacı olmayı gerektiriyor.

O yazılarda sırasıyla yanlış anlamlandırılmış kelimelerin, yanlış anlamlandırılmış eylem ve deyimlerin ve yanlış anlaşılmış ifadelerin üzerinde durdum.

Seçim ile ilgili analizler yapabilmek, bir tavır belirleyebilmek için bugün de siyasiler tarafından kullanılmakta olan ifadelerin, alınan tavırların doğru analiz edilmesi şart. Önceki yazılarda bir, iki örnek verdim. Bundan sonrakilerde günümüzde kullanılan ifade ve tavırların nasıl anlaşılması gerektiği üzerine yorumlar yapmaya çalışacağım.

Sevgi Soysal ve Yürümek


Aslında usul konusunun onların öncesinde vurgulanması gerekiyordu. Ama fotoğraf kazası nedeniyle yazıyı kaldırmak zorunda kaldım.

Yalnızca fotoğraf da değil. Yazının içinde edebiyatımızın en naif, ama en güçlü kalemlerinden biri olan Sevgi Soysal’ın “Yürümek” kitabından yaptığım alıntı da birileri tarafından kötüye kullanıldı.

O alıntıyı bir kez daha yayınlamayacağım, ama yerini belirteceğim. İsteyenler oradan okuyabilirler. Sayfasını tam olarak veremiyorum, çünkü farklı baskılarda farklı olabilir. İlk baskısı Bilgi Yayınları’ndan çıkmıştı. Sevgi Soysal, Yürümek, sayfa 78-80 civarı.

Usul meselesini Türk edebiyatında en iyi vurgulayan örnek olduğu için kullandım o alıntıyı. Ülkemizin en beter gerçeklerinden birinin bir kadın yazar tarafından anlatılması sorun olmuyor da, dilinin belli özellikleriyle haklı bir şöhrete sahip Ziya Tozan aktarınca bir ayıp oluyor ki, sormayın.

Neden tutturduk bu usul meselesini?


Uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, devlet yönetimi, hukuk gibi temel alanlarda, tartışmasız her şeyin başı usuldür. Usule bilerek, isteyerek aykırı davranmak, ancak bedeli göze alınarak yapılabilir. Uluslararası planda verilebilecek en iyi örneklerden biri, İran Devrimi sırasında ABD Büyükelçiliği’nin işgal edilmesi ve diplomatların rehin alınmasıydı. İran bunun bedelini hâlâ ödüyor.

Devlet yönetiminde ve hukukta usulü görmezden gelmek veya bilerek aykırı davranmak, bumerang etkisini göze almaktır. Görmezden geldiğiniz usule gün gelir siz de muhtaç olabilirsiniz. Bu duruma da en iyi örnek, daha doğrusu yüzlerce örnek, son yıllardaki davalar ve AKP-Cemaat savaşında görülebilir.

Bugünkü hukukumuzun eski dayanaklarından biri olan Mecelle’de “usul esasa mukaddemdir” (usul esastan önce gelir) hükmü en başa konmuştur.

AKP’yi oluşturan kadroların yirmi yılı aşkın İstanbul Belediyesi yönetimi ve AKP’nin onüç yılı aşkın iktidarı, çok ağırlıklı yüzdesi usule ve hattâ ahlaka aykırı binlerce uygulamadan oluşuyor. Bu usul ve ahlakdışı uygulamaların da en güçlü yardımcısı ve ortağı ise Cemaat idi. Kavga etmeleri neticesinde benzer usuldışı uygulamalara uğrayan ve cıyak cıyak bağıran Cemaat, hiç şüphe duymamalıdır ki, şimdi bu uygulamaları yapmakta olanlar, tabii Cemaat de, bir gün yargının karşısına çıkacaktır. Yargılanabilecekleri konular ve suçları o kadar açıktır ki, hiçbir usulsüz uygulamaya gerek kalmaksızın son derece adil yargılamalarla zaten cezalarını bulacaklardır.

Benim vurgulamak istediğim ise, Batılı eğitim almış, kendisini demokrat, liberal, sosyalist vb. olarak tanımlayan bir dolu kişinin bu usulsüzlükler karşısında gıklarını çıkarmamış olmasıdır. (Yazar burada ağırlıkla YAE’cileri kastediyor.) Yaptıkları, usuldışı uygulamalarla gadre uğrayan kişi ve kadroların geçmişe dayalı ya da potansiyel düşman olmaları nedeniyle görmezden gelinmesi, hatta bu durumdan haince bir keyif alınmasıdır.

Schadenfreude


Daha önce kafama takılan bir konuda farklı dillerde araştırma yapmıştım. Yalnızca Almanca’da kullanılan bir bileşik kelime var: “Schadenfreude”. Diğer önde gelen dillerde satırlarca açıklama gerektiriyor. Kelime olarak tam çevirisi: “zarar keyfi”. Ama esas anlamı, başka kişilerin uğradığı zarardan haince alınan keyif. Yani alçakça bir duyguyu ifade ediyor.

Bizim malum çocuklar bu duyguyu köküne kadar yaşadılar. Onlar açısından Veli Küçük yakılsın da yanında Dz.Kur.Alb.Murat Özenalp de yanıversindi. (Büyük ihtimalle adını bile duymamışlardır, bu blogta başka bir yazıda tanıtıp kafalarına çakacağım).

Belki Ahmet Şık ve Nedim Şener de içeri alındıklarında ufak bir sarsıntı geçirenler oldu. Ama çabuk toparlandılar. Kısa sürede hayırcılara ve boykotçulara karşı koalisyonun üçüncü yedek ortağı çizgilerine geri döndüler. Usulün ne önemi vardı ki, usulsüz musulsüz de olsa ileri demokrasi geliyordu. Bu dev amaç için, usulün ırzına geçilmesinin ne önemi vardı.

Girdiği her seçimden oyunu artırarak çıkan, Ergenekon maskaralığını da Cemaatin katkılarıyla topluma yutturan AKP, kendi taraftarının yanına bir de ‘‘kullanışlı aptallar’’ı alarak, referandum eşiğini geçti. Ve daha önce zaten kopmuş olduğu usul kavramını tümüyle ortadan kaldırdı. Ergenekon da zaten uyulması zorunlu her türlü usul hiçe sayılarak gerçekleştirilmişti, ardından Balyoz, OdaTV, askeri casusluk vb. davalarda da usul tümüyle gözardı edildi.

Yukarıda da belirttiğim gibi, bu faciayı görmezden gelenlerin başını ise bizim YAE’ciler çekiyordu. Daha doğrusu bu görmezden gelme tavrı, dışarıdan bakıldığında onların üzerinde çok aykırı durduğu için, çok öne çıkıyor ve çok etkili oluyordu. Çünkü onlar aslında “demokrat”tılar, kimileri “liberal”di, çoğu “eski” bazıları da “halen de solcu”ydu. Kendilerini “sosyalist”, hattâ “komünist” olarak niteleyenler bile vardı. Ama hepsi de o kadar körleşmişlerdi ki, orduya ve devlete duydukları nefret, mevcut devlet yapısıyla kavgası varmış gibi algıladıkları AKP ve Gülen cemaati koalisyonunu körlemesine desteklemelerine neden oldu. Usule filan da bakmadılar tabii.

YAE’cilerin usulsüzlük ısrarı


Yüzlerce ''paylaş'' aldı bu karikatür


Bu usulsüzlük tavrı bugün de geçerli. YAE tavrına ilişkin olarak farklı kesimlerden sayısız eleştiri yayınlandı. Kendilerini ne kadar elit hissediyor olurlarsa olsunlar, bu durumda uyulması gereken usul, görmezden ya da duymazdan gelme tavrı olamaz.

Boru değil, çok fazla şeyi etkilediler. Bir şeyler söylemeleri gerekli. Çıkarlar ortaya, “bu doğru değil, biz hiç bir şeyi etkilemedik” derler, “o günkü tavrımız şundan dolayı doğruydu” derler, “safmışız, kandırılmışız” derler ya da “biz zaten solcu falan değiliz, neden bizi solcu değerlerle yargılıyorsunuz ki?” derler. Hatta isterlerse “siz bizim muhatabımız değilsiniz” bile derler. Ama derler, bir şey derler. Biz de boşluğu dövmekten kurtuluruz (yazar burada boşluk diyerek YAE’cileri kastediyor).

Yüzsüzlüğe vurup sessizce tüymek de çaktırmadan bir yere kaynak yapmak da usule (tabii ki hem de ahlâka) aykırıdır, sığındıkları köşelerde suçsuz ama herşeyi bilen adamlar kisvesiyle ahkâm kesmeye bir son vermeli ve özeleştiri yapmalıdırlar.

Sağlıcakla kalın